canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

KALBE GELEN HAVATIR BEYANINDADIR - (Sırru'l-Esrar 1.Cilt)

KALBE GELEN HAVATIR BEYANINDADIR

 

 

Kalbe gelen havatır altıdır: Birincisi nefisten gelen, ikincisi şeytandandan gelen, üçüncüsü ruhtan gelen, dördüncüsü melekten gelen, beşincisi akıldan gelen, altıncısı yakîndir.

Nefis; şehveti ve hevasına mütabaatla ve günaha cesaretle emir eder.

Şeytan; asıl ve itikada müteallik nesnelerde inkâra, küfre ve şirk ve şekva ile ve Allahu Teâlâ hazretlerine vaadinde töhmet, yani şüpheye ve tereddüde, ibadetten günaha ve tevbeyi tehir ile ve dünya ve ahiretçe helak olacak nesnelerle emreder.

Bu iki havatır, yani nefis ile şeytandan gelen havatır, insanı daima şerre, şekavete, Cenâb-ı Hakk’ın rızasının muhalifine çekip, çıkarmaktadırlar.

Cenâb-ı Hak, Ümmet-i Muhammedi bu ikisinin şerrinden ve insanların da içinde bunların gibi insanları daima şerre sevk edip, sürükleyenlerin şerlerinden Cenâb-ı Hak kendine sığınmayı talim ile Ümmet-i Muhammedi Habibinin hürmetine muhafaza eylesin (Âmin).

Ruh ile melek; daima hak ile ve Allahu Teâlâ Hazretlerine taatle ve dünyada ahiretçe akıbeti selamet olan ve ilme muvafık bulunan ve ihlâslı amele ve Allah’ın rızasına emir ederler.

Akıla gelince; aklı mead, aklı meaş, yani insan nefs-i emmaresi hükmünde ve nefsin rejiminde ve emrinde yaşıyor ise, vücuda hüküm, tasarruf nefsin elinde ise, ruh nefsin esiri olur. Nefsin yardımcısı akl-ı maaş olur. Yalnız dünya işlerini; yeme, içme, dünya ferahlarını öğretir. O kimsenin aklı var, aklı maaşat üzeredir. Yalnız dünya işlerini iyi bilir, dünya kazançlarını, alışverişlerini bilir, yapar. Yemeyi, içmeyi, yatmayı, uyumayı, şehvani arzularını bilir, yapar, tüm deli değil, tamamen akıllı veli de değil. Bu vasıflar hayvanlarda da vardır. Onun için bu halde olan nefse, ruh-u hayvani denilmiştir.

Eğer vücudun tasarrufu ruhun olursa, yardımcısı aklı maad olur. Hem dünya, hem ahiret işlerini öğretir ve Allah’ın rızasını bildirir.

Eğer vücut ikliminde nefsi emmare ve veziri olan aklı maaş hüküm sürüyor ise Cenâb-ı Hakk’ın rıza yolundan alıkor. Çünkü aklı maaşın manaviyat yönüne gözleri kördür. Bu aklı maaş ile ne kadar cehd edilse arifler menziline varılmaz, varmaya yol dahi bulunmaz.

Zira bu aklı maaşi zahir mamurluğunu bilir, batın mamurluğunu bilmez. Marifetullahdan bile söz esdirse gönülden bir nesne ayırmaz, hemen söylediği dildedir.

Kendi akıl eteğine yapışmış bilmek hemen budur deyip durmuştur. Bir kimsenin bal demekle ağzı şirin tatlı olmaz, o balı tadıp yemedikçe. Bu ilmi, ilmi dânâler, arifi billâh olan âlimler bilir, nâdanlar bilmez zira aklı maadi yok ki anlaya. Arif, kâmil bir ustazıda yok ki bildire.

Ariflerin gecesi kadir, gündüzü bayram olmuştur. Zira onların aradığı rızayı Hak, yoldaşları aşkı Hak olmuştur.

Eğer kendini kâmiller ve ehli diller sohbetine layık eder, fakru fena ki; kalbini dünya ve içindekilerin sevgi endişesinden temizlemiş, zahir benliğinden sıyrılmış, bir hakkı ile mürşid-i kâmil bulur, kâmil mürşid dediğimiz; nefsi ile şeytanla mücadele ede ede ve çarpışa çarpışa nefsini emmarelikten levvameliğe ve mülhimeliğe ve mutmainneliğe eriştirdiler. Vücut âleminde ruh-ı hayvaniyi hükümden düşürüp, ruh-ı sultaniyi hüküm iktidara getirdiler. Ruh-i sultaninin yardımcısı ve veziri akl-ı mead oldu. Akl-ı mead hakkı ve hak yolunu ve hakka yarar ihlâslı amelleri bildirir.

İnsanın vücudunda iki ruh var; biri ruh-ı sultani, biri ruh-ı hayvani. Ruh-ı sultani, Hakk’a âşıktır, insanı daima Hakk’a çeker. Vücuda malik olur. Ruh-ı hayvani şudur; aynı hayvandır, insanın bindiği hayvanat gibi. Atın üzerine binen ne kadar akıllı kâmil ise de at hayvandır; kapar da, deper de. İnsan atına sahip olmak kendisine borçtur. Bu ruh-ı hayvaniyi tutup zabt eden, iman kuvvetidir.

Kalbe gelen havatırdan altıncısı yakîndir; bu hulasa-i imandır ve murad-ı ilimdir ki, savab-ı Hakk’tan varid ve sadır olur ve o da evliyadan havasa mahsustur. Onlar da mûkîniyn ve sıddıkıyn ve şüheda ve ebdalin taifesidir.

Hatır-ı yakîn onlara ancak Cenâb-ı Hakk’tan varid ve sadır olur. Her ne kadar onun vürud ve suduru hafi ve dakik, onun Hakk’tan gelen varidatlara gizli, hafi ise de varidatı yakîne nailiyet olunca ve onunla batınını temiz ve mücella ve ziyadar etmek ancak ilm-i ledünni ve ahbar-ı guyubi ve esrar-ı umura mazhariyetle olur.

İlm-i ledünni dahi, Hak ile fani olmuş ve zahirlerden gaip olup, yalnız ibadetlerden farzlar, sünnetler ve sünnet-i müekkeden gayri fazla nafileler kısalmış, zahirleri taat-ı batıniyeye çevrilmiş olup, bunlar mahbubiyn ve muhtariyn ve mustafaveyne mahsustur ki bunlar, daima murakabe-i batıniye ile meşgullerdir ve onların terbiyesini Allahu Teâlâ hazetleri hamidir, kâfidir.

Bunlar böyle Cenâb-ı Hak ile ünsiyete geçmişler, bunlardan ünsiyet kokusu gelir. Bunların kalplerinin Cenâb-ı Hak kendinden başka gayriye gidiş yollarını kapatıp, kendine çevirmiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri:

اِنَّ وَلِيِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ

ya Habibim! Deki, muhakkakki her umur işlerimde her hususta benim velim; muhafaza edici Muin yardımcım beni te’yid ve tasdik edici Kur’an-ı Kerim’i inzal eden Allahu Teâlâ’dır. O Allahu Teâlâ hazretleri her hususta bütün Salihlerin velisi; muhafaza edici Muin yardımcısıdır[1] buyuruyor.

Rasul-i Ekrem ve Nebiyyi Muhterem Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem Efendimiz mübarek hadisi şeriflerinde buyuruyor ki

تَعَلَّمُوا الْيَق۪ينَ كَمَا تَعَلَّمُوا الْقُرْآنَ حَتّٰى تَعْرُفُوهُ فَاِنّ۪ى اَتَعَلَّمُهُ

“İlm-i yakîn öğreniniz, Kur’an-ı Kerim ilmini öğrenir gibi öğreniniz. Hatta arifi billâh olup Hakk’ı hakkıyla anlayasınız, ben de öğreniyorum”[2] deyi buyurmuştur. Bu yakîn ilmi, yakîn ehli olan meşayıhlardan öğrenilir. Meşayıhlar dualarında;

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى جَعَلْـنَا مِنْ اَهْلِ الْـيَق۪ينِ

Yani, “Allahu Teâlâ’ya hamd olsun bizleri ehl-i yakînden eyledi” derler. Tarikat yolu yakîn öğrenmek yoludur. Yakîn öğreniniz Kur’an öğrenir gibi deyi buyurduğu budur.

Yine Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz bir hadisi şeriflerinde:

اِنَّمَا اَتَخَوَّفُ عَلٰى اُمَّت۪ى ضَعْفَ الْـيَق۪ينِ

Yani, “Ümmetimin üzerine korktuğum, yakînlerinin zayıfa uğramasından korkarım”[3] buyuruyor.

Yakîni zayıfa uğrayanların halleri nasıl olur? Kendilerine bakarsan çok serbestlik görülür. Hakkıyla edep ile Allah korkusunu az görürsünüz. Sözlerinde şakalaşmalar, yersiz, huzursuz, lüzumsuz söz ve kelamlar görürsünüz. İlmine, tahsiline, kelam-ı kibar konuşmasına, maddiyatına, bunlara güvenci olduğundan eminliğe düşer. Korku azalır. Çok gülmek, çok serbestlikler görülür.

İşte böyle haller, Allah’a yakîni zayıf olduklarındandır. Ruhen Allahu Teâlâ’ya yakınları kuvvet bulsa idi böyle haller olmaz idi. Allah korkusu, edebi, hayâsı artar idi. Ahlakı da düzelir idi.

Bu haller ile çok serbest olup ehli hal görüküp şakalaşmak ve çok korkuyu atıp eminliğe düşüp serbest olanların Cenâb-ı Hak onların kalbinde füyuzatı ilahiyesini, aşkını, muhabbetini, hikmetini siler. İnancı zayıf halde kalır.

Yakîni hakkıyla kuvvet bulan kimseler Allah’a güvenci itikatı inancı çok kuvvetli olur. Allah’ın yapamayacağı hiçbir şey yoktur der, inancını muhafaza eder. Yakîni zayıf olanlar Allah’a inancı zayıf olduğundan böyle iş olmaz olamaz diye iddiada bulunurlar. Yakîni kuvvet bulanlar ile münakaşa mücadele yaparlar. Cenâb-ı Hak yakînimizi kuvvetleştirsin zayıfa düşürmesin, cümlemizi razı olduğu ehli yakîn kullarından eylesin âmin.  

 

Gel ey âşık, sana diyem Huda’ya bir yakın yol

Kolay hem cümle yollardan bu yolun saliki ol

           Bilirsin kim bu fırsat bir dahi girmez eline

           Meta-ı ömrünü etme heba, ol abd-i makbul

Devam et zikr-i tevhide bir dem gafil olma

Alayıktan yumup göz, ol heman tevhide meşgul

 

 Nefis ve Ruhun Melek ve Şeytanın İlkası İçin İki Mekân Olduğu Hakkında

Hazreti piri tarikat, Ğavsü’s-Sakaleyn Abdulkadir Geylâni kaddese sırrahul aziz efendimiz buyuruyor ki; nefis ve ruh, melek ve şeytanın ilkası için iki mekândırlar. Melek, takvayı kalbe ilka eder. Şeytan, fısku fücuru nefse ilka eder ve bu halde nefis, kalb ve azayı cevarihleri fısku fücur yönünde kullanmak ister.

İki cihanın fahri, âlemlere rahmet sevgili peygamberimiz Muhammed Musatafa sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Abdullah ibni Mesud radıyallahu anhunun rivayet ettiği hadisi şeriflerinde:

   فِي الْقَلْبِ لَمَّتَانِ لَمَّةٌ مِنَ الْمَلَكِ وَهِيَ إِيعَادٌ بِالْخَيْرِ وَتَصْد۪يقٌ بِالْحَقِّ وَ لَمَّةٌ مِنَ الَعَدُوِّ وَهِيَ إِيعَادٌ بِالشَّرِّ وَتَكْذ۪يبٌ بِالْحَقِّ وَنَهْيِ عَنِ الْخَيْرِ

“kalbte iki lemme yani kalbe ilka olunan ve orda cevalan eden arzu, iğva vardır. Onun birisi melek tarafındandır ki daima hayrı ve hakkı tasdik etmeyi ihtar eder. Birisi dahi düşman olan şeytan tarafındandır ki daima şerri ve hakkı yalanlamayı ihtar eder ve hayırlı nesnelerden nehyeder, hayra engel olmak ister”[4] deyi buyuruyor. Bu kalpte cevalan eden arzular ki biri Hak tarafından hayrı kılavuzlar, biri şeytan tarafından şerri kılavuzlar.

Mücahid rahimahullah, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin:

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ    

“şol kalblere vesvese veren hannas şeytanın şerrinden insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların ilahı olan Allahu Teâlâ’ya sığınırım”[5] ayeti celilesinin tefsirinde hannas; insanların kalbine havale ve tasallutu olan şol şeytandır ki insan Allahu Teâlâ hazretlerini zikrettiğinde hemen siner ve kaybolur, toplanıp kendisi çeker vesvesesini tehir eder. İnsan zikrullahtan gafil bulunduğu zaman mesrur olup ortaya çıkar ve o kimsenin kalbi üzerine yayılıp ona her suretle vesvesesini ilka eder. Buna dair Enes radıyallahu anhudan rivayet olunan hadisi şerifte Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz:

اِنَّ الشَّيْطَانَ وَضَعَ خُرْطُومَهُ عَلٰى قَلْبِ اِبْنِ آدَمَ فَاِنْ ذِكْرَ اللّٰهِ تَعَالٰى خَنَسَ وَاِنْ نَسِىَ اللّٰهِ الْتَقَمَ قَلْبَهُ 

“muhakkak ki şeytan hortumunu âdemoğlunun kalbinin üstüne koyar vaz eder o kimse zikrullah ederse büzülür geri çekilir. Zikrullahı unutur gaflete düşerse şeytan o kalbi hortumuna alır”[6] buyuruyor. İşte o zaman şeytan o kalbde kendi havasını yürütmeye başlar.

Allah cümlemizi muhafaza eylesin, razı olduğu rızalı zikrinde fikrinde bizleri daim, kaim eylesin. Kalbleri aşkıyla, zikriyle mutmain olmuş, gayri arzu heveslerden, ağyar-masivadan arınmış mü’mini kâmil kullarından eylesin, âmin.

 

Nefsin en çok neye meyyali var?

Hadisi şerif:

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Yani “her kim nefsini anladı bildi ise o kimse rabbini de anladı ve bildi.”[7] Yani nefsini anlamak, nefsin karakterinin en çok neye meyyali var en çok isteği ne, arzusu ne ve neden çok zevk alıyor, sevk ettiği arzu hevesleri nedir ve kötü huy ve ahlaklarını anlamak. Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri ayeti kerimede:

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَآءِ وَالْبَن۪ينَ وَالْقَنَاط۪يرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْاَنْعَامِ وَالْحَرْثِۜ ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَاٰبِ

“nas için nefsin arzu ettiği kadınlar, evlat, altın ve gümüşten kantarlarla yığın yığın biriktirilmiş mallar, binmek için salma asıl atlar, sağmal hayvanlar bunlar dünya hayatının ziynetlendirilmiş geçici nimetleridir. Asıl varılacak güzel makam yer Allahu Teâlâ’nın indindedir.”[8]

Evet, bu ayeti kerimeyle her insanoğlunun birinci bilmesi lazım olan nefsini bilmektir. Nefsinin arzu isteklerinin içinde en fazla nisa yani kadınlara şehvani arzulara istekleri daha çoktur. Kadından sonra وَالْبَن۪ينَ ve’l-benin kendisine çok itaatli saygılı hizmetli ve çok hürmet gösteren evlatlardan zevk alırlar ve ucbe düşer. Üçüncü en fazla insanoğullarının zevk aldıkları para altın gümüş yığaraktan asıl atlara binip gezmekten zevk alırlar.

Bu insanoğullarının nelerden zevk aldıklarını ve onlarınla oyalanıp Allah’tan uzak olduklarını Cenâb-ı Hak haber veriyor. Bunların hepsi insanoğullarının yollarını uzağa çekmektedir. Bunların hepsi insanları Allah’tan uzaklaştırmaya sebep olan bir oyuncağa benzer. Çünkü nefis bunlardan hoşlanıp çok zevk alıyor.

Bunlara dayanıp güvenip inanmak suretiyle, hayatı, ömrü bunlara bağlayıp bunlardan çok zevk alarak, bunların kalpte devamlı durmasıyla Hakk’tan uzak kalıyorlar. Bunlar ise çok kalleş bir oyuncuya benzer, hayatlarını çürütür.

Allah’ın nazargahı olan kalbe bunların fotokopyasını, filmini, arzu, putlarını kalbe dolduruyor. Mahşere bu arzular ile bu filmlerle gitmek mahşerde rüsvaylığa sebep ve Allah’ın cenneti ve cemalinden mahrum etmektedir.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretler insanoğullarına haber verip bildiriyor ki, ey insanoğulları sizlerin gece ve gündüz nefsin bu arzu edip istedikleri bunların hepsinin arkası kesik, ölümle yok olup boşa çıkacak. Bu istediklerinizin hoşlandıklarınızın hepsinin arkası kesilip boşa çıkacak, hepsi gelip geçici sonunda hepsi ölümle yok olacak.

 

Çıkan bu soluklar çıkmaz olunca

Bu nazik gözlere toprak dolunca

Söyleyen diller artık söylemez olunca

Cevabın hazır mı?  Mevlam sorunca

 

Uyan artık uyan uyan uyan

Âşıklar rengine boyan

 

Bunlar geçici dünya metaıdır. Bu güvendiklerinizin gece gündüz çok düşünüp sevdiklerinizin hepsi ölümle yok olacak.

 

Mesken yurdun kabir olur

Ölüm haberi gelince halin ne olur?

Söylemez diller hıtam bulur

Ne halde girdin kabre düşün şimdi halin ne olur?

 

İnsanoğluna ölüm haktır, yüzün varsa defteri âmâlına gösterip bak derler.

Hayatında Hakk’ı bırakıp nefse hizmet etmiş isen vay haline bak derler.

Ayeti kerime:

كُلُّ نَفْسٍ ذَآئِقَةُ الْمَوْتِۜ

Yani, “her nefis ölümü tadıcıdır.”[9] Dünya işleri ölümle hitam bulacaktır. Dünyadaki malın, mülkün burada kalacak. Şu vücutla yapılan zevk ve sefalar ölümle hitam bulacaktır. Yürüyen ayaklar, hareket eden dudaklar ölümle hitam bulacaktır. Her şeyleri tutup yapan eller, bülbül gibi her kelamı söyleyen diller, söylemez olup sükûtla hitam bulacaktır. Dünyaya doyup sığmayan vücut binası ölümle yıkılıp mezara dolacaktır.  

Sonunda yok olacak olanları bu kadar sevip düşünüyorsunuz, bu kadar bağlanıyorsunuz, sevgisini kalbinize, gönlünüze dolduruyorsunuz. Allah’ın sevgisini, Allah’ın zikrini sizin iki dünyanızı selamete kavuşturan Allah’ın zikrini unutuyorsunuz.

Çocuğun oyuncakla oynadığı gibi sizde bu oyuncaklarla neden hayatınızı çürütüyorsunuz?

Huzuru kalp ile yani kendimizi huzuru Allah ta bilerek bizler onu göremiyorsak her an o bizi görüyor kalbimizde neler var ise hepsini açık ayan biliyor. Bütün yaratılmışların hepsinin kalbine nazar edip biliyor. Bize acıyarak haber veriyor.

Sizlerin, bu kadar bağlanıp çok sevdiklerinizin hepsi ölümle yok oluyor. Yüce Rabbimiz Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bizlere lütfünden ihsanından buyuruyor ki, bu sizin oyalandıklarınız dünya menfaatidir.

Bunlardan daha güzelini, sonu bitmez, tükenmez, zayi olmaz, ölmez, yitmez, elinizden çıkıp ölüp gitmez, ebedi onlarınla hayat sürersiniz. Kalp ile dili birleştirerek kendin duyacak kadar la ilahe illallah zikrine devam edilirse ki hadisi kudsi:

لٰٓااِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ حِصْن۪ى مَنْ دَخَلَ حِصْن۪ى اَمِنَ مِنْ عَذَابِى

“La ilahe illallah kal’ası benim metin bir kal’amdir. La ilahe illallah kal’asına girip çıkmaz iseniz dünyada korktuklarınızdan kurtulur ahirette azaplarımdan emin olursunuz”[10] buyuruyor.

Böyle bir servet sahibi olur, Rabbinizi görecek kul olursunuz. Ahirette ki servete sahip olanlar ahretteki cenneti alaya meresçi olan kimselerdir. Kimlerdir onlar? Cenâb-ı Hak bizlere beyan ediyor.

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ

“ey Rasulü Ekrem! Bizim namı hesabımıza kullarıma de ki ey dünya nimetlerine ziyade muhabbet edip bağlanan kimseler! Ben size şu beyan olunan nimetlerden daha hayırlısını haber vereyim mi?”

لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِۚ

Allah’ın emrettiklerine imtisal ve nehy ettiklerinden ictinab eden takva sahipleri için Rableri indinde içlerinde ebedi kalacakları altından nehirler akan cennetler ve onlar için hayız ve nifas gibi hallerden tahir temiz zevceler ve Allahu Teâlâ tarafından büyük rıza vardır. Allahu Teâlâ hazretleri kullarının amellerini görücü ve istihkaklarına göre ecir vericidir.”[11] 

اَلَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَآ اِنَّنَآ اٰمَنَّا فَاغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَقِنَا عَذَابَ النَّارِۚ

“Onlar derler ki ya Rabbena biz iman ettik. Sana ve resullerine gönderdiğin kitaplarına ve senin bildirdiğin içlerinde her ne varsa onlara hepsine inandık. Bizleri hata isyan günahlarımızdan dolayı muhasebeye çekme bizleri affeyle ya rabbi.Bizleri cehennem ateşiyle yakıp terbiye etme günahlarımızı affeyle ya rabbi derler.”[12] Daha alametlerini bildiriyor.

اَلصَّابِر۪ينَ

“onlar sabırlıdırlar” O kullarım ki beni çok severler, benden çok korkarlar, bizim rızamıza sevgimize dostluğumuza kavuşmak yollarında her türlü sıkıntılar ile karşılaştıkları zamanlarda şikâyetçi olmazlar, çok sabırlı olurlar.

وَالصَّادِق۪ينَ

“ve onlar sadıktırlar” her türlü muamelelerin de sabırlı, doğru olurlar, lisanlarını hataya kaçırmazlar, dillerini benim zikrimden ayırmazlar. Benim nazargahım olan kalplerini nefsin hevasıyla, arzu putlarıyla doldurmazlar, bunları kalpten atarlar.

وَالْقَانِت۪ينَ

“ibadetine devam ederler” nefislerini hakkıyla Allah’ın varlığına tereddütsüz, şek şüphesiz inandırırlar ve kandırırlar.

وَالْمُنْفِق۪ينَ

“infak ederler” o kullarım ki kendilerine verdiğim rızıklarından Allah’ın yoluna ve Allah’ın razı olduğu hayrat yollarına ve fakir, fukara, öksüz, yetimlere, kimsesi kalmayan bakımsız kalan dul kadınlara Allah için yeri geldikçe malından, parasından onlara verirler, ellerini hayrata açarlar, infak ederler.

وَالْمُسْتَغْفِر۪ينَ بِالْاَسْحَارِ

“seherlerde istiğfar ederler.”[13] Bunlar ellerinden bir hata kusur günahta bulunduğu zaman tövbeyi tehire bırakmazlar ve seher vakitlerinde kalkarlar. Onların daha vasıflarından abdestle namazla Allah’ı zikrederler günahlarının affı için tövbe istiğfar çekerler.

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَآئِمًا بِالْقِسْطِۜ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ

“Allahu Teâlâ, kendi zatından başka ma’budu bi’lhak olmayıp, ancak kendi zatı ulviyeti ma’bud-ı bi’lhak olduğuna adaletle kaim olduğu halde şahadet etti ve ma’bud-ı hakiki ancak zat-ı ulûhiyet olduğuna melekler ve ilmiyle amil olan ilim sahipleri dahi şahadet ettiler. O Aziz ve Hâkim olan Allahu Teâlâ’dan başka mabudu bil’-Hak, ibadet kulluk yapılacak kimse yoktur.”[14]

 


[1] Araf suresi 7/196

[2] Ramuze’l-Ehadis, c. 1, s. 254/1.

[3] Ez-Zühdü li İbni’l-Mübarek c.1.s.196/557 (Beyrut). Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsad c.8.s.3591/8869 (Beyrut). Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.63/30 (Beyrut). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’suri’l-Hitab c.4.s.94/6294 (Beyrut). Camiu’s-Sağir Muhtasarı, c.3.s. 258/3358.

[4] Gunyetü’t-Talibin c.1.s.152 (Osmanlıca baskı)-c.1.s.141 (Beyrut). İbni Mübarek, Zühd s.503/1435 (Beyrut). 

[5] Nas suresi 114/4

[6] Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.403/541(Beyrut), Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûril-Hıtab c.2.s.379/3691(Beyrut), Ramuze’l-Ehadis c.1.s.102/9

[7] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.10.s.208 (Beyrut). Piri tarikat Abdulkadir Geylâni, Sırru’l-Esrar ve Mazharu’l-Envar s.14 (Mısır). Tefsirü’l-Beğavi Mealimü’t-Tenzil c.1.s.153. Mustafa bin Abdullah er-Rumi, Keşfu’z-Zunun c.2.s.1362. Münavi, Feyzü’l Kadir c.1.s. 225 (Mısır). Münavi, Kunuzu’d-Dakâik s.11 Deylemi’den.

[8] Ali İmran suresi 3/14

[9] Ali İmran suresi 3/185

[10] Deylemi, Firdevs, 5/244, Münavi Feyzü’l Kadir, 4/480, Ebu Nuaym Hilye, 3/192, Câmiu’s-Sağir Muhtasarı, c. 2, s. 302/1955 (3: 378/3694)

[11] Ali İmran suresi 3/15

[12] Ali İmran suresi 3/16

[13] Ali İmran suresi 3/17

[14] Ali İmran suresi 3/18

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>