canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Çalışmak ve Dua Etmek - (Zuhurat-ı Vakf-ı Güneş)

 

ÇALIŞMAK VE DUA ETMEK

 

Konumuz Allah’ın enbiyasına ve enbiyanın varisi olan sadıkları sevmek ve onlara uyup, beraber olmak idi. Bak kardeşim, bu dere-ceyi ne ile kazanmışlar? Kuldan talep ve istek, gayret, heves, çalış-mak olmadan Allahu Teala vermez. Çünkü ayet ne diyor: (Necm suresi ayet-39)

 

وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ

 

Yani, Biz insanı sa’yü gayret için halk ettik. Mü’min suresi ayet-60 da şöyle buyruluyor:

 

اُدْعُون۪يٓ اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ

 

Yani, siz isteyiniz, vereceğiz, dedi. Öyle ise iste, sana da versin, amin!

Hadis-i Şerif, ravisi, Enes radiyallahu anh, alındığı kitap, Ramuze’l – Ehadis:

 

تَرْكُ الدُّنْيَا اَمَرُّ مِنَ الصَّبْرِ وَاَشَدُّ مِنْ حَطْمِ السُّيُوفِ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ وَلَايَتْرُكْهَا اَحَدٌ اِلَّااَعْطَاهُ اللّٰهُ مِثْلَ مَايـُعْطِى اَلشُّهَدٰٓاءَ وَتَرْكُهَا قِلَّةُ الطَّعَامُ وَالشَّبِعُ وَبَغْضُ الثَّــنٰٓاءَ مِنَ النَّاسِ فَاِنَّـهُ مَنْ اَحَبَّ الثَّـنٰٓاءَ مِنَ لنَّاسِ اَحَبَّ الدُّنْـيَا وَنَع۪يمَهَا وَمَنْ سَرَّهُ النَّعِيمُ فَلْيَدْعُ  الدُّنْـيَا وَالثَّـنٰٓاءَ مِنَ النَّاسِ

 

Bak kardeşim, ben alimim, ben hocayım, fayda etmez imiş. Allah yolunda nefsini, şeytanını mağlup eyleyip,

kalbini Allah aşkıyla yakıp, kül eyleyip, kalbindeki perdeleri yakmış, Hakk’ın yolunda vücudunu yıpratmış olanlardır. Belki herkes benim, der, ne fayda. Hadisin tercümesi; Buyurdu ki, dünyayı terk etmek sabrın özü, kökü, ruhudur ve terk-i dünya etmek düşmanı din ve din düş-manı ile Allah için uğraşmaktan şiddetlidir. Her kim, onu terk eder ise, Allahu Teala o kimseye dünyada iken, şehitlere verdiği sevabı ona verir. Dünyayı terk etmekte şudur: Allah için nefsini, şeytanını mağlup etmek, az yemek yemek, suyu az içmek ve kendini medhü sena ettirmeyi sevmemek ve halkın kendini medhü sena edip söy-lediği sözleri hoş görmemek ve çok sakınmak. Çünkü muhakkak halkın kendini medhi ve sena eylediklerini hoş gören, haz duyan kimse, dünyayı terk etmemiştir. İşte kendini medhü sena etmekten haz duyan, zevk duyan, hoş gören, işte bu hal dünya sevgisindendir. Ve dünya nimetlerini sevmesindendir. Her kim ahiret ve Hakk’ın vereceği nimetleri sever ise, dünyayı terk etsin ve halkın kendini övmesini ve medhü sena eylemelerinden zevk alıp, hoşlanmayı terk etsin,[1] diye buyurdu.

Şimdi bak kardeşim, dünyayı terk etmek fukara olmak, her-kese muhtaç olmak değildir. Malı, mülkü, yiyeceği, içeceği, her şeyleri dolu iken yememektir. Yani az yemek, kifayet miktarı, iba-dete kuvvet olsun diye az yemek, az içmek ve halkın içinde nam, şan, şöhret sahibi olup da, onunla bu kimse dünyayı terk eyledi, dediklerinde haz duyup da, kendine süs vermek değildir.

Bak kardeşim, bunlar ne sultanlardır; bunlar Allah için kendi-lerini açlık, susuzluk ile halkın medhü senasından kaçarak halkı Hakk’a irşat ederler ve kendileri de elinden geldiği kadar dünyadan tat almaktan sakınırlar.

 

تَفَقَّـهُ ثُمَّ اَعْتَذِلُ بِقَلْبِكَ

 

Hadisi ile “evvela ilm-i fıkıh öğren, sonra da kalbini temizlemek tarafına dön, Hakk’a yakın ol, demektir.”[2]Hadis-i Şerifin kelimeleri:

 

اَلْمُجَاهِدُ مَنْ جَاهَدَ نَفْسَهُ فِى ذَاتِ اللّٰهِ

 

Hadis-i Şerifin alındığı kitabın adı, Tirmizi, ravisi Fadale bin Ubeyd radiyallahu anhdır. Hadis, hasen sahihtir. Tercümesi, buyur-du ki, “asıl mücahede eden o kimsedir ki, kendi nefsinde kalbinde, kendi vücuduyla Allah yolunda, tarikatta süluk eyleyip, Hakk’a yakınlığa çalışan kimsedir”[3] diye buyurdu. Bu gönül yolunu tutup, Hakk’a gidenler, demektir.

 

اَلْمُجَاهَدَةُ يـُورِثُ الْمُشَاهَدَةِ

 

Hadis-i şerifinde, yani mücahede görüşmeklik getirir. Mücahede nedir, der iseniz, az yemek, az içmek, az söylemek, Hakk’ı çok söylemek şartıyla az uyumak. Bu üç şey mücahededir. Mücahede nefsiyle uğraşmaktır:

 

لاَ يـَمُوتُ الْقُلُوبْ اِلَّا بِكَثْرَةِ الطَّعَامْ

 

“Kalpleri bir şey öldürmez, çok yemek öldürür”[4], dediği gibi;

 

سَيِّدُ الْاَعْمَالِ الْجُوعِ ذُلُّ النَّفْسِ لِبَاسُ الصُّوفِ

 

Hadisi “amellerin başı açlık, nefsini hor tutmak ve el-den dokunmuş yün elbise giymek”[5], bu üçüdür.

Açlık hikmetin bulutudur. Açlıktan hikmet doğar. Açlık ilim ka-pısıdır ve Hakk’a sevilmeye sebeptir. Keşfi açılmaya sebeptir. Bu yolun silahı açlıktır. Galasıda açlıktır. Bakara suresi ayet-269 da buyuruluyor ki;

 

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًاۜ

 

Yani, her kime hikmet verildi, çok hayır verildi. İlm-i nafi kalpte Allah’ı arif olmaktır. Bu da mücahede ile açlıkla olur. Cam silinir ise, her şey görünür. Paslı olursa, bir şey görünmez.

Şimdi kardeşim bak, bunların mürid olup, çalıştıkları, işte bu-nun içindir. Çünkü hadis-i şerifte vardır ki;

 

اَلْوَلَدُ سِرُّ اَبِيهِ

 

Yani “çocukları babasının sırrında”[6], yani “babada ne sır varsa, çocukta da o sır zuhur eder”, dedi.

İşte bu müridlik, şeyhlik, babalık, evlatlık bundandır. Çünkü hadis-i şerifte:

 

اَلرِّضَاعُ يـُغَيِّرُ الطِّـبَاعُ

 

Yani “süt veren ana tabiatı değiştirir”[7]. Bunun için bu Salihlerin meclisinde bulunanlar, bulundukları derecede hal bulurlar. Zahiren sohbetlerinde olup, bulunanlar zahiren istifade ederler, batınen ve zahiren olanlar, hem zahiren, hem batınen istifade ederler. Çalışan bulur. Hadis-i şerif:

 

سِيرُوا سَبَقَ الْمُفَرِّدُونَ

 

Yani “durmayınız, çalışınız. Çalışanlar ileri geçtiler ve ilerlediler”[8], buyurdu.

Bak kardeşim, çalışınız, çalışanlar ileri geçtiler, dediği, çalış-mak neye çalışmak imiş? Dikkat et, kardeşim, iyice

bak, oku gözüm.

Hadis-i Şerif:

 

عَلَامَةُ حُبِّ اللّٰهِ حُبِّ ذِكْرُاللّٰهِ عَلَامَةُ بـُغْضِ اللّٰهِ بُغْضُ ذِكْرِاللّٰهِ

 

Ravisi Enes radiyallahu anh, yani “Allah’u Teala’yı sevme-nin alameti zikrullahdır. Allah’ı çok zikir eylemektir ve sev-mektir. Ve Allahu Teala’yı sevmemenin alameti zikir etmeyi sevmemektir”[9], diye buyurdu. Zikir mihenk taşıdır.

Hadis-i Şerif:

 

جَاهِدُوا اَنْفُسِكُمْ بِاالْجُوعِ وَالْعَطْشِ فَاِنَّ الْاَجْرَ ِ۪ى ذٰلِكَ كَاَجْرِ الْمُجَاهِدِ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ

 

Yani “gaza edin, nefsinize açlıkla ve susuzlukla, şu gaziler ecri gibi ecri vardır”[10]. Hadis-i şerif, kitabın adı, Ramuze’l - Ehadis, yani Ademoğlunun zikirsiz geçirdiği her saat kıyamet gününde nedamet vesilesi olacaktır. Hadis-i şerif, kitabın adı, Kenzü’l-İrfan:

 

اِزْهَدْ فِى الدُّنْـيَا يُحِبُّكَ اللّٰهُ وَاِزْهَدْ فِيمَا فِى اَيـْدِيِ النَّاسِ يُحِبُّكَ النَّاسُ

 

Yani “dünya muhabbetini kalbinden çıkar ki, Cenab-ı Allah’ın mahbubu olasın. İnsanların elindeki emvaldan tamaını kes ki, nas seni sevsin.”[11]

Hadis-i Şerif:

حُبُّ الدُّنْـيَا رَأْسِ كُلِّ خَطِيئَةٍ

 

Yani “günahların başı dünya sevgisidir”[12], buyuruyor.

Halkın içinde alim görünenler tamaı, menfaati, menfaatçiliği, iftiharı, halkın kendini medh ü sena etmelerinden haz duyup, hoşlanmayı, hürmet, hizmetten zevk almayı, bunları terk etmeli; vera ve vekarı, tevekkülü ve takvaya yapışıp öbürlerinden savuşmalıdır. Avam ehli de gaybeti, yalanı, pilanı, haramı, alimlere buğz ve ada-veti, kini, küdüreti terk etmeli. Cenab-ı Allah’ın rızasına, dostlu-ğuna, sevgi ve cemaline, vuslatına kavuşmak isteyenler de iki dünyanın zevk ve lezzetini terk etmelidir.

Vera’ dediğimiz her şeylerde şüphelilerden çok sakınmaktır.

Vekar denilen Allah’a tevekkülü, inancı ve güvenci, yakînı çok kuvvetli olup, insanlardan ve ehl-i dünya zenginlerinden hiçbir menfaat umup, beklemez. Onlara bir menfaat için vekarını bozup, onlara boyun büküp yaltaklanmaz, vakarını muhafaza eder. Çünkü bir kimse alim olup da veya derviş olup da zenginlerin kapısına va-rıp, onlardan bir şeyler umar, boyun büker, onlara halini arz eder-se, dininin üçte biri gider dediği hadis-i şerif budur. Allahu Teala, benim kapımda çalışıp, neden başkasının kapısına gidiyorsun, bana inanmıyor musun. Ben alimim der, dervişim, kemal buldum, der-sin. Hakk’ın kapısını bırakıp, kulların kapısına gidersin, der, gazap-lanır. Her kim Allahu Teala’nın kapısını sebatla, sabırla bekler, kanaat ederse, Allahu Teala onu sever, büyük adam olur. Yine şu hadis-i şerifi de yazalım:

 

اِذَا اَقَلَّ اَحَدُكُمْ اَلطَّعَمُ مَلٰٓاءَ قَلْبَهُ نُورًا

 

Yani “bir insan Allah için az yerse, kalbi nur ile memlu olur, dolar.”[13]

Hadis-i Şerif:

 

اِنَّ اللّٰهَ يَبْغُضُ الْاَكْلَ فَوْقَ شَبْعِهِ

 

Yani, “bir insan doyduktan sonra, yemek yenilmesine Cenab-ı Allah buğz eder.”[14]

Biz dedik ki, yalan terk olunsun; işte hadis-i şerif:

 

مَنْ كَذِبَ كِذْبـَةً فَهُوَ مَلْعُونٌ ثَلٰاثًا

 

Yani, “bir defa yalan söyleyen, üç defa lanete müstehak olur.”[15] Biz dedik ki, Allah’ın evliyalarına buğz etmeyin:

İşte hadis-i şerif;

 

اِنَّ اللّٰهَ يَنْظُرُ اِلٰى قُلُوبِ اَوْلِيٰٓائِه فَمَنْ وَجَدَهُ وَرَحِمَهُ

 

“Allahu Teala evliyasının kalbine bakar, onda kimi bulursa, rahmet eder”[16], diyor. Bu kalbe girmek şöyledir ki sen o evliyayı Allah için ne kadar seviyorsan, işte sevdiğin kadar, onun kalbinde yerin vardır.

Şu hadis-i şerife bak, nasıl söyler:

 

مَنْ عَادَى لِى وَلـِيًّا فَقَدْ اَذُنْتُهُ بِالْحَرْبِ

 

Bir hadis-i şerif daha:

 

مَنْ حَارَبَ الْمُؤْمِنِينَ فَقَدْ حَارَبَ اللّٰهَ

 

Yani, “her kim benim evliyalarıma düşman olursa, o kimse bana harp için mezundur”.[17] Bu her kim Allahu Teala’nın evliyasına buğz ederse, onadır. Çünkü onlara muhabbet etmek her müslümana vaciptir.

 


[1] Ramuze’l-Ehadis c.1.s.250/9

[2] Beyhaki, Kitabu’z-Zühdü’l-Kebir, c. 2, s. 94 (Beyrut).

[3] Tirmizi Fedâilül Cihad, 1547. Kenz-ül İrfan 1001 hadis s.49/275 Münavi’den, İmam Ahmed müsnedil ensar/22826-22840, Tirmizi fedailül cihad/1547

[4] İmam Gazali, İhya-u Ulumiddin, Müzekkin Nüfus.

[5] Müzekkin Nüfus, s 291 (Salah BiliciYayınları).

[6] Ebu’l-Ala, Tuhfetu’l-Ehvâzi, c. 8, s. 364 (Beyrut).

[7] Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûru’l-Hıtab, c. 2, s. 280/3299 (Beyrut). Münâvi Feyzu’l Kadir, c. 4, s. 55 (Mısır); el Makdisi Ebu’l Muhammed el-Ma’na, c. 8, s. 155 (Beyrut).

[8] Muhammed İbni'l-Ceziri Hısnu'l-Hasin (Hazinetü'l-Esrar kenarı Arab'ça baskı s.12), Sahihi Müslüm c.4.s.2062/2676 (Beyrut), Müsnedi Ahmed, c. 2, s. 411/9321 (Mısır).

[9] Beyhaki, Şuabü’l-İman, c. 1, s. 368/409 (Beyrut); Deylemi, el- Firdevsü bi Me’sûru’l Hıtab, c. 3, s. 54/4141 (Beyrut); Münavi, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 320 (Mısır).

[10] İhya-u Ulumiddin, 3/185.

[11] Hakim, Müstedrek, 4/348, Taberani, Mu’cemu’l-Kebir, 6/193, Beyhaki, Şuabül-İman, 7/344.

[12] Beyhaki, Şuabü’l-iman, 7/338, Ebu Dâvud, Edep, 125 (5150), Câmiu’s-Sağir Muhtasarı, c. 2, s. 298/1943 (3: 368/3662).

[13] Deylemi, el-Firdevsü bi Me’süru’l-Hıtab, c. 1, s. 290/1138 (Beyrut).

[14] Kenzü’l-İrfan 1001 Hadis, s. 141/421.

[15] Kenzü’l-İrfan 1001 Hadis, s. 114/734.

[16] Abdurrahman bin Ali, Safvetü’s-Safve, c. 4,s. 112 (Beyrut).

[17] Buhari, Rikak, 38; Câmiu’s-Sağir Muhtasarı, c. 1, s. 469/1003 (2: 240/1752); İmam Nevevi Kırk Hadis, s. 84/38.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>