canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

TARİKATIN ERKÂNI OLAN ALTI ŞART - (Sırru'l-Esrar 1.Cilt)

TARİKATIN ERKÂNI OLAN ALTI ŞART

 

Bu şartlar tamam olmadıkça o kapılar açılmaz. Cümle âlem irfan bu kapı içinde, hakikat şehrindedir.

Tarikatın erkânı olan altı şart, altı şeye tamam ve sağlam gerektir. Bunlarda şunlardır:

Birinci şart muhabbet, ikinci şart itikad, üçüncü şart tezekkür, dördüncü şart tefekkür, beşinci şart havf, altıncı şart reca.

Bu altı şart, altı şeye lazımdır. Biri Allahu Teâlâ’ya, ikinci rasulullaha sallallallahu aleyhi vesellem, üçüncü pirlere, dördüncü şeyha, beşinci tarikata, altıncı ıhvana.

Bu altı şart, bu altı şeyde tamamıyla olmadıkça bu kapılar açılmaz.

Evvela Allahu Teâlâ’ya bu altı şart tamam olmalı. İkinci Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme şart tamam olmalı. Üçüncü pirlere bu altı şart tamam olmalı. Dördüncü şeyha bu altı şart tamam olmalı. Beşinci tarikata bu altı şart tamam olmalı. Altıncı ıhvana bu altı şart tamam olmalı.

Bu altı şartın birisi noksan olsa olmaz. Kat’iyyen o adam muradlarını alamaz. Bunları herkim öğrenip tutmadıkça gece namaz kılsa gündüzleri oruç olsa bu tarikat nedir bir kapı açılmaz. Açılır deseler şeytanidir rahmani değildir. Ehli tarik olanlar bunu öğrenip tutmak farzdır.

Altı şart ne imiş der isen?

Evvela Allahu Teâlâ’ya muhabbet şöyle gerektir ki; Allah sevgisi ile ciğeri yanmalı. Gece gündüz aşk ile ateşlere yanıp dilinde ve kalbinde Allah’ın zikri ve ondan gayri bir şey kalmadığı gibi kendi kendini unutmalı ve nefsinden haberi olmamalı. Allah’ın muhabbeti kendini her şeyden geçirmeli. Allah’ın muhabbeti ile fani olup ilahi muhabbet gönlünü tutmalı.

İbrahim Halil aleyhisselam sürü ile koyunu var idi. bir gün Cebrail aleyhisselam fakir bir kimse suretinde sınamak için geldi.

“Ya Halil, bu koyunların hepsi senin mi?” Dediğinde İbrahim aleyhiselam, “onları bana Allah verdi,” diye cevap verdi.

Cebrail aleyhisselam, “peki bu kadar koyunu Allah sana vermiş. O Allah için bu koyunlardan banada verirmisin?” deyince, İbrahim aleyhisselam dedi ki, “sen Allahu Teâlâ’yı zikretmesini bilirmisin?” Cebrail aleyhisselam, “evet bilirim” deyince, İbrahim aleyhisselam, “Allahu Teâlâ’yı zikret göreyim” deyince, Cebrail aleyhisselam hemen saygı edeple Cenâb-ı Allah’ı öyle bir aşk ile zikrullah etmeye başladı:

سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ

 Subbuhun Kuddusun demesiyle İbrahim aleyhisselam’ın hali değişip dedi ki, “ben sana ve senin ağzına diline kurban olayım, sen benim Allah’ımı ne kadar sevenlerdenmişsin Rabbımı nasıl zikrettin. Bu koyunların üçte birini sana verdim, daha zikredermisin?”

Cebrail aleyhisselam “ederim” deyip:

 رَبُّنَا وَ رَبُّ الْمَلٰٓائِكَةِ وَالرُّوحُ

Rabbuna ve Rabbu’l-melaiketi ve’r-ruh deyince İbrahim aleyhisselamı Rabbısının sevgisi, aşkı tamamen kendisini sarıp Cebrail aleyhisselama dediki, “ben sana senin Rabbımı zikreden diline kurban olayımki sen benim Rabbımı çok severmişsin, bu koyunların üçte ikisini sana verdim” dedi. Üçüncü tekrar “yine zikredermisin?” Deyince Cebrail aleyhisselam:

رَبِّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْاَكْرَمُ

Rabbiğfir verham ve tecavez amma te’lam fe inneke ente’l-Azizü’l-Ekrem deyince büsbütün haykırarak “vallahi bu koyunların hepsini sana verdim, sana köle olurum benim Rabbımı nasıl zikrettin” deyi teslim etti.

O anda Cebrail aleyhisselam tebdil olup “ya Halil gel dostluğunda sadıksın” deyip kendisini bildirdi. Gel koyunlarını geri al deyince. İbrahim aleyhisselam “ben o koyun sürülerini hepsini Allah için verdim, dilimle ikrarda ettim, Allah için verdiklerimi geri almam” dedi yabana bıraktı. Hala yabani olan koyun keçi onların neslindendir, kıyamete kadar Âdemoğulları onlardan menfaatlenir deyi rivayet olunmuştur.

İşte Allahu Teâlâ’yı seven böyle sevmeli. Allahu Teâlâ’yı zikredeni böyle sevmeli. Allah için ciğeri yananlar, Allah’a sevilirler.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem hazretleri hadisi şerifte: 

عَلَامَةُ حُبُّ اللّٰهِ حُبُّ ذِكْرِاللّٰهِ وَعَلاَمَةُ بُغْضِ اللّٰهِ بُغْضُ ذِكْرِاللّٰهِ

“Cenâb-ı Allah’a muhabbetin alameti zikrullahı sevmek ve Allah’a buğzun sevmemenin alameti zikrullahı sevmemektir.”[1]

Her kim Allahu Teâlâ’nın rızasında ise Allahı zikreder. İsterse o kimsenin nafile namazı, nafile orucu az olsada böyledir. Buna dair hadisi şerif:

مَنْ اَطَاعَ اللّٰهَ فَقَدْ ذَكَرَ اللّٰهَ وَاِنْ قَلَّتْ صَلَاتُهُ وَصِيَامُهُ وَتِلَاوَ تُهُ الْقُرْآنِ وَمَنْ عَصَى اللّٰهُ فَلَمْ يَذْكُرَهُ وَاِنْ كَثُرَتْ صَلَاتُهُ وَصِيَامُهُ وَتِلَاوَتُهُ لِلْقُرْآنِ

Yani “Herkim Allah’a muti ise Allah’ı zikreder. O kimsenin namazı az ise de, orucu az ise de, Kur’an okuması az ise de o adam Allah’a mutidir. Allah’ı zikrediyorsa, yalnız beş vakiti kılıyorsa da, yalnız Ramazan orucunu tutuyorsa da o adam Allah’a mutidir. Mademki Allah’ı zikrediyor, o Allah’a mutidir. Her kim Allah’a asi ise Allah’ı zikretmez, onun namazı çok ise de orucu çok ise de Kur’an okuması çok ise de o adam Allah’a asidir”[2] deyi buyurmuştur.

İkinci Allahu Teâlâ’ya itikad öyle gerektir ki; kendi Allah’ı sevdiği gibi Allah’ta kendini sevdiğini bilip sevdiğimden asla ve kat’an ziyan gelmeyeceğini bilip bütün cihan düşman olsa Allah Teâlâ’dan izin olmadan bir ziyan edemez deyi itikad etmektir. Bir zerrelere varıncaya kadar cümlesi onun ilmi ve kudretiyle olup her ne havadis zuhur eder ise andan itikad etmelidir.

Üçüncü Allah’a zikretmek; gece gündüz dilinde la ilahe illallah deyip kalbinde Allah’tan gayri mabud ve maksudum ve muradım yoktur deyip zikre devam etmektir. Vücudun zikri namazdır. Elin zikri Hak yoluna malından sadaka verip cümle azasıyla zikretmektir.

Dördüncü Allah’a fikretmek ve düşünmektir; Allah’ın azametini ve kudretini ve enbiyaları, nice yakınlık bulduklarını ve ölümü ve ahrette mahşeri, mizanı, cenneti ve cehennemi bunların cümlesini Allah’ın emrinde, varacakları Allah’ın huzuru olduğunu kendi rabıtasında ve murakabesinde boynunu eğip düşünmektir.

Beşinci Allah’tan korkmak; gadabına uğrar ve belalara giriftar olup cemalından ve rızasından mahrum olurum deyu korkmaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz İbni Mesud radıyallahu anhu tarafından rivayet olunan hadisi şerifte:

رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰه

Yani, “hikmetin başı Allah korkusudur”[3] deyi buyuruyor. İnsan reca ile korku arasında olmalıdır.

Altıncı reca; Allah’a yalvarmaktır, Allah’tan korkar ve rahmetini umarak derecesinin yükselmesi için her azaptan kurtulup rahmetine nail olmak için yalvarmaktır, yüreği yanmalı.

 

Rasulullaha muhabbettir; yani sevmektir. Öyle sevmelidir ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin ismi anıldığında yüreği yanmalı. Malından, canından, evladı ayalından ileri sevip itikad, himmetin taleb etmeli.

Ol iki cihanın fahri alamlere rahmet sallallahu aleyhi vesellem hadisi şerifte:

مَنْ اَحْيَا سُنَّت۪ى فَقَدْ اَحْيَان۪ى فَقَدْ اَحَبَّن۪ى مَنْ اَحَبَّن۪ى كَانَ مَعِىَ فِى الْجَنَّةِ

Yani, “her kim sünnetimi ihya eylese, beni ihya eyledi ve sevdi. Her kim beni sevdi, yarın cennette benim iledir”[4] deyi buyuruyor.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemi seven O’nun sünnetini canı gibi sever. Üzerine salâvatı şerif getirmeyi sever, O’nun yolu olan şeriatı, tarikatı sever. Eshabını sever, ehli evladını sever, dervişleri sever. Bulunduğu şehri, Medine-i Münevvere’yi sever. Ne çileler çektiği o mübarek beldeleri Mekke-i Mükerreme’yi sever. O’na sallallahu aleyhi veselleme âşık olur.

Âşık öyle gerektir ki Rasulullah sallalahu aleyhi vesellemin sevgisinde kendini gaip etsin. Evliya-i kiram buyuruyor ki

مَحْوَ الْمُحِبِّ لِصِفَاتِه۪ وَاِثْبَا تِ الْحَب۪يبِ لِذَاتِه۪

“seven kimse sevdiğinin sevgisi ile kendi sıfatını yok ederse sevdiğinin zatını kendi zatında isbat eder.”[5]

Yani sevdiğinin ateşi ile yanıp kendini mahveden sevdiğini kendi zatında bulur. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize sevgi böyle olunca O’nu kendi zatı ile maneviyatımızda buluruz, inşaallahu Teâlâ.

İşte sevgi böyle gerektir. Rabbım Teâlâ hazretleri bizlere o sevgiyi, o muhabbeti, o aşkı, şevki ihsan eylesin. Habibi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hürmetine, âmin, âmin, ya Muin.  

İkinci Rasulullaha itikad; her ne zaman çağırıp yalvarsa yardım edeceği güneş gibi yardımı hazır olduğunu bilmektir. Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme böyle sevgi muhabbetle O’nu vesile ederek Hakk’a münacat yalvarmak ve maneviyatını, nurunu güneş gibi âlemleri kaplamış, manevi yardımı hazır olduğunu bilmektir. Bütün yer gök ve içindekilerin sevgili peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimizin nurundan istifade ettiğini düşünüp itikad etmektir.

Üçüncü tezekkür; Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin ismini anmaktır. Gece gündüz dilinde salâvatı şerifi ve şeriatına ve sünnetine ittiba ile zikretmelidir.

Dördüncü tefekkür; Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin yüksek olduğunu düşünüp murakabe ve rabıtasında çok yakın bilip nurunu bulmalıdır.

Beşinci havf; Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden korkmalıdır ki itabına uğrarım, dereceden düşüp cemalından mahrum kalırım deyi korkmaktır.

Altıncı reca; yalvarmaktır, Rasulullah sallallahu aleyhi veselleme gece gündüz yüzünü eşiğinde yerlere sürüp sünnetinden ve şeraitten zerre kadar ayrılmayıp kendine ahu zar edip imdad eyleyerek şefeat istemeli.

 

Pirlere muhabbet-sevmek ki; Allah ve Rasulullah için ve Rasulullah’ın hayırlı evladı bunlardır. Hadisi şerifte buyruluyor ki evladımı canı gönülden sevmeyen cennete layık değildir.

İkinci pirlere itikad; her nerede çağırır isen orada hazırdır demektir. Ervah hazırdır ne demektir Ruh hazır olur mu? Baki olan Ancak Allahu Teâlâ’dır, onlarda Allah’ın askerleridir.

Hazreti şeyh Abdulkadir Geylani diyor ki

وَعِزَّتِ رَبّ۪ى لٰا تَزَالُ يَد۪ى عَلٰى رَأْسِ مُر۪يد۪ى فِي الْمَغْرِبِ وَاَنَا فِي الْمَشْرِقِ وَانْكَشَفَتْ عَوْرَتُهُ لَمَدَدْتُ مِنْ يَد۪ي مِنَ الْمَشْرِقِ وَسَتَرْتُهَا  

Yani,  “rabbimin izzeti hakkı için müridimin başı üzerinden elim gitmez. O mağripte ben maşrıkta olsam avret yeri açılsa örterim”[6] diyor.

Hazreti Ömer radıyallahu anhu hutbe okuduğu halde kaç günlük yolda ki adama çağırdığı malumdur.

Onlar öldü derlerse, ruhlar ölmezler. Kur’an-ı azimuşşanda

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَآءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ  

“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın bilakis onlar diridirler. Rabbilerinin indinde rızıklandırılırlar”[7] deyi buyuruyor. Buna dair bir diğer ayeti kerimede:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَآءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

Yani “siz Allah yolunda ölenlere ölü demeyeniz. Onlar diridir velâkin siz bilemezsiniz”[8] ayeti kâfidir ve hem de ruhlara ıraklık yakınlık yoktur. Iraklık (uzaklık) yakınlık bu vücudadır. Bunu bilmeyen biçareler nereden gelir diye dava ederler. Hangi dağın arkasından gelir diyen olur. Vay biçare vay, acaba ruhtan haberin var mı? Akıl idrak edebilir mi? Onların ruhuna ıraklık yakınlık yoktur.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimize ya Muhammed ruhtan bize haber ver dediler. Ruh sorusuna cevap olaraktan Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri ayeti kerimesinde:

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي

“ya Habibim sana ruhtan soruyorlar onlara cevap olarak de ki; Ruh, Rabbim celle şanenin emrindedir” [9]buyurdu. Hiç kimsenin aklı yetmez, akıl âleminin dışındadır. Ruh şöyledir, ruh böyledir, denemez hatadır. O Hakk’ın bir sırrıdır.

Ey biçare şunu öyle bilmelidir ki bu pirler Allahu Teâlâ’ya sevgilidir. Bunlar deseler ya Rabbi, bunun gibi bir dünya bizim yüzümüz hürmetine yarat deseler idi Hak Teâlâ onların yüzü hürmetine yaratırdı.

Üçüncü tezekkür; beş vakit sonunda ruhlarına Kur’an okuyup bağışlamak her zaman hatırdan çıkarmayıp ve her huzurunda yine kalben ve lisanen ismini çok zikretmektir.

Dördüncü tefekkür; rabıta murakabe edip pirin indallah yüksek olduğunu düşünerek ve Allah’a ve Rasulullaha sevgili ve recası ve duası makbul olduğunu, müridlerine himmeti olduğunu düşünmektir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hadisi şerifte:

اَصْحَابِي كَالنُّجُومِ فِى السَّمٰٓاءِ يَمْشُونَ فِى الْاَرْضِ اِنِقْتَدَيْتُمْ وَاهْتَدَيْتُمْ

“ashabım gökteki yıldızlar gibidir yeryüzünde gezerler, hangisine uysanız hidayete erersiniz”[10] buyuruyor.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz diğer bir hadisi şerifinde:

 إِنَّ مَثَلَ الْعُلَمٰٓاءِ فِي الْأَرْضِ كَمَثَلِ النُّجُومِ فِي السَّمٰٓاءِ  يُهْتَدٰى بِهَا ف۪ي ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ فَإِذَا انْطَمَسَتِ النُّجُومُ أَوْشَكَ أَنْ تَضِلَّ الْهُدَاةُ

“ulemanın yeryüzündeki meseli gökteki yıldızlar gibidir ki; karada ve denizde karanlıkta o yıldızlarla yol bulunur. Yıldızların ışığı sönerse neredeyse yolda olan yolunu kaybedecek gibi olur”[11] buyuruyor. Karanlıkta yolda gitmek nasıldır düşün.

İşte bunlar kalpleri marifatullah nuruyla nurlanmış ilmiyle amil, kâmil, ulema, meşayıh ve pirlerdir. Marifatullah nuruyla maneviyat dünyamızı aydınlatırlar. Cenâb-ı Hakk’ın rıza yolculuğunda olup bunlara gönül bağlayanlar Hakk’a vasıl olur.

Beşinci havf; pirlerden korkmaktır. Sillesine uğrarım diye daima edabı Hakk’ı ve edabı peygamberi ve edabı piri gözleyip korkmaktır. Ve feyzi ilahi her yerde ondan olduğunu bilip ve pirin himmetinin çok yüksek olduğunu bilip canı gönülden sevip pirin himmetinden düşmekten korkmaktır. Hazreti pir buyuruyor:

عِزَّت رَبّ۪ى لٰا تَزَالُ يَد۪ى عَلٰى رَأْسِ مُر۪يد۪ى

Yani, “Rabb’imin izzeti hakkı için müridimin başı üzerinden elim gitmez” [12]

Altıncı reca; pirlere münacatla gece gündüz meyli muhabbetini bağlayıp aşk ile ciğeri dağlayıp günahım çok, yüzüm karadır, meded himmet istemektir. Ya pir sen Hakk’a sevgilisin benim tükenmez derdime bir çare sendedir deyi recadır.

 

Şeyha muhabbet; yani sevmektir. Öyle muhabbet lazımdır ki oğlundan, malından, canından ileri sevmek lazımdır. Musa aleyhisselam ile Hızır aleyhisselam kıssası sure-i kehfte yazılıdır. Biz muhtasar kıldık. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz hadisi şeriflerinde:

اَلنَّاسُ نِيَامٌ فَلَابُدَّ مِنْ مُنَبِّهٍ

“insanlar uykudadırlar. Elbet onlara bir uyarıcı gerektir”[13] buyuruyor. İşte onun için:

مَنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ شَيْخٌ فَشَيْخُهُ شَيْطَانٌ

“şeyhı olmayanın şeyhı şeytandır”[14] denilmiştir. Bu kadar kâfidir.

Esnemek şeytandan gelen bir hal şeytanın hoşlandığı haldir. Burda deneme yapınız. Esneme yeni başlarken hemen kalbinizi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin halifelerinden hüsnü zan olunan hakiki bir mürşidi kâmile kalbinizi teveccühünüzü çevirip tutunuz. Esneme devam edecekmi? Kesilip gidecekmi? İşte Allah’ın veli kullarına bağlanmanın faydasını burdanda anlayınız. Demek ki kalp devamlı Allah’ın veli kullarına rabıtalı olursa şeytan devamlı yaklaşamayacak

İkinci şeyha öyle itikad gerektir ki her ne yerde olursa şeyhı kendine yardım edeceğine inanmak ve itikad etmektir ki Allahu Teâlâ’dan ne ihsan gelecek ise şeyhın vasıtası ile olduğunu bilip itikad ile inanmaktır.

Üçüncü tezekkür; yani, şeyhı zikretmektir ki çok anmaktır. Daima dilinde duasında ve niyazında şeyhı çok anıp çok dua etmektir.

Dördüncü tefekkür; yani, rabıta ve murakabesinde kendini gayet günahkâr bilip şeyhı Cenâb-ı Allah’a ve Rasulullaha ve hazreti pire çok sevgili ve kendinin onlara karşı yüzü olmadığını bilip şeyhı vasıta olarak feyzi ilahi almak ve derece almak onun vasıtası ile olduğunu ve hiçbir taraftan kendine bir menfaat ve medetçi olmadığını fikretmektir.

Beşinci havf; yani, korkmaktır ki şeyhın gönlünden düşüp emeği boş ve kendisi hacil ve ıhvan arasında rüsvay olmaktan korkmaktır. Daima şeyhın eşiğinde yüzünü yerlere sürüp her emrine teslim olup daima terakki derece için zahiren ve batınan emrinde olup daima şeyhı tekrar dilinde hatırlayıp korkmaktır.

Altıncı reca; yani, şeyha yalvarmaktır. Şeyhın duasını ve himmetini taleb ederek çok yalvarıp niyaz etmektir. Zira bu şeyhlar yeryüzünde Allah’ın çerisidir (askeridir) ve Rasulullahın göndermiş olduğu vekilidir.

Tarikata muhabbet öyledir ki; tarikatın için canını vermelidir ve tarikatı kendisine çok büyük nimet bilip sıratı müstakıym yani, doğru yol budur, himmeti pirler ve evliyalar bunda olur. Böyle bilip canu gönülden muhabbet etmektir.

Tarikata itikad şöyle itikad etmektir ki; şeriatı Muhammediye deki farz, vacib, sünnet bunları inkâr edip tutmayan ancak kâfir, münafıktır. Bunlar şeriattır her kim inkâr ederek çıkar o harici dindir. Yani, dinden dışarıdır. Her kim tutar dâhili dindir.

 

Şeriattır cümle işlerin başı

Şeriatsız tarikat şeytanın işi

Tarikat ehlinde olmazsa şeriat

Onun şeyhı şeytan olur mutlak

 

Şeriattan kıl kadar ayrılan tarikattan dağlar kadar ayrılır. Şimdi ki zamanımızda bazı kimseler tarikattayım diyerek şeriattan çıkıyor. Ne vardır diye sorar isen siyasettir derler. Hâlbuki bu Allah kapısıdır. Bunda olan Allah’tan gayri kimseden korkmaz, meğer kâmil olmayan korkar. Âlim demek Allah’a sıdk ile itikad ile inanmış ve Allah’ı bilmiş demektir. Hiçbir peygamber korkusundan suretini değişmemiştir. Hadisi şerif:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

Yani, “her kim bir kavme kendini benzedir ise o adam o kavimdendir.”[15]

Gelelim biz sözümüze şeriatı tutan dâhili dindir. İnkâr edip tutmayan harici dindir. Derece kazanıp yakınlık bulmak tarikatla olur. Bunu bilip itikad etmektir. 

Üçüncü tezekkür; tarikata girip zikretmektir. Dil zikri la ilahe illallah, vücud zikri namazdır. El zikri Hak yoluna malından sadaka vermektir. Gece gündüz devam istiğfar ve salâvatı şerifi, tesbih ve tehlil bunlara devam üzere vakitleri geçirmeden şeyhın emri üzere zikretmektir.

Dördüncü tefekkür; yani, kendi halını fikretmektir. Rabıtasında murakabesinde terakki derecesin ve günahım var deyip ve ahretini, tarikatı düşünüp havf ve reca ile ve hulusu kalb ile ağlayarak cümle peygamberler ve evliyalar bu yolda sülûk etmişler ve sultanlık yolu budur diye fikretmektir.

Beşinci havf; yani, tarikattan düşmeden ve
yolundan sapıp helake gitmekten korkmaktır.

Altıncı reca; yani, tarikatta yalvarmalıdır. Evvel Allahu Teâlâ hazretlerine, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine ve pirine ve şeyhına terakki derece için ve birde dereceden düşmemesi için yalvarmaktır.

İnsan her ne kadar derecede kemal sahibi olsa yine korku ve reca olmalı. Daima nefse emniyet etmeyip şeytan şerrinden kurtuldum zannetmemeli. Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerimi’nde

             فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ

         Yani, “dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan nefis sizi Allah hakkında yanıltmasın”[16]  ne kadar derece yüksek olsa lakin kendi nefsinize emniyet etmeyip ğururlanmayınız. Böyle olursa hiç kimse kendine güvenmez, şeytana uymaz.

        

Ihvan olanlara muhabbet; ıhvanları sevmektir. Allah’ın kullarını ve Rasulullahın ümmetlerini sevmeli Hak Teâlâ hadisi kudsisinde buyuruyor:

اَوْلِيٰٓائ۪ي تَحْتَ قُبَاب۪ي لٰا يَعْرِفِهُمْ غَيْر۪ي     

   Yani, “kubbelerim altında evliyalarım vardır benden gayrısı bilmez.”[17] Bilirim diyen şeyhlarda yalandır. Yani ben kullarımı bir şey ismi altında gizlerim halka gizli olurlar.

Her şeyin bir mizanı vardır. Evliyanında şeyhlarında mizanı yani terazisi şeriattır. Şeriatına bakmalıdır. Şeriatı doğru olmazsa uçarsa dahi yalandır.

Buna göre her kimin şeriatı doğru ise onu sevip Allah için muhabbet etmektir. Ehlisünnet vel cemaat olanın cümlesini evliya zannedip cümlesini sevmek, mü’minleri sevmek, mü’minlerin irşadıdır. Allah diyenlerin cümlesini Allah için sevmeli.

Bu konularda şeyhımız ustadımız Muhammed Bilal Nadir hazretleri buyurdu ki:

“Bir cemaatte oturuyorduk, cemaat konuşmaya başladı. “Bu zamanda dediğiniz adam, evliya kalmadı, artık bitti” dediler.

Benim canım sıkıldı o cemaate dedim ki “niçin bu kadar umutsuzluğa düşüyorsunuz. Şu oturanlarınızın hepsi evliyasınız kendinizden haberiniz yok. Bu zamanda evliya kalmadı, evliya bitti diyorsunuz.”

“biz nasıl evliyayız” dediler. Dedim ki “üç bir şeye gizli aşikâra devam edenler evliyaullahtır. Evliyaların küçüğü buradan başlar ileri derece makama kendinin sai gayretine bağlıdır.”

Bu üç şeyin birincisi, gizli aşikâra beş vakit namazına devam etmektir. İkincisi, gizli aşikâra ramazan orucunu tutmaya devam etmek. Üçüncüsü, gizli aşikâra guslüne devam etmektir.

Buna dair Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri hadisi kudsisinde:

ثَلٰثَ مَنْ حَافَظَ عَلَيْهِنَّ فَهُوَ وَلِيٌّ حَقًّا وَمَنْ ضَيَّعْهُنَّ فَهُوَ عَدُوِّى حَقًّا اَلصَّلٰوةُ فِى السِّرِّ وَالْعَلٰانِيَّةِ وَالصَّوْمِ فِى السِّرِّ وَالْعَلٰانِيَّةِ وَالْاِغْتِصَالِ فِى السِّرِّ وَالْعَلٰانِيَّةِ

“Üç nesne vardır ki onları muhafaza edip yapan kişi gerçekten benim velim evliyamdır. Muhafaza etmeyip zayi eden kişi benim düşmanımdır. Bu üç nesnenin biri gizlide ve aşikârda namazına devam, ikinci gizlide ve aşikârda orucuna devam, üçüncü gizlide ve aşikârda guslüne devam”[18] deyi buyuruyor.

Temmuzun sıcağında, ağzın oruçlu, pınarlarda sularda elini yıkıyorsun, ayağını, yüzünü yıkıyorsun, bir damla ağzından içeri su kaçırmıyorsun. Zahirde sizi gören yok, bilende yok, başınızda bekçide yok, elinizi yüzünüzü yıkayıp bir damla sudan içeri kaçırmıya Allah’tan korkuyorsunuz. Nedir bu hal, sizi halktan kimse görmüyor. Allah’tan korkarak gırtlaktan içeri bir damla suyu kaçırmıyorsunuz. Bu iman değil mi? Bir damla suyu içeri kaçırttırmayan iman değil mi?

Gusül yapmanız icap etti, sizi sıkıntıya düşüren, bir su imkânını ve gusül yapma yerlerini düşünüyorsunuz. Böyle gusülsüz durmada bir sıkıntı içindesiniz. Kolayını bulsanız hemen bir an evvel gusül yapmayı düşünüyorsunuz. Gusül yapmadan böyle kalmada bir korku, suçluluk içinde rahatsız oluyorsunuz, rahat edemiyorsunuz. Hâlbuki hiç kimsenin haberi yoktur. Sizi bu hal, sıkıntı, telaşa düşüren neyin nesi? Allaha imanınız var ki o görüyor, halımızı biliyor diye bir an evvel gusül yapmayınca rahat edemiyorsunuz. Allah’tan başka sizi gören mi var? Bu halınızı halktan bilen mi var? Bu sıkıntıları ancak Allah bilip görüyor diye mahcup, müteessir olduğunuz hallar, sizi bu hala getiren bu iman değil mi?

Issız bir yerde Allah’tan başka seni gören yok. Namazın vakti geldi, seni sıkıntıya düşüren, namazın vaktini geçirmeden kılmaya sevk eden ve düşüncen ancak beni Allah’ım halımı bilip görüyor. Halktan hiç kimse yoktur, halktan halini bilende yoktur. Seni namazın vakti geçmeden kılmaya sevk eden Allah korkusu değil mi?

İşte bu üç şeyi gizlide aşikârada yapanlar evliyaullahtır. Evliyanın küçüğü buradan başlar derece makamı kendinin çalışıp sayi gayretine bağlıdır.

İşte, bu sebeple Hak Tealanın kullarını alaya almak ve onlara hor bakmak caiz görülmemiştir. Zira kimde ne oldu­ğunu kim bilebilir?

İkinci ıhvana itikad; yani, mü’min kardeşlere öyle itikad etmektir ki cümle keramet mü’minlerdedir. Kerameti evliya haktır. Bir hadisi şerifte Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki

اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ تَعٰالٰى عَزَّ وَ جَلَّ

   “Müminin ferasetinden sakınınız onlar Allahu Teâlâ'nın nuru ile bakarlar.”[19]

Mü’minlerin feraseti haktır. Onlar Allah’ın nuruyla nazar ederler. Kerameti haktır lakin bunlar kerameti izhar etmezler. Amma Hakk’ın dilediği gibi giderler. İstemez ve kendisi bende yoktur der. Lüzum olduğu vakitte Hakk’ın dilediği gibi zuhur eder. Kendiler isteğiyle katiyen keramet göstermezler. Neden hadisi şerif vardır ki:

      مُهْلِكُ الْاَنْبِيٰۤاءِ كَتْمُ الْمُعْجِزَاتِ مُهْلِكُ الْاَوْلِيٰۤاءِ اِظْهَارُالكَرَامَتِ

Yani, “peygamberlerin helaki mucizelerini saklamak evliyaların helaki keramet göstermektir.”

Hazreti Rasulullah bunları böyle buyuruyor. Evliyalara keramet göstermek haram imiş böylece bilir kendi itikadına kendinden başkasını evliya zan edip itikad etmektir.

Üçüncü tezekkür; yani, ıhvanları daima duasında anmaktır. Ve imdadlarını ve himmetlerini çok yüksek bilip istemelidir. Bunlar bir nesnedir ki Allah zikrini çok edenlerin içindedir. Her kim bunların içinde ya güler, ya söyler münafıktır. Neden? Hazreti Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor:

فَاذْكُرُ اللّٰهَ ذِكْرًا كَثِيرًا حَتّٰى يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ لَكُمْ تُرَائُونَ  

Yani, “Allah’ı çok zikrediniz. Hatta münafıklar müra-i deyinceye kadar.”[20]

Bunların halına gülmek ve söylemek münafıklık imiş, bu hadisi şeriften anlaşıldı. Münafıklık alameti ikinci halkı hayırlarında men etmektir. Yalan söyler, yemin eder. Cenâb-ı Hak buyuruyor. Her kimde bu fiiller var ise münafıktır. Buna göre her kesin halına göre cümlesine muhabbet itikad ile anmaktır.

Dördüncü tefekkür; yani, ıhvanları düşünmektir. Ihvanların her halı ibrettir. Bakıp fikretmektir. Hadisi şerif:

إِنَّ رَبّ۪ي أَمَرَن۪ي أَنْ يَكُونَ نُطْق۪ي ذِكْرًا وَصَمْت۪ي فِكْرًا وَنَظَر۪ي عِبْرَةً

“tahkîk muhakkak Rabbım bana sözümün zikir, sükûtumun fikir ve bakışımın ibret olmasını emretti.”[21]buyuruyor.   

مَنْ نَظَرَ عِبْرَةً وَنُطْقُهُ ذِكْرًا وَ صَمْتُهُ فِكْرًا

 Yani, “bir kimsenin nazarı ibret, sözü zikir, sükûtu fikir olursa cümle korktuğundan emin olup umduğuna nail olur” buyruluyor.

 Niceler bu tarikatta kemal bulmuştur deyip ibret nazarıyla bakıp zikre devam eyler, kendinin halinin ilerlemesi içindir. Daima ıhvanların ve kendinin derecesinin ilerleyeceğini düşünerek ıhvanlara muhabbet, itikad düzgünlüklerini taleb edip fikretmektir.

Beşinci havf; yani, korkmaktır. Ihvanların arasında itibardan ve nazardan düşerim ve onların hallarından mahrum kalırım diye korkmaktır. Nice gökten düşenin parçası bulunmuş gönülden düşenin parçası bulunmamış.

Ehli zikri, Allahu Teâlâ sever, sonra melekler sever, sonra yeryüzünde kullar sever. Eğer ki maazallah bundan düşerse murtad olur. Düşenin nişanı budur ki kendinden kendine halını ulu (yüksek) görür. Hiçbir halı beğenmez.

Gönül kapısı açılır lakin bu gönül dört kapılıdır. Birinden ilhamı Rahmani, birinden nefsanî, birinden meleki, birinden şeytani gelir. Bunların cümlesi bir bir arkası sıra gelir. Bilmeyen bunların cümlesini Hakk’tan zanneder. Hâlbuki Hakk’tan olan gayet seyrek ve menfaatli olur.

Şeytandan olan sık sık olur. Rahmani ve şeytani birbirine karışık olur. Bunu her bir adam seçemediğinden keramet zannedip sır söyler. Cümlesini Hakk’tan bilir ve ahlakı değişir ve kendi kendine güvenir. Biz Cenâb-ı Hakk’ı bulduk derler. Hakk’ın rızasından çıkar.

Kendini kula, halka bildirmek için gizli halını batında içerisinde ki olan aşikâra çıkarır. Zahirinde batında ki sırrını söyler. Halk aldanmasın şeriattan belli olur.

Çok kere ıhvanların düşmesinden, ıhvanların ayrılmasından korkup Allah’a yalvarmaktır.

Altıncı ıhvana reca; yani yalvarmaktır. Kendi mü’minleri ve ıhvanları her halde sorup beraber olmak. Onların aşkından ilerlemek için Cenâb-ı Hakk’a ve Rasulullaha ve pirlere ve şeyha ve ıhvana rabıta murakabesinde daima kalben ve lisanen reca ve niyaz edip yalvarmaktır.

İnsan beynel havf ve recada olmalı. Yani korku ile ümit arasında olmalı. Hikmetin başı Allah’tan korkmaktır. Reca, yalvarmak ibadetin nısfıdır. Yani, yarısıdır.

Namaz kılar, ibadet eyler, duaya gelince çok insanlar kaçarlar. Hâlbuki yalvarmak ibadetin mührüdür ve imzasıdır.

Bir kimse mektup yazsa imzası olmazsa nice olur? Onun gibidir.

Bir kimse padişaha az nesne hediye etse çok yalvarsa bir kimsede çok hediye etse hiç yalvarmazsa bunun hangisi makbuldur?

Hâlbuki o padişah onların hepsine muhtaç değildir. Hangisi çok reca ederse ihtiyacını çok gösterirse ona göre ihsan eder.

İşte buna dair bir ayeti kerimede:

قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَآؤُ۬كُمْۚ

Yani, "Duanız olmasaydı Allah yanında hiçbir kıymetiniz olmazdı"[22] buyrulmuştur.

Cenâb-ı Hakk’ta kulun ibadetine muhtaç değildir. Kul, çok ihtiyacını gösterip hor hacil yalvarır, Hakk’ın dergâhına yüz sürüp günahını anıp, acizliğini bilip ona göre yalvarmalıdır. İki cihan serveri âlemlere rahmet, Hakk Teâlâ’nın habibi en sevdiğimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretleri ibni Mesud radıyallahu anhu tarafından rivayet olunan hadisi şeriflerinde:

 اَلتّٰۤائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ

“Günahlardan tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir”[23] buyuruyor.

Altı şartın birisi birine noksan olursa o adam itikadı tam etmiş olmaz, sülûkü ilerleyemez.

Yine evvelden denilmişti ki ilim üçtür; biri ilmi kesbi, biri ilmi Vehbi, biri ilmi sem’i bunları bilip bildirmek için çalışa. Bunlara tam meyli muhabbet bağlayıp çalışan her halde bunları bulacaktır.   

Bu tarikata en lazım olan devam, sebat, sabır, ne demektir? Yani kendi sülukünde devam eder, ne kadar nefsine zor gelirse de. Rasulü Ekrem ve Nebiyyü Muhterem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz Enes radıyallahu anhu tarafından rivayet olunan hadisi şerifinde:

اَلْإ۪يمَانُ نِصْفَانِ  نِصْفٌ فِي الصَّبْرِ وَنِصْفٌ فِي الشُّكْرِ

“iman iki parça olsa biri sabır biri şükürdür.”[24] Yani kendi sülûkünde devam eder, nefsine her ne zorluk gelirse şükredip geri kalmamalı sonunu hayır bilip gözlemelidir. Bu yolda her şey olur, lakin Allahu Teâlâ hazretlerine itikad ederek:

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُۜ

“her kim Allah’a hakkıyla tevekkül yapar her işlerine Allah’ı vekil yaparsa Allahu Teâlâ onun her işine kâfidir”[25] ayetini düşünüp ve sabır sebat gösterip yolundan kalmamalı. Hiçbir şeyi görüp anlayamazsa yine hakkımda bu hayırlıdır deyü ayrılmamalıdır. Sülûkü her ne kadar uzarsa da ayağını berk basıp sonunu gözlemeli ve kendine vesvese geldikte onun define çare arayıp yine devamından geri kalmamalıdır.

Sabır ise kendi halına ve başına gelen felaket ve imtihanlara ve kalbin dolaşığına ve sülûkün uzamasına ve bir şey göremediğine asla mütessir olmamalı, sabır edip sonunu gözlemelidir. Hüseyin ibni Ali radıyallahu anhudan rivayet olunan fadisi şerifte:

   اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ

“cümle kapanışların açılış anahtarı selameti sabırdır.”[26]

Cümle enbiya ve evliya bu yolda sabır ederek buldukları anlaşılıyor. Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, kahrı altındadır. Yani bir ikram edeceği vakit bir zorluk gösterir, bunu da ancak sabır kilidi açar.

Bazı kimseler Cenâb-ı Hakk’tan gelen belaya sabır eder ve katlanır, sonunda selameti bulur. Bazıları da sabır edemez, kendi aklı ile iş görür.

Hâlbuki Allahu Teâlâ kulundan devam, sebat, sabır ister. Kâmil olanlara aklı ile iş görmek sezâdır ve nedamettir. Yani iyi değildir, pişmanlıktır. 

Tevbeyi işittin, şartlarını dahi dinle ki nicedir. Zira ki şartsız olan kolayına tevbenin her giz (kat’iyen) faydası yoktur.

Keşşaf’ta gelir ki bir gün bir Arabî geldi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin mescidinde oturdu. Estağfirullah, estağfirullah dedi. Hazreti Ali radıyallahu anhu anda hazır idi. Mübarek başını kaldırıp dedi ki haze kezzab “ya Arabî bu istiğfarı dil ile demek kezzablar tevbesidir.”

O Arabî dedi ki “ya Ali gerçekler tevbesi nedir?”

Hazreti Ali kerremallahu vechehu buyurdu ki “gerçekler tevbesinin altı şartı vardır. Ta ki o tevbeyi Hak Teâlâ kabul kıla günahını affede:

Bir, o geçmiş günahlarını anıp nedamet etmektir.

İkinci, şimdi ede durduğunu terk etmektir.

Üçüncü, artık günah etmemeğe niyet etmektir.

Dördüncü, üzerinde kimsenin hakkı var ise ödeşmektir.

Beşinci, günah lezzetini tenine tattırdığı gibi ibadet zahmetini dahi yine tenine tattırmaktır.

Altıncı, şu haramdan bitirdiği eti ve kanı ve iliği, kuvveti mücahede ile Hak yolunda eritmektir.

Şu halde her talip ki bu altı nesnenin üzerine muhkem durup tevbe eylese ibadete, taata meşkul olsa şeksiz sehl (kolay) zamanda maksuduna ulaşır.

Amma o şartları tafsiliyle takrir edeyim (bildireyim) kolay vechile anlatayım ki faydalı nesneleri tekrar etmekte fayda çoktur.

Şu evvel ki şart ki, evvel geçen ömrü için şimdiye dek işlediği yaramaz işleri, hep fikrine getirip pişman ola. O geçen ömrüne hayf edip nedamet ede ve dahi gönlünde şöyle ola ki ölünceye kadar günah işlemeye, yalan söylemeye ve yaramaz fuhuş söylemeye, gözüyle artık harama bakmaya ve eliyle harama sunmaya ve ayağıyla harama yürümeye ve karnına haram lokma koymaya ve zekerini zinaya iletmeye.

Niyetinde şöyle olmalı ki, cemi ömründe bunun gibi günahları ve gayrı yaramazlıkları işlemeye ve şer ehli kişilere yoldaş olmaya, zira masiyet ehli kişiler şeytan olurlar.

Öyleyse bu dahi şeytan ve ehlini düşman tutuna, zira ne denli mizaç ehli varsa fesad ehlidir. Şu maskaralık yapıp adam gülüştürenler de mizaç ehlidir. 

 Allahu Teâlâ onların gibi kişileri sevmez. Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor.  

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِح۪ينَ

   “Muhakkak ki Allahu Teâlâ ferah olanları sevmez”[27]   deyi buyuruyor.

Âdem içinden mizaç ve ğıybet ehli, fesad ehlidir. Amma bunlar tevbe etseler kabul olur. Hak Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor.

  اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا

Yani “her kim küçük ve büyük, yaptığı günahlarına nadim-pişman olur, müteessir olarak bir dahi böyle günahları yapmamaya tezarru niyaz ile tövbe eder imanla beraber ameli salihe de başlayıp devam ederse Cenâb-ı Hak o kimsenin bütün günahlarını afv ve mağfiret edip o günahlarını sevaba tebdil eder.”[28]

 Cenâb-ı Hak vaad ediyor, yeter ki kul sıdk ile tevbeye yönelsin.

Vallahu a’lem bir söz dahi var diyeyim işit. Tevbenin kabul kabulünde bir sebep vardır; tevbenin kabul olmasına ve olmamasına sebep o dur ki Âdem peygamber aleyhisselam mezhebin tutup ve Âdem peygamber tevbesi gibi ederse tevbesi kabul olur. Ve illa şeytan mezhebin tutup eğer şeytan tevbesi gibi ederse tevbesi kabul olmaz.

Öyleyse şeytan mezhebi nicedir ve Âdem peygamber mezhebi nicedir ve tevbesi necedir?

Âdem peygamberin mezhebi odur ki günahı kendi nefsine havale ederek:

رَبَّنَا ظَلَمْنَا اَنْفُسَنَا

 “Rabbimiz biz nefsimize zulmeden zalimlerden olduk”[29] der istiğfar tevbe eder Hak Teâlâ hazretleri kabul eder.

Şeytan mezhebi odur ki takdiri ilahiye havale eder.

فَفَسَقَ عَنْ اَمْرِ رَبّ۪ي

Deyip suçu hâşâ Allahu Teâlâ’ya attı. Öyle olunca tevbesi kabul olmaz.

Musa Peygamber aleyhisselam şeytana dedi ki senin için Cenâb-ı Hakk’a af olunman için recada bulunacağım dedi. Musa aleyhisselam münacatta şeytanın affı için Cenâb-ı Hakk’a münacat edince. Ya Musa Ben ona melekler ile hep beraber Âdem’e secde edin emrini verdim. Bu emre itaat ederek bütün melekler secde ettiler şeytan secde etmedi. Emrime itaat etmeyip ben Âdem’den yükseğim şerefim ondan yüksektir. Onu balçıktan halk ettin. Beni ateşin yalımından halk ettin diye kibirlenip gururlanıp asilik yaptı. Emrime itaat etmedi.

Git şeytana söyle gitsin Hindistan’da Âdem’in mezarına secde yapsın kendini af edeyim deyince Musa aleyhisselam bu emri şeytana haber verdi. Şeytanın inadına bakınız bu inad hallarını terk etmeye çalışınız. Şeytan ben Âdem’in dirisine secde etmedim ki şimdi ölüsüne mi secde edeceğim dedi.

Talibi Hak olanın işi Allah’ın emrine imtisal edip nehyinden ictinab etmektir. Her nesneyi takdiri ilahiye havale etmek değildir.

Gerçi ki hasene ve seyyie Bari Teâlâ’dandır amma hasene de rızayı Hak vardır, rızayı nefis yoktur. Ve seyyiede rızayı nefs vardır rızayı Hak yoktur. Delil bu ki Hak Teâlâ

مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ

“Sana güzellikten her ne şey nâsib olursa şüphesiz Allahu Teâlâ'dandır. Ve sana kötülükten her ne şey isabet ederse kendi nefsindendir”[30] diye buyuruyor.

Eğer denilirse ki rızası yoktur niçin kudret verir? Ve hareket temkin verir? Evet, kudret ve hareketi halk edip veren Hak Teâlâ’dır. Amma faili muhtar biziz. Yani fiili seçen biziz. Bizim elimizde ihtiyarımız ve kudretimiz bulunduğu halde niçin o ihtiyar ve kudretimizi salahiyetimize sarf etmiyoruz Hak Teâlâ’nın rıza ve rahmetine müstahak olmuyoruz? Niçin fesada ve fıska sarf ediyoruz? İrademizi fesada ve fıska sarf ettiğimiz için Hak Teâlâ bize rahmet etmeyip hışım ediyor.

Evet, kudreti ve kuvveti ve hareketi halk eden Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor:

وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

         “sizi de yaptıklarınız işi de Allah yaratmıştır”[31] buyuruyor ve amma fail biziz ki

جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“yaptığınız amellerinizin karşılığı”[32] buyrulmuştur.

İhtiyarı nefyi etmemek gerek. Eğer nefyi ederse cebri olur. Cebri şeytan mezhebidir. Ehlisünnet ve’l-cemaat mezhebi üzerine ol. Âdem peygamber mezhebidir.

İmamı Nesefi rahmetullahi aleyh

  يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَآءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ

         “kitapların aslı olan levh-u mahfuz Allahu Teâlâ’nın indindedir ve Allahu Teâlâ dilediğini mahvedip siler dilediğini sabit kılar.”[33]  

Ayetinin tefsirinde der ki emirü’l-Mü’minin hazreti Ömer ve Abdullah ibni Mesud radıyallahu anhuma bu ikisinin duaları bu idi:

اِلٰه۪ي اِنْ كُنْتَ كَتَبْتَن۪ي ف۪ي د۪يوَانِ الْاَشْقِيٰٓاءِ فَامْحُهُ وَاثْبُتْهُ ف۪ي د۪يوَانَ السُّعَدٰٓاءِ فَاِنَّكَ قُلْتَ وَ قَوْلُكَ الْحَقُّ يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشٰٓاءُ وَيُثْبِتُ   

Yani, “ilahi-ey Allahım eğer beni şakiler defterine yazdınsa onu mahvet (sil, yok et) saidler defterine yaz ve sabit kıl. Zira sen dilediğini mahvedip (silip) dilediğini sabit kılacağın buyurdun kavlinde haktır” diye dua ederlerdi.

        

Ayeti kerime:

لٰا يُسْئَلُ عَمَّا يَفْعَلُ

Yani, “Allahu Teâlâ işlediği işten mes’ul olamaz. Hiç kimse bir şey soramaz”[34]   buyuruyor Hak Teâlâ.

Hemen ibadet taat üzerinde olmak gerek. Kaim durmak gerek. Gece gündüz say’i, tazarruu ve niyazı bırakmak yoktur. Daim sayi gayret üzere olmak gerektir.

 

Dâhili dergâhı pirem, esiri ğavsı Geylâni

Fakiri hazreti şeyhım, gedayı şahı Geylâni

 

Cenâb-ı şahı Abdulkadirin, bir kıtmiriyem ben

Şeref vermişti şirâne ki sen dergâhı Geylâni

 

Ne adadan görür mihnet, ne sultana eder minnet

Müridim derse bir zata ki ol mahi Geylâni

 

Dehalet et azizim, ğavsı azam dergâhıdır bu

Açıktır ta kıyamet, her kese dergâhı Geylâni

 

Kıyas etme Cenâb-ı Ğavsı, sair pirlere yahu

Anın makbulü de makbulüdür, indallahi Geylâni

 

Zemini asumanı bir nefeste hercümerc eyler

Dese ez dili can dervişi bir kere âhı Geylâni

 

Ğulamının ğulamıyam beni fadlınla irşad et

Meded ya sakine’l-Bağdat medet ya şahı Geylâni

  

                        Hacı Muhammed Bilal Nadir 

 


[1] Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.368/404 (Beyrut). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.3.s.54/4141 (Beyrut). Münavi, Feyzü’l-Kadir c.4.s.320 (Mısır).

[2] İbni Mübarek, Zühd s.17/70 (Beyrut). Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.22.s.154/413 (Musul). Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.452/687 (Beyrut). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’-Hıtab c.3.s.561/5761 (Beyrut). Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.10.s.387 (Beyrut). Said ibni Mansur, Sünen c.2.s.630/230 (Riyad). Ramuzel Ehadis c.2.s.405/4

[3] Müsnedü’ş-Şehab c.1.s.100/115 (Beyrut). Hâkimi Tirmizi, Nevadirü’l-Usûl fi ehadisi’r-Rasül c.3.s.84 (Beyrut). Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.470/743 (Beyurt). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.2.s.270/3258 (Beyrut).   

[4] İbni Hacer el-Askalani, Lisanu’l mizan c. 2, s. 373/1544 (Beyrut), Münavi Feyzu’l-Kadir, c. 6, s. 40 (Mısır).

[5] Mevahibi Ledüniye ikinci Cilt: Saife:123 (Osmanlıca baskı)

[6] Müzekki’n-Nüfus s.266 (Osmanlıca baskı)

[7] Ali İmran suresi 3/169

[8] Bakara suresi 2/154

[9] İsra 17/85

[10] Münavi, Feyzü’l-Kadir c.1.s.209 (Mısır). Levamiu’l-Ukul şerhu Ramuze’l-Ehadis c.3.s.328. Münavi, Feyzü’l-Kadir c.1.s.209 (Mısır). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.2.s.310/3400 (Beyrut). İbni Hacer el-Askalani, Telhîsü’l-Habir c.4.s.191 (Madine-i Münevvere).

[11] İmamı Ahmed ibni Hanbel, Müsned c.3.s.157/12621 (Mısır). Deylemi, el-Firdevsü bi Mesûri’l-Hıtab c.4.s.134/6418 (Beyrut). Haysemi, Mecmeu’z-Zevaid c.1.s.121 (Beyrut).

[12] Müzekki’n-Nüfus s.266 (Osmanlıca baskı)

[13] Müzekk’in-Nüfus s.254 (Osmanlıca baskı). 

[14] Hazinetü’l-esrar s.167. (Arab’ça baskı). Müzekki’n-Nüfus s.255 (Osmanlıca baskı)

[15] Suyuti, Cem’u’l-Cevamii c.8.s.812/21102.

[16] Lokman suresi 31/33

[17] Müzekki’n-Nüfus s.188 (Osmanlıca baskı).

[18] Tabarani el-Mu’cemu’l-Evsat c.9.s.8/8961 (Kahire). 54 farzın şerhi, kırk sual kitabı kenarı s.11.

[19] Süneni Tirmizi c.5.s.298/3127 (Beyrut), Tabarani Mu’cemu-l-Evsat c.3.s.312/30254 (Kahire)-Mu’cemu-l-Kebir c.8.s.102/7497 /Musul)

[20] Levamiu’l-Ukul Şerhu Ramuze’l-Ehadis c.1.s.439. Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.397/527(Beyrut). İbni Asım, Kitabu’z-Zühd s.108 (Kahire). Münavi, Feyzü’l-Kadir c.2.s.85 (Mısır). Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.3.s.81 (Beyrut). Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.12.s.169/12786 (Musul)

[21]

[22] Furkân Suresi, 25/77.

[23] İbn Mace, Zühd (4250). Heysemi, el-Mecmau’z-Zevaid c.10.s.200 (Kahire). Müsnedü’ş-Şehab c.1.s.97/108 (Beyrut). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.2.s.77/2432–2433 (Beyrut).

[24] Hâkimi Tirmizi, Nevadiru’l-Usûl fi Ehadisi’r-Rasûl c.3.s.110 (Beyrut). Ramuze’l-Ehadis c.1.s.193/8. Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.1.s.111/378 (Beyrut). Müsnedü’ş-Şehab c.1.s.127/159 (Beyrut).

[25] Talak 65/3

[26] Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.2.s.415/3844 (Beyrut). 

[27] Kasas suresi 28/76

[28] Furkan suresi 25/70

[29] Araf suresi ayet 23

[30] Nisa suresi 79. ayet

[31] Saffat suresi 96. ayet

[32] Ahkaf suresi 14. ayet. Secde suresi 17. ayet

[33] Raad suresi 39. ayet

[34] Enbiya 21/23

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>