canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

HABBAB-I CİVAN - (Sırru'l-Esrar 1.Cilt)

HABBAB-I CİVAN

 

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Âşıklarından Habbab-ı Civan

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem, devrinde bulunan padişahlara ve krallara ve kabile reislerine mektup yazıp Din-i İslama davet etmişti. Mesela: Rum padişahı Herakliyüs’e, İran Şahına, Mı­sır kralı Mukavkise, Yemen emirine, büyük küçük kabilelere name göndermişti.

Tarih kitaplarında mufassalları beyan olu­nur. Bazıları bu mektup ve davete icabet etmişler, cevap ver­mişler. Bazıları ise Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin elçilerini katletmişlerdi. Bazısı da cevap vermeyip gelen mektubu bir tarafa bı­rakmışlar, hiç alâkadar olmamışlardı. Bazısı Efendimize karşı düşmanlığa başlamıştı.

İcabet edenler bu davete karşı elçi göndermiş, İslamlığı öğrenmiş ve İslamı kabul buyurmuşlardı.

Rum padişahı Herakliyüs, Mısır padişahı Mukavkis mek­tubu almışlar, cevap vermişler cevapla beraber Efendimize he­diyeler göndermişlerdi.

İran şahı Efendimizin elçisini katlet­miş ve mektubu Peygamberî’yi yırtmış, Allah’ın gazabına uğra­mıştı. Kendisi elçiyi nasıl katlettirdiyse kendi öz evladı tara­fından katlolunmuş mülkü de yakın bir zaman içinde mek­tup gibi parçalanmıştı.

Bu arada Arap kabile reislerinden bir kabile reisi olan Habib namında bir emire mektup yazıp İslama davet etmişler­di. Bu zalim adam da mektubu okumuş Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin elçisini bir haylice hırpaladıktan sonra kovmuş. Pür hiddet “Bu mek­tubu önümden kaldırın” deyince mektubu diğer evraklarla be­raber sarayın hazinesine bir sandık içine koymuşlar. Hikme­tillah mahfuz kalmıştı.

Kabile reisinin yetişmiş, gayet güzel bir oğlu vardı. İsmi Habbâb idi. Bu yiğit günlerden bir gün bir evrak almak için babasının hazine odasına girer. Mezkûr san­dığın içinde evrak ararken sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin mektubu Habbâb'ın eline geçer. Mektub-u Şerif nazarı dikkatini celb edip açar okur. Okur amma bütün vücudunu iman ateşi kaplar. Kalbine İslamiyetin nuru doğar. Bu nur bütün vücudunu sarar. Zira o mübarek mektupta:

“La İlahe İllallah Muhammedün Rasulullah” yazılmıştı. Mektubun yüksekliği insanım diyen her kimseyi derhal kendine çekiyor, ona hak ve hakikati gösteriyor. Allah’tan başka ilah yok diyor, ibadete ve tanınmaya layık ancak O'dur diyordu.

“Ey hükümdar! Kendini haş'a Allah’ım diye taptırma, birbirimize ilah diye tapmayalım.” İman edene dünya ve ahirette selamet yollarını gösteriyor. İman etmeyene dünya ve ahirette bulacağı cezayı hatırlatıyor. Zulüm edilmemesini, adl ile ic­rayı hükümet etmesini, bütün insanların Allah’ın kulu olduğunu, hiçbir milletin birbirinden faik (yüksek) olmadığını, Allah’tan kor­kanların Allah indinde kerim olduğunu bildiriyordu. İmzası, Allah’ın kulu ve Rasulü Muhammed idi.

Habbâb, mektubu tekrar tekrar okudu. Mektubun sahibi­ne kalbinde öyle bir muhabbet doğdu ki lîsan bu muhabbeti tarifte aciz kaldı. O günden sonra Habbâb’ı bir düşüncedir al­dı. Yemez, içmez, uyumaz oldu.

Bu mektubun sahibi Muhammed kimdi? Niçin mektubu yazıp onları dini İslama davet et­mişti? Hem kendisi Allah'ın kulu ve Rasulü olduğunu yazıyor, onlardan bu daveti mukabilinde hiçbir karşılık istemiyordu. Onları necata, felaha, saadete çağırıyor, dünyada hacil, ahiret­te rezil olmaktan kurtarmağa delalet ediyor. Hakk’a kurbete, cemale vuslata davet ediyordu.

Mektuptan babasına açacak oldu. Babası sözünü kesti:

Evet, böyle bir mektup gelmişti. O mektubun sahibi bizim dinimizi ve putlarımızı yalanladı, Arap milleti içine tefrika sa­lıp yeni bir din kurmak isteyen, İslam dininden gayri bütün dinleri batıl diye söyleyen, fukara ile zengini bir tutan, köle ile hür kimseyi müsavi gören bir sihirbazdır. Oğlum sakın ona aldanma! Zevk-ü sefana bak dedi.

Fakat la ilahe illallahın nuru, Muhammed Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin aşkı vucudunu kaplamış olan yiğit, babasının bu sözlerine teaccüp etti. İçin­den:

Yazık sana baba, seni necata çağıran bu Hak münadisine bu sözleri nasıl utanmadan söyleyip iftira ediyorsun dedi.

Fakat Muhammed Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ismini okuduktan sonra mübarek cismine âşık olmuş, gece gündüz Hakk’a münacat edip:

İlahi Yâ Rab, kalbimi biliyorsun. Rasulün yüzünü görmeden âşık ol­dum. Başımı sırası geldiği vakit de tereddütsüz vermeğe hazı­rım. Bir kere olsun O’nun cemalini bana göster. Öyle öleyim. Bana bundan sonra taht, saltanat gerekmez diye aşkı muhab­beti ile baş başa kalıp tenhalara kaçıyor, ağlıyor, ol Resulü müçtebanın adını dilinden düşürmüyor, gece gündüz Rabbine yalvarıyordu...

Ey aşıkı sadık!

Habbâb'ın aşkı günden güne ziyade oluyor. Rasulü Ekrem efendimiz sallallahu aleyhi vesellemi görme­ğe, O’nunla buluşmağa, O’nun cemaline erişmeğe sabırsızlanıyor­du. Fakat kolay değil. Maşuk hemen ele geçmez tahammül la­zım, sabır lazım. Dikensiz gül olmaz. Gülü koparmak için mut­laka eline diken batması şart. İçinden gelen bir his, iştiyak, bu aşk kelime olarak lisanından dökülmeğe başlamıştı.

Buraya Habbâb’ın Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme söylemiş olduğu sözleri Türkçe manzum olarak yazdık.

 

Rasulullah Âşıklarından Habbab-ı Civan’ın Söyledikleri

 

Sana canım kurban ola Muhammed

İki âlemde dermanım Muhammed.

 

Seni görmezden evvel şevk-i aşkın

Bana kâr etti sultanım Muhammed.

 

Hayalin gönlüme nakş oldu, çıkmaz.

Cemalin olsa seyranım Muhammed.

 

Yakar aşkın odu bu cism-i canı

Eriş dermana lokmanım Muhammed.

 

Olursam senin için pare pare

Feda olsun sana canım Muhammed.

 

Visalin teşnesiyim, eylerim ah.

İşitsen zar-ı giryanım Muhammed.

 

Nolaydı, bir irişsem haki paye

Geçirsem anda devranım Muhammed.

 

Bu sözleri hem söylüyor, hem ağlıyor, hem de inliyordu. Gece uykusunu terk etmiş, ıyş-u işretten, mis ile sohbetten kesilmişti. İnsanlardan kaçıyor, daima tenhalarda dolaşıyordu.

Ana­sı bu hale vakıf olup meseleyi babasına açtı. Babası divanı top­layıp Habbâb'ı divana davet etti. Habbâb divana geldiğinde babası oğlunu kucaklayıp gözlerinden öptü. Halini sordu sual etti:

Ne oldun oğlum? Nedir bu halin? Ben padişah babana söyle. Çaresini göreyim. Derdine derman olayım deyince. Habbâb Hazretleri:

Babacığım, ben o mektubu okuduğum günden beri Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi veselleme âşık oldum. Batıl dininizi terkettim. Putlarınızdan yüz çevirdim. Ben şimdi Allah'ı buldum ve bildim. O’nun Rasulünün aşıkıyım. Belki bana kızacaksınız, beni hapsedeceksiniz, belki bana eza cefa edip öldüreceksiniz. Bunu biliyorum. Ölürüm bu yoldan vazgeçmem. O’nu göremezsem muhakkak ölürüm. Bilin bunu ben Müslüman oldum. Ahir zaman Nebisine iman getirdim diyerek kelime-i şehadet getirdi. Başparmağını kaldırarak: Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Rasulullahdedi...

Bu sözleri oğlundan dinleyen baba, pür gazab yerinden fırlayıp Habbâb'ı tu­tup yere vurdu. Tekme ile öldürmeğe kasd edip ayağının altında çiğniyor, “Bu sözlerinden dön, seni öldüreceğim” diye put­larına yemin ediyordu. Bütün vüzerası emire yalvararak Hab­bâb'ı onun elinden aldılar. Muhakkak bir ölümden kurtulmuştu. Vezirler emire dönüp:

Ya emir, böyle bir civana kasd etmeyin. Biz ona nasihat eder, dinimize çeviririz dediler.

O günden itibaren palûze tenli, ahu gözlü kızları Habbâb'ın yanına gönderip onu ıyş-u işrete teşvik ediyorlardı. Ona sözde nasihat edip: “Bilmediğin dine neden giriyorsun? Neden bizim dinimizi terk ediyorsun? Aklını başına alıp düşün. Peşin nimetleri bı­rakıp gelecek nimetlere inanıyorsun. Tahtını tacını terkedecek­sin, onla kalsa iyi. Baban seni kendi eliyle öldürecek. Bunca saltanattan olacaksın. Bak güzel cariyeler senin için, taht, taç senin için” dediklerinde Habbâb:

Bana küfürde sultan-emir olmaktansa, Muhammed'in dininde köle olmak daha iyidir diyor. Ne, güzel kızlara bakıyor, ne de bu sözlere kulak veriyordu.

Ah Muhammed Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem. Ah Allahu Ahad, Rasulü Ahmed diye feryat ediyordu. Birkaç gün de böyle geçti.

Günlerden bir gün babası Habbâb'ın yanına geldi. Yapılan nasihatlerin hiçbir faydası olmadığını görünce tekrar Habbâb'ı öldürmeğe kasd edip ayağının altına aldı. Durmadan vuruyor, kuruyası ayakla­rı ile tekmeliyordu. Habbâb'ın ağzından, burnundan kanlar boşanıyor fakat ağzından bu mübarek kelimeden başka söz çıkmıyordu: ­

La ilahe illallah Muhammedün Rasulullah.

Emir bıçağını çekti. Öldüreceği sırada yine vezirler araya girip:

Ya emir, İşi bize bırak. Mademki nasihatle uslanmadı, onu biraz hapsederiz, korkuturuz, işkence yaparız belki dini­mize döner. Hemen katletme diye emire rica ettiler.

Habbâb'ın figanına dağlar dayanamaz iken zalim babanın taştan katı olan kalbinde hiçbir merhamet eseri görülmüyordu. “Ya emir, yapacağımız işkence ve hapis ile uslanmaz ise o vakit katlettirirsiniz” dediler. İşkence başladı. Evvela cellâtlara Habbâb'ı dövdürdüler, aç bıraktılar. Ekmeğin tuzunu ziyade edip kendisine su vermediler.

Habbâb yapılan bu işkencelere rağmen dini İslam’dan dönmek değil bilakis aşkı ziyade oluyor, işkenceleri canına minnet ve devlet biliyor, O’nu görmedim ise O’nun için ölüyo­rum diye teselli oluyordu.

Bir gün yine emir gelip oğluna nasihat ederek:

Bak oğlum. Canına yazık ettin. Bizleri de felakete uğrattın. Ama acıyoruz. Bu nasihatim son, seni cellâda vereceğim. Gel dön. Benim yerime sen emir ol deyince Habbâb hazretleri:

Ey baba, sen ne söylüyorsun? Ahireti dünyaya mı değişeyim? Ben tenekeye altını değişmem. Ben Allah'ın kuluyum. O ki bütün âlemlerin Rabb’idir. O’nun habibine aşığım. Kalbim O’nun aşkıyla dolmuştur. Değil ki böyle azap etmek, bundan bin defa da fazla şiddetle azap etseniz, cismimi parça parça dağıtsanız İslam dininden dönmem. Ne azabınız var ise yapın. İşte başım, sırtım, cismim karşınızdayım. Yapın, sizin azabınız bana tesir etmiyor. Aşk benim vücudumu sardı. Onun yoluna bu can-ü teni koydum. Aşk ateşi bana yoldaş oldu. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerine uyan, O’nun yoluna can ve baş koyar. Ey baba! Kibrini kır. Milletinden utanma. Aklın var ise İslam’a gel. Sen beni kamçı ile küfre davet ediyorsun, ben seni tatlı sözlerimle Hakk’a davet ederim dedi.

Babası baktı ki çare yok, kendi yoluna gelmeyecek, cellâtları çağırıp:

Buna üç gün işkence ediniz, dördüncü gün katlediniz dedi. Ol Hazreti alıp bir kamçılı adam tayin ederek güneş altında su çektirdiler. Yorgunluğuna bakmayıp kamçı ile vuruyorlar “Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemden dön. Putlarımıza tap” diyorlardı. Ağzından, burnun­dan ve başından akan kanlar üstünde kurur, ağzında da “La ilahe illallah” sözünden başka söz işitilmezdi. Suyu o çektiği halde ona bir yudum suyu çok görürlerdi.

Artık ayaklarında derman, gözlerinde fer kalmamıştı. Üç gün üç gece böyle tamam oldu. İdama gideceği saatler yaklaştığı anda bekleyen nöbetçiyi öy­le bir uyku bastırdı ki yüzünü yıkadı, etini çimdikledi, imkânı yok bir türlü uykusunu bozamıyordu. Zaten Habbâb'ı ka­lın zincirlerle bağlamışlar, eli ve ayağı kelepçeli idi. Ne ayağın­da kuvvet, ne de gözlerinde fer kalmıştı. Üstelik de üç gündür onu tuzlu ekmekten de men etmişlerdi. Nöbetçi uykuya daldı.

Öyle bir uyku ki (!) Zavallı uyumayayım demişti ama Hak ona uyu demişti. Bunun farkında bile değildi. Habbâb durmadan kuyunun çıkrığını ağır ağır çeviriyor, bir taraftan Allah'a niyaz ediyordu:

Ya Rab, sen Kadir-i Kayyum’sun. Şu halimi görüyor­sun, derde derman eden sensin. Benim derdim sana malum Habibin Muhammed sallallahu aleyhi veselleme giden yolları bana aç. O’nun mübarek cemalini göster. Bu çektiğim eziyet, cefa benim din yolundaki if­tiharımdır. O’nu bu dünya gözü ile görmeden ölürsem Mahşeri beklemek benim için azab olur. O’ndan bir dakika ayrılık bana yüzlerce yıl gibi geliyor. Ey hâlel müşkülat olan Allah;[1] Senden diliyorum, beni O’nunla kavuştur diye derûni bir ah çekti.

Allah'ı ve Rasulü sevene bu kadar işkence yapılıyor da, Al­lah niçin bu zalimlere bu kadar müsaade veriyor. Mazlumlarını mü'minlerini ve âşıklarını nasıl cefaya layık görüyor? Diyorsan cevabımız şudur:

Biz gafillere gösteriyor, işte seven kişiler böyle olur. Ben biliyorum, ben görüyorum, siz de bilin ve görün diyor. Yine Hakk’a aşk davasında bulunan kimselere, Hakk’a olan aşklarının miktarını kendilerine bildiriyor. Allah'ın kulları imtihanı bunun içindir.

 

BEYİT

Eğer âşık isen yâre,

Sakın aldanma ağyâre,

 

Düşüp İbrahim gibi nâre,

Bu gülşende yanar olmaz.

 

Habbâb hazretleri öyle dua ederken, istediğini istediğine veren Allahu Teâlâ Cebrail aleyhisselama “Habbâb aşıkın çilesi tamam oldu. Git onun bendlerini sök. Benim ve Habibim için çektiği cefayı, ha­bibime olan muhabbetini bütün aşk davasında olan kullarıma ibret olarak naklettireceğim. Mülakât zamanı geldi. Aşıkı maşukuna kavuştur” dedi.

O anda Habbâb'ın bağları birdenbire boşaldı. Zincirleri toprak gibi dağılıyor, elinde ve ayağındaki bu bağlar kendi kendine sökülüyordu. “Allah” deyip yerinden fırladı. Gideceği yolu bilmiyordu. Sanki kuşlar gibi uçuyor, “Benim efendim, sevgili Peygamberim” diyor. Dili Allah'ı Tevhid ediyordu. Seksen konaklık yolu bir gecede almış, yer çe­kilmiş, aşkın burakına süvar olmuş, Medine-i Münevvereye dâhil olmuştu.

O sönmeyecek nura doğru koşuyordu. Medine-i Münevvere'ye vasıl oldukta karşısına eshabı Rasulden Amr (radiyalla­hu anh) çıktı. Gördü ki karşısında bir civan ağlıyor. Ona yak­laştı, ağlamasının sebebini sordu. Derdini kendisine açmasını bildirdi. “Ey civan aç mısın? Susuz musun? Sana ekmek ve su vereyim. Evladım sende iman eseri görüyorum” dedi. Habbâb cevabında “Ben yemek içmek istemem. Kendime aşkı rızk et­tim. Onları ben çoktan unuttum” dedi. Amr anladı ki bu çocuk aşıktır.

“Oğlum aşkın kimedir? Söyle bana” dedi. Habbâb nerede olduğunu bilmediği için başına bir felaket gelir diye sırrını açmıyordu. Bunu anlayan Amr:

Ben Müslümanım elhamdülillah dedi. Muhammed'in hakkı için sırrını bana söylersen sırrını kimseye ifşa etmem” de­yince, Habbâb bu lütfu ilahi karşısında hemen kendinden geçti.

Öte yandan Cebrail aleyhisselam Habibi Hûda Efendimize nazil olup: “Ya Rasulallah, Hakk’ın sana selamı var. Ashabın ile çıkıp sana âşık olan bir zat geldi onu istikbal edeceksin. Senin aşkınla za­hirde harab, batında mamûr olmuştur. Dini islam yüzünden çok cefa gördü. Hak buyurdu ki: “Ben Habbâb'a Hazreti Eyüb aleyhisselamın sabrının ecrini ihsan ettim. Habibim onu karşılayıp ağuşuna alsın diye buyurdu.

Habibimi sevdiği için ben de onu seviyorum haberini müjdeliyordu.

Bu haberi alan Efen­dimiz, ashabı ile beraber Habbâb'a karşı varıp âşık ile maşuk kavuştular. Efendimiz Hâbbab'ı kucaklayıp bağrına bastı “Merhaba âşık-ı sadık oğlum” dedi. Habbâb Rasulü Ekrem efendimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ayağının tozuna yüzünü sürmek istedikçe “ey dinde zahmetler çeken Oğlum” diye ona iltifatlar ediyordu. Habbâb başından geçeni hikâye ettikte, Efendimiz ve ashab gözlerinden yaş yerine kan döküyorlardı.

İşte âşıklar böyle saadete ererler. Aşkını isbat etti Hak Rasulüne dünyada kavuştu ve ahirette de beraber olacaktır. Kişi sevdiği ile beraberdir.

Ey mü'min! Allah’ın emrine itaat, sünneti Rasulullaha ittiba eder isen senin de kalbinde Habibi Hüda’ya böyle muhabbet hâsıl olur. Dünya ve ahirette ayrılmazsın O’ndan. Senin için doğduğu vakit de, mi’racında, bütün ömrü boyunca Hakk’a müna­cât etti. Seni Hakk’tan diledi.

Yarın ahiret gününde evladını kaybeden baba gibi seni mahşer yerinde arayıp bulacak, mahşerin şiddeti ve dehşetinden seni kurtarıp selametle cennete ulaştıracaktır. O’nu, her şeyden ziyade sev ki Hak seni sevsin. O’na tabi ol ki Hakk’ı sevdiğini isbat edesin.

 


[1] Ey bütün müşkülleri halleden Allah

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>