canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

ALLAHU TEÂLÂ HAZRETLERİNİN KENDİ VARLIĞINA BİRLİĞİNE ŞAHİTLİK YAPMASI - (Sırru'l-Esrar 1.Cilt)

ALLAHU TEÂLÂ HAZRETLERİNİN KENDİ VARLIĞINA BİRLİĞİNE ŞAHİTLİK YAPMASI

 

Allahu Teâlâ hazretleri kendinin varlığına birliğine şahitlik yapıyor. Yaptığı zanaatlarıyla kendinin varlığını gösteriyor. Ayeti kerime:

وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟

“Ey insanlar, sizin ma’budunuz ma’bud-ı vahidtir, birdir. O’ndan başka ma’bud-ı bi’l-hak ibadet edilecek, kulluk yapılacak yoktur. Şeriki yoktur, Rahman, Rahim’dir”[1] dünyada her kuluna ve bütün yarattığı mahlûkatını rahmaniyetinden rızıklandırır ve ahirette yalnız iman ile ihlâslı ibadet ve emrine itaat eden kullarına Rahim sıfatıyla ihsan edicidir.

Vacibi Teâlâ, zatına şirk edenleri bu ayetle tekzip etmiştir. Tefsir-i Hazin’de beyan olunduğu vechile Allahu Teâlâ’nın vahdaniyeti; zatında, sıfatında, ef’alinde ve rububiyettedir. Zira ibadete istihkakında şeriki olmadığı gibi cümle eşyayı halk edip, terbiye etmesinde dahi şeriki yoktur ve ibadete istihkakını in’am sahibi olduğunu beyanla ispat etmiştir. Ancak elbette ibadete müstahaktır; çünkü nimetin şükrü emr-i ilahiyeye imtisal ve ibadettir.

Ayetin sebebi nüzulü müşrikler tarafından, Ya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, sen Rabbinin sıfatlarını bize beyan et, demeleri üzerine; sure-i ihlâs ile bu ayetin nazil olduğu mervidir.

اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَآءِ مِنْ مَآءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَآبَّةٍۖ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَآءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

“Yerin ve göklerin yaratılışında ve gece ile gündüzün ihtilafında ve nasın menfaati uğrunda deryada yürüyen gemilerde ve Cenâb-ı Hakk’ın semadan inzal ettiği yağmur ile sularında ve o sular sebebiyle kurumuş arzı kuruduktan sonra, ihyasında ve yeryüzüne hayvanatın her nev’ini dağıtmasında ve rüzgârları bir taraftan diğer tarafa nakletmesinde ve yer ile gök arasında emrine muti olan bulutları istediği yere dönderip aktarmasında aklı olan kavim için Cenâb-ı Hakk’ın birliğine, kudretine deliller, alametler vardır.”[2]

Çünkü semanın direksiz ve bağsız durması ve semayı tezyin eden yıldızların kendi kendilerine olur şeylerden olmadığından, Cenâb-ı Hakk’ın kudret sahibi olmasına delalet eder. Çünkü mahlûkat cümlesi tağayyürata (değişikliğe) maruz oldukları cihetle hadistirler. Her hadis için de bir mevcudun vücudu lazımdır, yani her varlığı halk eden yaradan Cenâb-ı Hakk’tır. Varlığına, yaratıp halk eylediklerini gösterip, haber veriyor.

Bir zanaatkâr usta bir fabrika kuruyor, havada uçan uçak yapıyor, yerde bu kadar yürüyen vasıtaları elinden yapıp piyasaya sürüyor, yaptığı zanaatlarıyla kendinin ne kadar bir yüksek zekâya sahip olduğunu bunlarınla gösteriyor.

İnsanoğullarının uzun bir müddet dünyada cismi yok, ismi de yok idi. Böyle uzun bir müddet zaman geçmedi mi?

Bunlar sonradan bir kuvvet sahibi olan zatı Ala’nın yüce Rabbimizin muradı ve iradesiyle yaratılıp meydana gelmiştir. Tekrar onun muradı iradesiyle bu varlığın hepsi ölümle yok olacak diye bildirmektedir.

Bunların hepsi yaratılan mahlûkatın hepsi onun muradı ilahiyesiyle meydana gelmiştir. Yedi kat yerlerdeki olan mahlûkatın hepsi onun muradı ilahiyesiyle yapılmıştır. Gökyüzünde güneşin devri, ayın devri, hareketleri hepsi onunla hareket edilirler ve ayın güneşin yaratıldığı günden beri olan vazifelerini devrederler hiçbir kimse onların devirlerine mani olamazlar.                          

Musa aleyhisselamın kavmiyle olan konuları: Musa aleyhisselamın kavmi dediler ki ya Musa! Sen gidiyorsun, Rabbınla kelam konuşuyorsun, gelip bize gelip haber veriyorsun amma bizim kalbimiz buna mutmain olmuyor. Bizde içimizden adamlar seçip yanına vereceğiz, adamlarımızı al, beraberinde götür. Onlarda Rabbıyın kelamlarını duyup bize şahid olsunlar. Senin yanında beraber yetmiş kişi seçtik beraberinde Rabbıyın kelamlarını işitip Rabbıyın varlığına bize şahid olsunlar bizde iman ederiz o zaman dediler.

Musa Aleyhisselam ile yetmiş kişi beraber tur dağına vardılar. Bir beyaz bulut indirip bunları içine aldı. Musa Aleyhisselam Rabbisi ile kelam konuşmaya başladı. Beraber giden yetmiş kişi ikinci bir sefer ya Musa! Kelamını işittik amma bizim kendisini cemalini görmemiz lazım ki kalbimiz mutmain olsun dediler.

Musa aleyhisselam bunların sözlerini Cenâb-ı Hakk’a söyledi. Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri ya Musa! Bunlar benim cemalimi bu dünyada görmeye tahammül takat getiremezler. Şu karşı ki görünen dağa ben tecelliyetimi çevireyim eğer tecelliyetime tahammül getirebilirlerse bunlarda tahammül getirebilirler.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri dağa tecelliyetini çevirip tecelli edince dağlar tahammül etmeye aciz kalıp bir anda yedi parçaya bölünüp semaya yükseldiler, havada durdular. Bu yetmiş kişinin hepside bayılıp yere düştüler.

Bizim peygamberimiz Sallallahu Teala aleyhi vesellem efendimiz Muhammed Mustafa’nın çok yüksek bir makam ve dereceye ulaşıp sahip olduğuna alimler bununla delil getirler.

Dağa tecelliyet edilince haller değişip, dağ yerinden ayrılıp, yedi parça olup havada durunca Musa aleyhisselamda Rabbısına dönüp konuşmakta idi. Konuşma sohbetlerini Musa aleyhisselamda bırakıp tecelliyet olan tarafa ve dağlara kafasını, yüzünü çevirdi, baktı.  

Bizim sevgili ulumuz baş tacımız, çok sevdiğimiz Peygamber efendimiz sallalllahu aleyhi vesellem mi’raca çıktığında gök yüzünde olan yaratılmış bütün mahlukatın hepsi hatta cenneti ala Rabbısının emriyle oda nurlanıp sağ tarafına geldi.

Melekler bu hayrete düşürücü olan alametleri mahlukatları, cenneti bak ya Muhammed bak ya Muhammed diye arzettiler. Gösterilenlerin hiç birisine iltifat edip bir müddette olsa dönüp bakmadı. Sevgili peygamberimiz Sallallahu aleyhi vesellem efendimizin derecesinin çok yüksek olduğuna alimler bununlada delil gösterirler.

Melekler bunlara bakmadın ya Muhammed ya neye bakmak dilersin deyince buyurdu ki:

Bu gösterilenleri yaratanın cemaline ve lütfunun kemaline bakar nazar ederim ki beni bir nutfe iken terbiye ile alaka etti. Alaka iken cenin etti. Veled iken hamid etti. Yetim iken azim etti. Garib iken beni Habib etti. Fakir iken beni gani-zengin etti. Muhtaç iken sahibi Mi’rac etti. Ümmü iken beni arif etti. İbni Abdullah iken Muhammedün Rasulullah etti. Bugün bu ihsanları bana münasip reva gördü. Daha yarın kıyamet günü yevmi legadır. Yani kavuşma günüdür ki, kevser ırmağını bana müyesser kılıp elime şefaat âlemini verip işf’a teşf’a nidası ile arasayı arasatı memlû edip, “velesevfe yu’tîke rabbüke feterdâ” nidası ile müşerref ve muteannim eyleyip mutebiat edenleri cehennemden halas ederim. Maksatı ala ve menzili aksaya eriştiririm. Böyle bir ikramı, lütfu, şefkatı bol kendisinde bu şefkat, ihsanlar, ikramlar mevcut olan Yüce Rabb’ım dururken başkalarını sevip, meyil edip eğleşmem reva mıdır?[3] Cevabı verildi.

         Rabb’ısının cemaline kavuşunca Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri sordu. Ya Muhammed, bu gösterilen acaiblerin hiç birisine iltifat edip bakmadın. Cennet ise senin dostlarının makamı, yerleri idi. Cennete neden bakmadın? Ya habibim deyince.

          Ya Rabbi, ben senin cennetine âşık değilim. Ben senin rızana, aşkına, sevgi muhabbetine, dostluğuna kavuşmak arzu istek azmindeyim ya Rabbi, deyince Cenâb-ı Hak:

Ya Habibim, kuşlar kanatları ile kanatları hareket etmekle ererler neye ererlerse, âdemoğulları sa’yı gayretleriyle ererler neye ererlerse. Eğer o gösterilenlerin her hangi birisine iltifatla bakıp eğleşsen idi bu dereceye, bu makama eremezdin ve ulaşamazdın ya Habibim, deyi buyurdu.

Bu konuda ümmeti Muhammed’in içinde öyle Allah dostları var ki yerden yedi kat semaya merdiven kurup kavuşurlar. Şeyhımız Bilal baba hazretlerinin ağzından aldığım kelamlarda: bulunduğu evin batı tarafından dereden çay akıyor. Oradan bir abdest aldım, temiz bir çimen üzerinde namaz kıldım, kıbleye karşı gözler kapalı oturdum.

 Bir müddet sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem zuhur etti, benim tarafa geliyor. Yakına gelince bu kelamları üç sefer bana tekrar söyledi. Bende kelamların ne demek olduğunu o zaman anladım.

اَلشَّيْخُ مَرْكُوبُ الْمُر۪يد،ِ اَلشَّيْخُ سَف۪ينَةُ الْمُر۪يدِ، اَلشَّيْخُ مِعْرَاجُ الْمُر۪يدِ

Yani; “Şeyh müridin karada binegi, denizde gemisi, göklere çıkmağa merdivenidir.”

Bir adam uzak bir yola gitmek için evvela bir binek arar, müridin karada binegi şeyhinin gönlüdür, manaviyyatıdır. Şeyhın manaviyyatından yol gider. Denizde gemisi gibidir, yine onun kalbinin içine girmeden gidilmez, göklere çıkmağa merdivenidir.

Düz yollardan yürütmek için otomobili ve denizden geçirmek için gemisi ve sülûkünü göğe çıkarmak için merdiveni lazımdır. Eğer bunlara malik olamaz ise mürşidlikte hakkı yoktur buyurdu.

Bu gökyüzüne merdiven kurup semaya çıkanlar bunlar öyle bir zat ki bunlar dünyasını değiştikten sonra ruhaniyette tasarruf yapıyorlar. Kısadan esneme gelirken öyle bir mürşidi dünyadaysa ve yahut ahrete göçmüş ise ruhaniyetine kalb yönünüzü çevirin kalbinizde tutun denemek için. Seni esneten şeytan bu kalbte durabilecek mi? Def olup gidecek mi?

Bu zatlar hakkında peygamberimiz sallalllahu Teala aleyhi vesellem buyuruyor ki o zatlar:

هُمْ كِبْر۪يتٌ اَحْمَرُ

 “onlar kırmızı kibrit başına benzerler”[4] yanına gelen temiz kalbli olan insanlara göze görükmeyen manevi ceryan verirler. O manevi ceryan alan kimseler nerede olursa olsunlar tam inanç\ itikad ile ve tam sevgi ile kalbini teveccühünü o zatlara hayatta olsada vefat etmiş olsada o zatın ruhaniyetine sıdk ile çevirse onların ruhani himmetleriyle bir anda kavuşurlar.

Bu konuya delil olarak isbat için itiraz etmeden Allah’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’de neml suresinde sultan Sülayman aleyhisselamın ashabının içinde Asaf bin Berhıya hazretlerinin kaç aylık yoldan Belkıs’ın köşkünü bu kafasını taraftan  bu tarafa çevirene kadar getirmesi Kur’an-ı Kerim’de neml suresindedir, bakmak isteyenler bakın itirazda kalmayın.

Öyle zatlar ile beraber olunuz, zahirde olamazsanız kalben mana aleminde onlardan kalbinizi ayırmayınız.

Onlar; imanı tamamen hakkıyla kuvvet bulmuş olan zatlardır.

Cenâbı Allahu Teala hazretleri bunların hakkında ayeti kerimede:

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَانًا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ

Manası tefsirde, “mü’minler ancak şu kimselerdir ki Allahu Teâlâ’yı zikrettikleri zaman kalpleri hoplar, celallanır kendilerine Allahu Teâlâ’nın ayetleri okunur ise imanları ziyadeleşir ve Allahu Teâlâ’ya tevekkül ederler”[5] deyi buyuruyor.

Bu ayeti kerime hakkıyla tereddütsüz iman sahibi olanları gösteriyor.

Peygamber efendimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimizin bir zikrullah halkasında ki halı. Bu konu kitabımızda geçti isede tekrarında fayda vardır inşaallahu Teala.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi veselleme Cenâb-ı Hak tecelli edince ceryanı ilahi kalbe çarpınca hemen ayağa kalktı. Cehri zikrullaha başlayınca dört yüz kişiye sirayet etti. Peygamber efendimizi Sallallahu aleyhi vesellem efendimizin üzerine giydiği kaputu üzerinden sıyrılıp ortaya düştü. Bu hal geçip biraz sakin olup oturdular. Sahabelerden bir tanesi ye rasulallah bu ne kadar güzel bir hal oldu. Deyince sevdiğinin ismini duyunca harekete geçmeyen kerim değildir deyi buyurdu. İnsan çok sevdiği dostunun ismi yanında söylenince harekete geçmeyen kerim değildir. Yani hakkıyla dostluk bağlaması zayıftır.

Yine hazreti imamı Ali kerremellahu vechehu efendimiz rivayet ediyor: Zikrullah ederken sahabeler öyle bir aşka şekva gelince kuvvetli rüzgar önünde ağaçların inip kalkması gibi öyle bir hale gelirdi. Gözden kan yaşlar üzerlerimizi ıslatırdı deyi buyuruyor.

Bir gün kendi evimize çok insanlar misafirler geldiler. Kalabalık çok sıra bekliyorlar. Bir tanesi kalabalığı yarıp bana yakın ön sıraya geldi yanıma dineldi. Yüzüne baktım, adın nedir dedim. Bilal dedi işte o zaman bizim ustadımız Bilal baba hazretlerine olan hasret dolu sevgi ve muhabbetimiz açığa çıktı. Şeyhımızın ismini söyleyince gözlerimden yaşlar dökülüp halım değişti. Kalbime ceryanı ilahi gelip kalb kazanının altına ateş vurdu. Uzun boylu uzatmayalım.

İşte Cenâb-ı Hak o sevdiği dostluğuna layık olan kimselere ilham etmesi var, tecelli etmesi var, kalblerine nurunu indirmesi var, kalbinden diline hikmetler vermesi var.

Onun daha dostluğuna alamet; itikad sevgi ile yanına gelip oturduğunuz zaman biraz sonra kalblerinizde ki maddi manevi sıkıntılarınız kalblerinizden yavaş yavaş çıkmaya başlar. Halınız değişir.

İkinci alameti onun konuşma kelamlarında sana sıkıntı gelmez. Cemaatinde konuşmalarında usanmalar olmaz.

Üçüncü alemetleri; insanların büyük ve küçük amir ve memur Cenâb-ı Hak onları o zatın elini öpmeye mecbur eder, elini öperler.

Hum kibritun ahmer dediği işte bunlardır. İmanlarında zerre kadar şek şüphe kalmaz. Bunların kalbi misalde hata olmaz, yanan bir lamba gibidir. Senin kalbin yanmayan bir lamba gibidir. Sende kalb lambanı onun yanan lambasına yaklaştırarak, arada ki olan engelleri atarak yavaş yavaş lambanı onun yanan lamabasına yaklaştırarak, yakın temas ederse yanmayan lambada yanmaya başlar. İşte hum kibritun ahmer dediği böyle zatlara rabıta teveccüh yapmakta çok faydalar var.

Nasıl ki devlet caddelere ve sokaklara ceryan direklerini diktirmiş, direklere ceryan fabrikadan geliyor.

Sende kalb evin karanlıktan aydınlansın diyorsan, evin içi bir aydınlık hale gelsin evin içinde ki pislikleri arıtayım dersen ceryan direklerine bir kablo telini bağlamazsan sende eyle kalb gözün kör olarak kalırsın. Kalbiyin içindekileri neler var neler geliyor, bilip göremezsin. Öyle bir halde ölür mezara girersin.

Ayeti kerimeler bütün umuma ait amma hüm kibritun ahmer denilen bir mürşidi kamilin ağzından çıkarsa hedefe ulaşır, seni yakar, kalb kazanını kaynatır, aşk ateşini yakar. Çünkü bunların kalbi ağzı çok muazzam yivi seti düzgün bir tüfeğe benzer.

Muteriz ve inkarcılar böyle bir zata buğuz adavet yapanların kalbi de yivi seti silinip bozulmuş bozuk bir tüfeğe benzer. Onlar hiç beraber olurlar mı?

Ne olsa ya Rabbi! Sen tüketme böyle zatları. Bizlerede onun sevgisini verip, Allah için bağlanıp beraber olmamızı nasip müyesser eyle ya Rabbi, amin ya Muin.

Şeyhımız Ustadımız hacı Muhammed Bilal Nadir hazretlerinin Giresun’da sürgünde iken yazmış olduğu beyitlerinden bir hane:

 

Bizi kavuşturmaya Allahım kadir

Batırmayın bağları dileğim budur

Samimi dostlarda bulunur nadir

Artık bulmanın zamanı şimdi

 

İşte bu samimi dostlar; hüm kibritun ahmer dediği kamillerdir.

Çok zanaatlar var, her yaptığın işlerin o zanatın ehli olan bir kamilden öğrenilmesi lazım. Cenâb-ı Hakk’a yakın olmak isteyenler ve Allah ile dostluk kurmak isteyenler, öye bir mürşidi bulursanız canı gönülden yapışın kardaşım.

O zatın kalbine bakınız, anlayınız. Nereye bakıyor, Nereye gidecek, kimlerin sevgisi var, ve kimleri sevmek istiyor? Sizlerde hakkıyla yapışırsanız onun yürüdüğü gittiği hedef, Allah’ın sevgi, muhabbetine, rızasına, kavuşmak, gayri arzulardan ileri savuşmak, sende peşine bağlanır isen o zat senide gittiği hedefe ulaştırır. Cenâb-ı Hakk’ın dostluğundan mahrum kalmazsınız inşaallahu Teâlâ.

Hakkıyla bağlanacak mürşidin kim olduğuna  kitabın muhtelifli yerlerinde işaretler yapıldı. Niyazi Mısri hazretleri bir beytinde şöyle diyor:

 

Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkal yakîn

Mürşidi olmayanların bildikleri masiva imiş

Her mürşide gönül verme yolunu sarpa uğratır

Mürşidi kamil olanın gayet yolu asan imiş

 

İşte bu dediğimiz kamil mürşidde zahirleri Kur’an’a hadisi şerife ve şeriat ölçüsüne vurur, öyle bilirsiniz.

Şu zamanımızda şeyhlarımızın bir kısımları, hocalarımızın bir kısımları hepsi değilse de gözümüzle gördüklerimizin bir kısımları en kötü bid’at olan sigarayı serbest içiyorlar. Cahillerin imanlarını gevşediyorlar.

O dediğimiz alimlerin batınından faydalanıp senin kalbini, batınını temize çıkaran, şeriatı tamamen düzgün ve halları ayet hadise uygun olan bir zatı arayıp bulunuz. Ehli bid’at olanların peşlerine takılmayınız.

Ehli bid’atlerin hakkında hadisi şerif var. Anlamı: “her kim ehli bid’at olanlardan ise ehli bid’at olanların yaptığı amellerine şeytan karışır, yaptığı amellerini kendine güzel tamam gösteririr. Kendini hakkıyla bilip zahirini batınını temize çıkaramaz. Tütün içmekte bid’atlerin başında gelir. Şeytan bundan yol bulup kendilerin her işlerini tamam güzel gösterir. Zamanımızda çok ehli bid’ate aşılananlar var.

Ebu Umame radıyallahu anhudan rivayetle hadisi şerifte:

اَهْلُ الْبِدَعِ كِلَابٌ اَهْلُ النَّارِ

“bid’at ehli olanlar cehennem ehlinin köpekleridir”[6] buyruluyor. En fazla mahşerde de uzun soruya çekilen bunlardır. Çünkü bunlar insanlara, gençlere bid’at yönünde kolaylık yapıyorlar.

İşte bunlar hakkıyla Allah’a aşık olsalar Allah’ın sevmediği bid’atleri kullanmazlar. Bu konular daha önce ki yazılmış olan kiatplarımız olan zuhuratı vakfı güneş, zuhuratı izharu’l-Vakfı güneş ve izharu’L-Fedaili nebiyyinna Muhammedin Sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem isimli kitaplarımızda tafsilatı ile yazıldı idi.

Bu ehli bid’at olan şeyhlar ve hocalar neye benzer? Misalen araziler olur. Arazi sahiplerinin bir kısımları araziye ektikleri tohumları seçerler, çürüklerini işe yaramazlarını seçerler.

Bir kısımlarıda aleseviye, içi kurtlanmış bozuk solmuş tohumları ekerler, bunlar bir mahsul, alamazlar. Bunların aldıkları mahsul öbürleri ile bir olamazlar.

Bu ehli bid’at olanların yüzlerine dikkatle bakınız, yüzlerinde bir nur eseri göremezsiniz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimiz ne buyuruyor: “kalbinde nur olanların yüzlerine de nur sirayet eder.”

Bakara suresi 210. Ayet:

ف۪ي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ

Yani “onların yüzleri bulutlu hava gibi olur. Mü’minin yüzünde nur olur, münafığın yüzünde karanlık, zulmet olur,” buyuruyor.

Maksadımız şudur, zamanımızda şeyhlar var ki, aynı şekildedir. Bunların isimlerine bakıp aldanmasınlar, demektir. Fakat hulasa söz şudur: Bunları görünce iman seçer, anlar, bilir. Onları doğru gören kimsenin kendisi de eğridir, noksandır. Ehl-i iman daima şu duayı okumalı ki bunlardan Allahu Teala muhafaza eyleyip, haklı olanları haklı göstersin, batıl olanları batıl göstersin:

اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَاَرْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَاَرْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ

Yani, Allah’ım, Sen bize haklıyı haklı göster ve O’na tabi olmayı nasip eyle ve batılı batıl göster ve ondan da sakınmamızı nasip eyle demektir. Bunu okuyan nurluyu nurlu, nursuzu nursuz görür. İhlaslı amele, zikrullaha çalışıp, gayret edip, imanımızı kuvvetleştirelim.    

 

İmamı Malik hazretlerinin tabiatçılara verdiği cevap

İmam Malik Hazretlerinin yanına tabiatçılar; her şey kendi kendine halk olur, diyen bir grup geldi. İmam Malik Hazretlerine haber verdiler, bir müddet geç geldi.

Tabiatçılar dediler ki, “biz geldik, haber verdik, niçin bu kadar beklettin?”

İmamı Malik hazretleri cevap olarak “haberiniz geldi, yanınıza gelmeye çıktım. Önüme bir büyük su geldi, bekledim. Acaba nasıl geçebilirim derken baktım ki suyun yüzüne kendi kendine bir tahta gelip durdu. Bir tahta yine kendi kendine gelip o tahtaya yapışıverdi. Yine bir kısım tahtalar gelip, ustasız, zanaatsız kendi kendine bir kayık yapıldı. Ona bindim, öyle yanınıza geldim” dedi.

Bu cevabı alınca tabiatçıların büyüğü, “kalkın gidelim” dedi. Öbürleri dediler ki, “bizler oturup konuşacağız” büyükleri, “bu işi başından kesti” dedi. “Biz buna desek ki, bu nasıl kelam”? Bu kelamı akıl, mantık kabul eder mi? Bir kayık suyun yüzünde zanaatsız, ustasız yapılır mı? Diyecek olsak, buna cevabı hazırlamış ki, bir ufak kayık zanaatsız, ustasız kendi kendine yapılma imkânı yok ise; bu yerler, gökler ve göklerdeki ay, güneş, yıldızlar ve gecenin gelmesi ve gündüzlerin gelip, âlemi nur ile aydınlatması, bu alametler hiç kendi kendine olur mu? Diyecek.”

Nasıl bir kayık ve buna benzeyen fabrikalar ürettikleri silah ve sair kumaşlar vesair sanaatkârların çeşitli yaptıkları hepsi birer sanatkârın elinden yapılmıştır. Bunlar o sanatkârın olduğunu ve zekâsını ve yüksek zekâya sahip olduğunu gösteriyor.

Bu kadar göklerdeki yedi kat sema, ay ve güneş, yıldızları göz ile görünüyor ve yerdeki göz ile görünenler ki toprakta bu kadar nebatatlar hepsinin kökü toprakta ve dış şekilleri ve lezzetleri, kalıpları ve kokuları ve şifaları ayrı ayrıdır.

İşte gerek kayık, gerekse sanatkârların yaptıkları her biri bir sanaatkârın elinden yapılmıştır ve ufak bir kayık ustasız, bir sanatkârsız yapılma imkânı olmaz ise, bu kadar yerlerde ve göklerde varlıklar hiç kendi kendine yapılır mı?

Nasıl ufak bir kayık bir usta ve sanatkâr elinden yapılmış ise bu kadar yerde, gökteki varlıklar da büyük kuvvet ve kudret sahibi Hayyu’l-Kayyum olan Cenâb-ı Hakk’ın muradı, iradesiyle yapılmıştır, diye cevaplandırmış.

Tabiatçıların dediği gibi olsa her şey aynı, müsavi olması lazım gelir. Mesela kış yaz ayrı, mevsimler ayrı, toprakta bitenler ayrı, kadın erkek insandaki aza parçalar, ayrı ayrı hepsi de et parçası, fakat vazifeler ayrı.

Göz et parçasıdır, görme sırrı var. Kulak et parçası, duyup işitme sırrı var. İki çene arasında dilde et parçasıdır; natıka, konuşma, kelam söyleme sırrı var. Bunların hepsi Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ve ne kadar büyüklüğünü ve ne kadar kuvvet, kudret sahibi olduğuna delil ve şahittir.

İnsanların yaptığı buluşlardan, yeryüzünde karayollarındaki vesaitler, otobüsler, taksiler, vesair motorlar ve havadaki hızla uçan uçaklar, bunların hareketi ve idaresi, içindeki şoföre ve pilota bağlı değil mi? Şoför ve pilot olmasa, bu yapılan demir veya ağaç parçaları kendi kendine iş görüp çalışabilir mi?

Bu havadaki ve karadaki vesaitleri idare eden şoför ve pilot az bir gafil olup, mızganıp uyusa, idare edip kullanmış oldukları vesait ve uçağın ne hale geleceğini bilirsiniz. Bu misali ayetle tasdik edelim İnşaallahu Teâlâ.

Bakara suresi 255. Ayet-i kerime’de buyruluyor ki;

اَللّٰهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ

“Allahu Teâlâ şu zat-ı a’ladır ki, O’ndan gayri ibadete müstahak yok, ancak zat-ı ulûhiyeti vardır. Zira hayat sıfatıyla muttasıf olduğu gibi, halkın umurunu tedbir ve hıfz etmekle kaim ve daim, yani hayat diri olmak, Hayatı ve diriliği ezeli ve ebedidir. Zeval ihtimali yoktur.”

لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ

Yani “uyku evvelinde olan mızganmak ve bilfiil uyku ve fütur ve fetret ve gaflet gibi şeyler kendisine arız olmaz.”[7] Binaenaleyh uyku ve uykunun evvelinde olan fütur kendisini tutmaz.

Bu ayet, Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin Hayy, yani diri olduğunu, Kayyum, yani hem diri, hem kaim, hem daim olduğunu te’kit ve ispat için gelmiştir. Çünkü gerek uyku ve gerek uykunun evvelinde olan uyuşukluk ve yorgunluk arız olan kimsenin hayatı, afetten emin ve salim olamadığından, umur-ı ibad, yani bütün yarattığı mahlûkatı layıkıyla hıfz-u muhafaza edemez.

Yani, ayetten evvel verilen örnek nasıl ki insanların yaptığı buluşlar, yerde yürüyen vesaitler, havada uçan uçakları idare eden pilotlar, az uyku mızganmak hallerinde o vesaitler ne olur? İdareden çıkınca parçalanıp yok olursa, tabiatçılara cevap, inkârcılara cevap; işte yerleri, gökleri halk eden ve yaratan Cenâb-ı Hak diri, kaim olmasa, yerde ve gökteki yaratılan, var olan varlıklar bu tertip ve düzendeki devreden varlıklar ve varlıklardaki düzenler, hareketler bir anda yok olmaz mı?

Farz namazları kılıp, selam verince söylüyoruz:

اَللّٰـهُمَّ اَنْتَ السَّلٰامُ

İlahi, ya Rabbi, Sen her türlü afetlerden ve korkulardan ve her noksan ve her türlü afetten selamettesin, ya Rabbi.

وَمِنْكَ السَّلٰامُ

Yani, bütün mahlûkatın selameti de sendendir, ya Rabbi.

تَبَارَكْتَ يٰاذَا الْجَلٰالِ وَالْاِكْرَامِ

Yani, sahavet ve cömert ve fazl, mahlûkatına cömert, ikram sahibi ancak O’dur.

لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ

Yani, Cenâb-ı Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bütün mahlûkatı hıfz eder. Zira semavat ve arz ve onlarda olan cümle mahlûkat Allah’ındır.”[8] Cümle mahlukat Allah’ın kudretindedir.

Bir şoför kullandığı vesaite tasarruf eder. Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin tasarrufu bütün yere, göğe, bütün mahlukatadır. Bütün Mahlukat O’nun tasarrufundadır.

Cümlesinin muhafazası, hıfzı O’na aittir. Cümlesinin tedbiri zatına mahsustur. Bihakkı Kayyum’dur. Kullarının her hallerini bilir, saklı gizli bir şey olamaz.

Yukarıda ayeti kerimede geçmişti ki bu nefsin çok hoşlandıkları; kadın, itaatli evlat ve halk arasında çok servet sahibi olmak ve halk arasında nam ve şöhreti çıkmak asıl atlara binmek. Şimdide daha binip zevk aldıkları binip gezmek için birinci yeni model Mercedes ve buna benzeyen modern vasıtalar ile gezmeye çıkmaktan çok zevk alıp bunlarınla gurura düşüp ahretini, Allah’ını unuturlar, korkuyu atıp eminliğe düşerler.

Bu saydığımız maddi servetlerden zevk alanlar; bunlar acaba müddeti sonu bitmeyen bir servet midir diye çok derinden düşünmeyi gerektirmez mi? Bunlar sonsuz sonu biten bir servettir. Köksüz bir meyve ağacı meyvesini yaprağını ne kadar muhafaza edebilir? Az bir müddet zarfında meyvelerde yenmez hale gelir, yapraklarda kurur dökülür.

Maddi servetler buna benzer. Allah’ım bizlere akıl, iman kuvveti versin âmin. Köksüz ağaçlara sarılmayalım.

İnsanoğulları en fazla neye düşkünler; kadın, kadınlarla muhabbet yapmak, şehvani arzular, sen kadına ve mala canı gönülden bağlıydın. Hanımının uğruna kurşun atar, attırırdın. Mezarda, mahşerde acaba yoluna canını verdiğin kadının, ailen, evladın sana cidden acıyıp yardım etme imkânlarını gördün mü? Düşünmemiz lazım.

Dünya malı gece gündüz onların düşüncesini kalpte taşıdığın dünya, seni mezar, mahşerde koruyacak mı? Düşün, dünya malına yeri gelince takımdaşın yani arazi komşuların bir metre arazine tecavüz edip alsalar burada da kadın uğruna kurşunlaşıp bağrını açtığın gibi dünya malında da komşular tarafından bir metre arazide ilerleme olunca canını vermeyi ve bir pençe toprak için kurşunlara göğsünü açmaya göze alırdın, bunları düşünecek kafan, aklın, fikrin yok muydu yoksa deli mecnun sınıfında mıydın?

Yeri gelince en sevdiğin hanımının yoluna yatıp canını verirdin, komşular tarafından arazi yönlerin de bir metre arazi alsalar bu bir metre yere canını koyardın.

Şimdi düşünüp kendimizi ince bir muhasebeden geçirelim. Azrail aleyhisselamın pençesinden hangisi seni kurtaracak? Mallar meresçiler eline geçip birbiriyle dargın, kırgın olan sevdiğin acaba sana bir fayda sağlayacak mı?

Gece gündüz hırs tamahla biriktirdiğin paralar, mallar hepsinin hükmü, idaresi elinden çıkacak, meresçiler eline geçecek. Meresçiler, o senin canından çok kıymetli olan para, mallarını istediği yere harcar ki sen mezarda o paraların, malların hesabını verip çok ince süzgeçlerden geçeceksin.

Şimdi tekrar, tekrar tefekkürle derinden düşünelim, ne yönden bize bir yardım yetişir acaba! Eyvahlar! tekrar, tekrar eyvah! Ben hayatımı, ömrümü beyhude, boşa harcamışım, burada mezar için hiçbir hazırlıklar yapmamışım deyi pişman olacaksın ama fırsatlar imkânlar elden gidecek.

 


[1] Bakara suresi 2/163

[2] Bakara suresi2/164

[3] Mearicü’n-Nübüvve s.373 (Osmanlıca baskı). Tarihi Taberi Kebir.

[4] İbni Ebi’d-Dünya fi Kitabi’l-Evliya, c. 1, s. 12/8 (Beyrut).

[5] Enfal suresi 8/2

[6] Ramuze’l-Ehadis c.1.s.155/4

[7] Bakara suresi 2/255

[8] Bakara suresi 2/255

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>