canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

HACI MUHAMMED BİLAL NADİR HAZRETLERİNİN SOHBETLERİ 2 MUHABBET-İ İLAHİYEYİ KAZANMA (11.02.1967 tarihinde Yozgat) - (BAHRU'L-VEFA)

2. Sohbet: MUHABBET-İ İLAHİYEYİ KAZANMA

Hacı Muhammed Bilal Nadir Hazretlerinin Sohbeti: (11.02.1967 tarihinde Yozgat)

 

Hazreti Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretleri buyuruyor ki Gavsiyye-i Geylaniyesinde, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى يَا غَوْثَ الْاَعْظَمُ

Allahu Teâlâ hazretleri dediki diyor, ya Ğavsu’l-Azam dedi.

لَبَّيْكَ يَا رَبَّ الْغَوْثِ

Dedim diyor. Ey ğavsın Rabbısı olan sana lebbeyk.

Dedi ki diyor, benim öyle kullarım varki onlar,

قَالَ كُنْ فَيَكُنْ

Bir şeye ol derse; kün, ol demek.

 قَالَ

Onlar derse

قَالَ كُنْ فَيَكُنْ

Onların dediği olur diyor.

Hazreti Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretleri abdest alırmış. Abdest alırken kuşun birisi üstünden geçermiş üstüne pislik atmış. Arkasından bakmış kuşun, tarpadan kuş yere düşmüş.

Onların gözünde de öyle hal var; ehlullahın gözünde, sözünde. Bir adam, ehlullahın yanına gitse o zatların yanına gitse hiçbir şey konuşmasa, hiç bir şey etmese, bir bakışı, görüşü yeter adama. Onun yüzüne baktığı yeter, gördüğü yeter.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinden söylüyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

اِنَّ اللّٰهَ يَنْظُرُ اِلٰى قُلُوبِ اَوْلِيٰٓائِه۪ فَمَنْ وَجَدَهُ وَرَحِمَهُ

“Allah evliyasının kalbine bakar diyor. Allahu Teâlâ hazretleri evliyasının kalbine bakar. Kimi bulursa ona rahmeder, rahmet eder.[1] Onu rahmetiyle gark eder, onun kalbinde o evliyasının kalbinde kimi bulursa.

Şimdi derlerki canım sende, adamdan ne beklenir? Bir bunu söylüyorlar. Birde diyorlar ki, mürşid ararsan sana hazreti Kur’an yeter.

Böyle bir levha yazmışlar. Bilmem sizde gördünüz mü?

Hâlbuki Kur’an, o mürşidin ağzından çıkınca Kur’an tesirini yapar. Kur’an, mü’minin ağzından çıkınca tesirini yapar. Şurda asılı duran Kur’an bir şey etmez. Eğer mürşid-i kâmilin ağzından dinlersen Kur’an’ı, o zaman onun sesiyle O Kur’an-ı Azimü’ş-Şan senin kalbine kulağına girdimiydi o sana tesirini yapar.

Diyor ki;

 اِنَّ اللّٰهَ يَنْظُرُ اِلٰى قُلُوبِ اَوْلِيٰٓائِه۪

Allahu Teâlâ hazretleri evliyasının kalbine bakar,

فَمَنْ وَجَدَهُ وَرَحِمَهُ

Kimi bulursa ona rahmeder.

Bu yolda çalışıp bu evliyaullahlık yolunda çalışan, ehlullahlık yolunda çalışanları Cenâb-ı Hak hulaseten kısadan Peygamberimize söylemiş. Diyor ki;

يـَقُولُ اللّٰهُ تَعَالَى عَذَّ وَجَلَّ

Allahu Teâlâ hazretleri izzi celaliyle buyurdu ki diyor;

اِذَا كَانَ الْغَالِبُ عَلَى الْعَبْدِ الْاِشْتِقَالُ بِىَّ

Bir kulum, benimle meşkuliyeti artarsa üzerine benimle meşgulolması galebe çalarsa; Allah’ı çok zikreder, Allah’ı çok düşünür, çok ibadet eder, daima aklında, fikrinde Allah olur. Böyle olursa;

جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْر۪ى

Onun gönlünün arzusunu, lezzetini benim zikrime koyarım. Benim zikrime koydummuydu diyor,

اِذَا جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْر۪ى

Onun gönlünün arzusunu lezzetini benim zikrime koydummuydu

عَشِقَن۪ى

O kulum bana âşık olur.

وَعَشِقْتُهُ

Bende ona âşık olurum,  diyor.

اِذَا عَشِقَن۪ى وَعَشِقْتُهُ

O kulum bana âşık olup bende ona âşık oldummuydu; Allahu Teâlâ bir kula âşık olursa düşün işte.

رَفَعْةُ الْحِجَابَ ف۪يمَا بَيْن۪ى وَبَيْنَهُ

Onunla benim aramdaki perdeleri kaldırım diyor.

وَصَـيَّرْتُ ذٰالِكَ تَغَالُبًا عَلَيْهِ

Onu artık ben kendi elime alırım; nasılki bir şoför taksiyi nasıl kullanıyor, o kulumu ben kullanırım artık, ben idare ederim.

Yani, o kuldan zuhur eden artık Hakk’tandır.

Nerden bu elektrikten gelen ceryan?

Fabrikadan işte belli, buna gelmese bundan bir şey olmaz.

İşte onun gibi Cenâb-ı Hakk’tan gelir, o kuldan zuhur eder. Diyor ki;

اُولٰٓئِكَ كَلَامُهُمْ كَلَامُ الْاَنْبِيٰٓاءِ

Onların sözleri Peygamber sözüdür. Gibi de demiyor Peygamber sözüdür.

لَايَسْهُوا اِذٰا سَهَا النَّاسُ

Nasın yanıldığı zamanda onlar yanılmazlar diyor. O kullarım yanılmazlar.

اِذَا اَرَدْتُ بِاَهْلِ الْاَرْضِ عُقُوبَةً

Yeryüzüne ukubet vermek istersem onları göz önüne alırımda onların hürmetine ondan vazgeçerim. Yeryüzüne vereceğim beladan, ukubetten diyor vazgeçerim. Öyleyse onların duasıyla Cenâb-ı Hak çok kazadan, beladan, çok şeylerden kulları çok müşkilattan kurtarır.

ذَكَرْتُهُمْ فَصَرَفْتُ ذٰالِكَ عَنْهُمْ

Diyor. Onların sebebiyle onlardan ben her şeyi; yeryüzüne vereceğim kazayı belayı hepsini kaldırırım onların yüzü hörmetine ondan vazgeçerim.” [2]   

Şimdi kardaşım, evliyaullahlar Allahu Teâlâ’nın velileri öyle bir kimselerki onlar Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin elinde alet gibidir.

Bir adam, bir yer kazacak olmuş olsa bir şey kesecek olmuş olsa baltayla yahut kazmayla yapar. Aynı onun gibi Allahu Teâlâ’nın elinde alettir onlar. Her ne yapacak olursa onlarla yapar. 

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki;

مَنْ مَاتَ مِنْ أَصْحَاب۪ى بِاَرْضٍ فَهُوَ شَف۪يعٌ لِاَهْلِ تِلْكَ الْاَرْضِ

“bir ashabımdan birisi hangi toprakta vefat ettiyse o memleket halkına şefaat eder” [3] yarın diyor şefaat eder.

Bu şefaat nedir kardaşım?

Şimdi okumuş olanların birçoğu Peygamberden başka kimse şefaat edemez diyor.

Mü’min mü’mine şefaat edecek değil başkası. Peygamber, evliya, ulema, şuheda, meşayıh, şehidler, gaziler bilmem neler onların hepsini bırak çocuklar küçüklükte ölen çocuklar şefaat ettiğinden başka mü’min mü’mine şefaat eder diyor. Birbirine şefaat ederler.

Şimdi diyor ki, benim ashabımdan birisi hangi diyarda vefat ettiyse o diyar halkına şefaat eder. Amma kime şefaat eder. O ziyaretine gidenlere şefaat eder. Gitmemiş, görmemiş; şimdi bizim ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinde kabre vardığın zamanda kabirdekiler seni görüyor. Sen onları görmüyorsun amma onlar seni görüyor. Sen ne konuşursan, ne yaparsan, ne iş tutarsan orda o kabirdekiler seni görür.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki,

إِنَّ الْمَيِّتَ لَيَعْلَمَ مَنْ يَغْسِلَهُ وَمَنْ يُكَفِّنَهُ وَمَنْ يُدْلِيَهُ ف۪ي حُفْرَتِه۪

“bir adam ölünce kendini yıkayanı bilir, kefine saranı bilir, kabre götürünce kucaklayıp kabre kim indirdi onu bilir.” [4] 

 O halde bu adam öldümü kardaşım. Ölmedi bu.

Yine hadis-i şerif, bak Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki;

اَلنَّاسُ نِيَامٌ

“Nas uyuyor

فَإِذَا مَاتُوا

Öldükleri zaman

اِنْـتَـبِهُوا

Uyanırlar[5] diyor. Nas uyuyor uykuda bütün bunlar diyor, öldükleri zaman uyanırlar. Biz uykuda olmasak sağımızda solumuzda melaikeler var, böyle meclislere evliyaların, enbiyaların ruhaniyeti gelir. Büyük melaikeler birçok melaikeler gelir. Niçin görmüyoruz? uykudayızda görmüyoruz.

Şimdi bu konuşuğumuzu dinleyenler var. Enbiyaların, evliyaların ruhaniyeti gelirler dinlerler. Büyük vaaz meclislerinde, mevlid meclislerinde, zikir ibadet meclislerinde bulunurlar. Camilerde cemaatlerde bulunurlar. Niçin görmüyoruz?

 Uyuyoruzda görmüyoruz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

“ölünüz ölmeden evvel ölünüz.” [6]

 Ölmeden evvel ölüp geri dirilenler, o ölmüş adam gibi görürler. Evliyalarıda görürler, melaikeleride görürler, haberleride olur. Der ki;

 

Sana bakıp durur gözü

Sohbet edip söyler sözü

Lakin Hakk’ı bulmuştur özü

 

Özü Hak ile beraber, özü Hakk’tan ayrı değil. Yüzü sana bakıyor, gözü sana bakıyor, sana sohbet edip söz söylüyor fakat özü Hakk’la beraber.

 

Sana bakıp durur gözü

Sohbet edip söyler sözü

Lakin Hakk’ı bulmuş özü

 

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin bu,

مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

Hadis-i şerifinin sırrına mazhar olanlar o halde olurlar. Bunun içinde ne demiş.

Mutu kable en temutu sırrına mazhar olan

Gördü anlar haşrı, neşri nefha-i sur olmadan

Onlar mahşeride görür, mizanıda görür, cennetide görür, cehennemide görür daha sizin içinizde de geziyor, sizinlede konuşuyor, gözüde size bakıyor. Evliyaullahlar öyledir işte.

FENA BAHSİ

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri,

اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا

Diyor. Buda fenayı haber veriyor.

Mesela bir dervişin çalışmaktan maksat, çabalamaktan maksat fani olmak, fenaya geçmektir.

 

Fena sahrasını görmezse salik

Olamaz devlet-i irfana malik

 

Fena sahrasını bir salik görmezse irfan devletine malik olamaz.

Diyor ki,

اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا

Evvela fena fi’ş-şeyh olunuz.

 اَفْنُوا

Birinci fena fişşeyh.

ثُمَّ اَفْنُوا

Fena firresul

ثُمَّ اَفْنُوا

Fena fillahtır.

Fena fişşeyh olanlar, şeyhını rü’yasında görür, rabıtasında görür, ondan sonra şeyhıyla uğraşır şeyhıyla muhabbeti, cazibesi çeker. Oraya tamamen muhabbet bağlanır. O kimse, şeyhte fani oluyor.

Ondan sonra fena firresul mertebesine varır. Birde bakarsınki Peygamber efendimizle uğraşmaya başlar artık, rü’yasında, huzurunda, rabıtasında Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin işaretleri yahut kendisinin mübarek vücudu görünmeye başlar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin âşıklara en evvel mübarek gözü görünür. Huzuru rabıtasında o gözü gören, manen kalb gözüyle tabi, maneviyat gözüyle, can gözüyle görüyor onu.

O’nu gören tahammülden harice çıkar. Tahammülü kalmaz. Fakat öyle öyle öyle öyle alışır. Bir görür dayanamaz iki görür dayanamaz ondan sonra yavaş yavaş alışır.

Elin adamı zehiri yerken yerken yerken zehirin şu kadarını yermişde bir şey olmazmış. Evvela az yer, sonra biraz durur az daha yer. Biraz hastalık geçirir biraz daha az yer böyle böyle alıştırırmış kendi kendine bana zehir verirlerse tesir etmesin deyi, zehire alıştıranlar varmış kendi kendini. Neden? Az az az az yemeden.

Buda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin mübarek gözü zuhur eder evvela. Sonra mübarek yüzü zuhur eder. Şu yumurtanın beyazı gayet beyaz yumurtanın üstünde ufak ufak şeylerin çupuru gibi portakalın çupuru gibi çupurlar olur. Onun gibi gayet berrak, pembe al çalar. Onu diyor onu gören kalb âleminde onu seyreden artık tahammülden taşar.

Sonra sonra mübarek başı büsbütün zuhur eder. Ondan sonra mübarek vücudu zuhur eder. Bütün yani şu ışık bir camın içine ışık vururda içinde ışık olurda dışından cam nasıl görünür; onun gibi safi nur görünür. İşte mürid, kemal bulur o zaman. O kemalına göre, herkesin kemalına göre bu hallar zuhur eder.

İşte fena firresul bu. Amma fena firresul olunca fena fişşeyhtan kalmaz. Yine şeyhta beraber zuhur eder. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleriyle beraber bazı O, bazı O yahut bazı ikisi beraber böyle zuhur eder, kalmaz o.

Yani fena firresule geçtide fena fişşeyhtan kalmaz. Yine o da devam eder. Hali yükseldikçe o da yükselir.

İlk halde olan mürid, şeyhını bu âlemdeki gördüğü gibi görür. Orta hallı olan harikulade birşeylerle görür şeyhını. Yani âlemde bulunmayan birşeylerle görür. Son nihayete yetişen güneş gibi görür.

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinide güneş gibi görür.

Ondan sonra fena fillaha varır. Birde bakarsınki ef’al-i ilahiye zuhur eder. Ef’al-i ilahiye öyledir ki; bu âlem bütün bir fabrika olsa onu çeviren bir makine, bir motor çeviriyor. Onun gibi hepsine ilgisi var Cenâb-ı Hakk’ın.

Yani bu mükevvenatta ne kadar mahlûk varsa insan, hayvan; bir atın kuyruğunu, atkuyruğunu böyle sallarken o atın kuyruğunda kudret-i ilahiyenin sallatma kuvveti var. O kendi kendiliğinden sallayamaz o atkuyruğunu.

Yani onda bile Allahu Teâlâ’nın kuvveti, kudreti var. Onu bilen bilir. Ef’al-i ilahiye.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin artık git gide fena fillah, ondan sonra fena fizzat, fena fissıfat, bakabillah, buna varır.

Allah cümlemize nasip etsin.

Demek istediğimiz neydi?

Ölüler öldüğü zamanda; diyor ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri, “bir ölü ölünce o ölü kendini yıkayanı bilir.”

En büyük dikkat edeceğimiz bura bizim. Bunu bilmiyor gafil adamların çoğu. Hava geliyor, hiç yani en birinci hocamız bile hocalarımız bile buna kulak asmıyor. Hâlbuki millete en ziyade anlatılacak bu. En büyük merkez, en büyük karakol, baş karakol orasıdır, kabirdir. Diyor ki;

إِنَّ الْمَيِّتَ لَيَعْلَمَ مَنْ يَغْسِلَهُ وَمَنْ يُكَفِّنَهُ وَمَنْ يُدْلِيَهُ ف۪ي حُفْرَتِه۪

“bir adam öldüğü zaman kendini yıkayanı bilir. Ondan sonra kendini kefine saranı bilir. Kabre koyanı bilir” [7]

Öyleyse ötekinide hepsinde bilir. Cenaze namazını kılanlarıda bilir kıldıranıda bilir. Bazı olur kendiside beraber durur cenaze namazına. Ehl-i zikirler, bunu dünyadayken ölmeden görür. Bu halları ölmeden görürler. Kabre varınca ne olacak, kabre varmadan evvel ne olacak, ölünce ne olacak, işte mutu kable en temutu sırrına mazhar olursa onlar mahşeri, mizanı, sıratı, hepsini daha dünyada gezdiği yerde görürler.

Allah bizi onlardan etsin.

 

ASHAB-I SUFFA

 

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri otururken Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin ashab-ı suffası var. Yediyüz kişi. Bunlar gece gündüz zikrullaha devam ederler başka bir işleri yok. Gece gündüz zikrullaha devam ederlerdi.

Onlardan birisi vefat etmiş. Vefat edince diyorki Peygamberimize geliyorlar diyorlarki Ashab-ı Suffadan filan zat vefat etti diyorlar.

O zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri cemaatin içine bakıyor, diyorki sen kalk diyor sen yıka onu. Onun ölüsünü sen yıka diyor, sende onlardansın diyor. Ancak onlardan hal zuhur eder diyor çok hal zuhur eder, başkası korkar onlardan.

Avam olanlar ehl-i zikirden nasıl korkuyorsa, onlarda öyle korkar diyor. Sen gitte sen yıka diyor.

O ashap kalkıyor, gidiyor yıkamaya başlıyor. Yıkarken bakıyorki sağınada kendi dönüyor, solunada kendi dönüyor. Ölmüş adam.

Bu adam ölmüş mü?

Ölmüş.

Peki, sağ tarafına su dökeceği zaman sol tarafının üstüne dönüyor, sol tarafına su dökeceği zaman yıkayacağı zaman sağının üstüne dönüyor.

Fesübhanallah diyor arkadaş, sen ölüsün yahu diyor. Bu sende diri hareketi nedir bu diyor. Öyle deyince kalkıp oturuyor.

Diyor ki, sen duymadın mı şu ayeti diyor.

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَآءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

“siz ölenlere öldü demeyin Allah yolunda fisebilillah Allah yolunda çalışarak; gerek kâfirlerle muharebe yapsın gerek evinde zikrullahla ibadetullahla ölsün Allah yolunda ölenlere siz öldü demeyin.

بَلْ اَحْيَآءٌ

Belki onlar diridir.

وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

Velakin siz onları öldü zannedersiniz bilmezsiniz.”[8]

Sen bu ayeti unuttun mu arkadaş diyor. Biz diriyiz diyor geri yatıyor. Gene uzanıyor, gene ölü.

Bu adam yıkayıp kaldırdıktan sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin yanına geliyor diyor ki ya Resulallah, sen beni gönderdin o adam diyor birde baktımki sağına kendi dönüyor, soluna kendi dönüyor. Dedim ki fesübhanallah arkadaş, sen ölüsün yahu, bu sendeki diri hareketi nedir bu dedim diyor. Kalktı oturdu diyor, bu ayeti okudu bana diyor.

O zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki; ben seni diyor işte onun için gönderdim. 

Belki korkarlar, belki ürkerler, belki aklı yetmez. Amma sen onlardansın senin aklın yeter. Onun için ben gönderdim senden başkası olsa korkardı diyor.

İşte onlar öyledir kardaşım.

Yine Allah’a şükür biz onlardanız. Yüzbinlerce şükür olsun. Bizim yolumuz o yoldur işte.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

اَبْشِرُوا يَااَصْحَبُ الصُّفَّةِ فَمَنْ بَقِىَ مِنْ اُمَّت۪ي عَلَى النَّعْتِ الَّذ۪ى اَنْتُمْ عَلَيْهِ رَاضِيًا بِمَا هُوَ ف۪يهِ فَاِ نَّهُ مِنْ رُفَقٰۤائِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ

 “ya Ashab-ı Suffa, o ashabı yediyüz kişiye söylüyor. Ya Ashab-ı Suffa, yarın diyor siz cennette benimle şöylesiniz diyor. Şöyle berabersiniz. İki parmağını birbirine getiriyor işte siz aynı böyle benimle berabersiniz orda diyor. Sizin bulunduğunuz yol üzerinde bulunanların hepside benle beraber öyle beraberdir”[9] diyor. Kıyamete kadar.

İşte biz onların yolunun üzerindeyiz Allah’a şükür. Allah bizi ayırmasın. Siz ve sizin yolunuzda bulunanlar benle diyor yarın böyle iki parmak birbirine kavuşur. İşte birbirine müsavi böylesiniz benle beraber diyor.

Allah’a yüzbinlerce şükür olsun. Bu yol sultanlık yoludur kardaşım. Dünyanın, ahretin sultanlığının yoludur.

Allah bizi ayırmasın. İşte evliyalarda böyledir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri başkalarının yanına gittiği zamanda başka türlüydü, o ashab-ı suffanın arasına girdiği zaman başka türlüydü. Öyle bir hal vardı ki bu ashab-ı suffa Allah’ın sevgilileridir deyi onların yanında çekinerek dururdu. Çünkü ayet-i kerime var onların hakkında.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin yanına gelmiş zengin müşrikler demişler ki, biz bu fukaraların, bu dervişlerin köyneklerinin, üstlerinin başlarının kirlerinin kokusuna dayanamıyoruz. Bunları yanından uzaklaştır, Biz geldiğimiz zaman onlar gelmesin. Onlar geldiği zaman biz gelmeyelim. Biz geldiğimiz zaman onlar kalksınlar. Biz kavmin ileri gelenleriyiz, biz iman edersek hepsi iman eder deyince Peygamberimizde diyor ki, bunların gönlünü kırmayım tek bunları elden kaçırmayım. Bu zengin adamlar gerek olur. Her biri bir aşiret sahibi, bilmem zengin servet sahibi adamlar. Peki, olsun diyor.

Onlar çıktıktan sonra Cebrail aleyhisselam geliyor diyor ki, ya Muhammed, Allahu Teâlâ hazretleri sana şu ayeti gönderdi diyor.

وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ

“sen onları yanından tart etme. Onlar akşam sabah rabbılarına dua ve zikrullah yaparlar.

يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ

Onlar, rabbılarının cemalına mürid olmuşlar.” [10]

Sen o müridleri sen kendi yanından tart etme. Eğer tart edersen zalımlardan olursun diyor. Aman ya Rabbi, tövbe esteğfirullah tövbe diyor. Hemen diyorki o ashab-ı suffaya, gelin gelin gelin gelin yanıma gelin.

Yine bir ayet-i kerimede diyor ki Cenâb-ı Hak;

 وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ

 “sen nefsine sabret. O fakir dervişlerle ki onların kirlerine, paslarına, kokularına sen tahammül et, nefsine sabret. Onlarla beraber olmaya sabret.

يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ

Onlar akşam sabah rabbılarına tesbih çeker dua ederler. Onlar hem zikir yaparlar, hem tesbih çekerler. Onlardan ayrılma.” [11]

 Onun üzerine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri ashab-ı suffanın içine böyle girer orta yerine otururmuş. Gelin gelin gelin gelin dizi dizinde dizinin altında onlar Peygamberimizin dizinin üstüne dizini koyamaz, ayağının üstüne ayağını koyamaz. Hep Peygamberimizin ayağının altına ayaklarını sokarlarmış, dizinin altında dizlerini sokarlarmış. Koltuğunun altına girerler öyle otururlarmış. Çünkü biliyor ki Allah onları seviyor.

Ve ondan birisi o zatın birisi diyor ki; biz böyle otururken Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleriyle böyle sokulup birbirimize öyle sıkı otururken diyor birde baktımki diyor vahiy geldi. Peygamberimize vahiy geldi diyor. Ayağım diyor ayağının altındaydı dizimde dizinin altındaydı diyor. Öyle bir dağ çöktü üstüme ki diyor sanki üstüme dağ çöktü ölüyordum az kala.

Çünkü vahiy geldiği zamanda Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine ağırlık gelirdi. Devenin üstündeyse vahiy geldiği zaman deve çökerdi. Götüremez çöker peygamberimiz ayağını yere basardı. Öyle olmasa deve kaldıramazdı. Ben zannettimki diyor ayağımın üstüne dağ çöktü. O Peygamberimiz başını kaldırıncaya kadar diyor vahiy geçene kadar işim bitti.

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri o ashab-ı suffayı o kadar tazim hürmet okadar onları severdiki Allah bunları seviyor, Allah bunları tavsiye etti deyi.

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ

Sevgili Habibine diyor ki, “sen onlarla beraber nefsine sabret, onlarla beraber olmaya.” [12]

Orası Hicaz kıtası, sıcak yer. Bugün üstünü değişse gömleğini değişse bugün yıkasada tamamen tertemiz giyse şapır şapır su akıyor. Akşama kadar gene kirlenir, gene ter kokar.

Çünkü durma yok durukma yok, ter sürekli akıyor. Bunlarda sürekli gece gündüz ibadet ve taatte çalışıyor. Bunlar başka şeylede meşgulolamıyorlar her zaman her zaman…

Zenginler diyor ki, biz bunların kokusuna dayanamıyoruz diyor. Onlar hergün gömleği yıkatıp her gün giyiyorlar. Belki terledikçe değişiyorlar, öyle zengin adamlar.

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleride diyor ki;

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ

“nefsine sabret, benim o sevgili kullarımla beraber olmaya nefsine sabret. Onları yanından tardetme. Eğer onları tard edersen zalımlardan olursun diyor sevgili Peygamberine.

Ne kadar onların sevgisi var.

Bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyor ki;

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ ﴿﴾ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا  

“ey Allah’a iman edenler Allah’ı zikredin. Öyle bir zikredin ki, çok zikredin.”[13]

وَسَبِّحُوهُ

“O’nu tesbih ediniz. Tesbih çekiniz.

بُكْرَةً وَاَص۪يلًا  

Bükre, sabahtır. Esıl, akşamdır. Akşam sabah tesbih çekiniz.”[14]

İşte biz Allah’a şükür Akşam sabah tesbih çekiyoruz, her zamanda Allah’ı çok zikrediyoruz. O Ashab-ı Suffanın yolundayız. Onların ruhlarına Rıza en lillahi’l-fatiha.

Cenâb-ı Allah dualarımızı kabul eylesin, günahlarımızıda affımağfiret eylesin, dünyada Kur’an, ahrette iman yoldaş eylesin.

 

 

BİAT VE AHD-İ MİSAK

 

İşte kardaş, insan kendi gittiği yolun kıymetini bilmeli. Bir cihet bu; evliyaların bu ehlullahın ehl-i zikrin tuttuğu cihet. Bir cihette şu; hazreti Cüneydi Bağdadi hazretleri demişki ona sormuşlarki, bu tarikat nedir demişler.

Tarikat demiş; Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri ruhlara ahd-i misak aldığı zamanda dedi ki;

اَلَسْتُ بِرَبِّـكُمْ

elestü birabbiküm.

قَالُوا بَلٰى

Kalu bela. Allahu Teâlâ diyor ki, hepsi قَالُوا بَلٰى  beli, dediler.

 Yani, ruhlara Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri dedi ki, “ben sizin Rabbınız değil miyim?”

O zaman “hepsi beli, dediler.[15] O zaman Cenâb-ı Hak bunlardan ahd-i misak aldı ki, öyleyse benim beni Rabb bilip beni seviyorsunuz değil mi?

Evet, beli ya Rabbi.

Öyleyse benim sevgimden ayrılmayacağınıza vaad ediyor musunuz?

Vaadediyoruz dediler. Orda vaad ettiler. Ahd-i misak aldı Cenâb-ı Hak.

Şimdi bu dünyaya gelmeden Peygamberlere dediki Cenâb-ı Hak orda Peygamberleri bizim ruhlarımızın içinden ayırdıktan sonra onlara dedi ki, ben sizi yeryüzüne göndereceğim, siz yeryüzünde bu ahd-i misakı tazeleyeceksiniz.

Peki dediler.

Her Peygamber gelince yeryüzünde ümmetinden elinden tutup ondan sonra karşısına alıp vaaz nasihat edip o ahd-i misakı tazelediler. İntisap verdiler her peygamber.

Sonra bizim Peygamberimiz yeryüzünden gitti sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem fakat onun varisleri kaldı, vekilleri kaldı.

اَلْعُلَمٰۤاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيٰۤاءِ

“Ulema, Peygamberlerin varisidir.”[16]

Yani, bir babanın baba ölünce her şeyi oğluna kalmaz mı? Her şey oğluna kalır değil mi?  Peygamberden sonra ulemaya peygamberin her şeyi kaldı.

Diyor ki âlim o kimsedir ki; hem şeriat ilmini, hem tarikat ilmini bilendir. Ötekisi âlim değil tek kanatlıdır, o fıkıhtır o. Ona fukaha der. Fakihler, fukaha. Ulema dedimiydi ulema; hem tarikat, hem şeriat, hem hakikat, hem marifet bunun hepsini bilen. Yani, hem manevi ilmini, hem zahir, hem batın ilmini bilenler. Bunlar ulemadır, bunlar peygamberin varisidir. Yoksa her kitap okuyan, her müftüyüm, müderrisim diyen değil.

Şeriat, zahiren Peygamberimizin kavlidir. Tarikat, batınan fiilidir. Batın yoludur. Peygamberimiz hem zahir yoluyla amel etti, hem batın yoluyla amel etti.

Şeriatte olup isterse müftü olsun, müderris olsun, dehri olsun ne kadar yüksek olursa olsun tarikat batın yoluna devam etmediyse o ulemadan olamaz.

Hem şeriat hem tarikat ilmini bilene zülcenaheyn derler. Yani iki kanat sahibi. Bir kuş, iki kanatlı olursa o kuş uçar. Yalınız şeriat ilmini bilenler batın ilmine bu marifetullah sırrına bu yola çalışıpta burayı, bu yolu bilmeyenler o tek kanatlı sayılır. Tek kanatlı kuşda uçmaz. Hem şeriat hem tarikat ikisi bir olduda ikisinin ilmi bir oldumuydu o kuş uçar. Aynı onun gibi.

Diyor ki benim varislerim gelir.

اَلْعُلَمٰۤاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيٰۤاءِ

Yine birinde diyor ki;

اَوْلِيٰٓاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيٰٓاءِ بَن۪ي اِسْرٰٓائ۪يل

“benim ümmetimin evliyası ben-i İsrail peygamberleri gibidir.”[17]

Ben-i İsrail peygamberleri ne yapmış?

Ben-i İsrail peygamberleri ölü diriltmiş.

اَوْلِيٰٓاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيٰٓاءِ بَن۪ي اِسْرٰٓائ۪يل

“onlar beni İsrail Peygamberleri gibidir.”

Şimdi Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri birgün ashab-ı Resulullahın bir zatın bahçasında otururlarmış. Evinin bahçasında toplanmışlar, ashaplarla beraber otururken gelin diyor elimden tutun. Elinden tutup intisap ettiriyor.

Diyorlar ki; ya Resulallah bu nedir?

Diyor ki, ezelde ahd-i misak aldı Cenâb-ı Hak bizden diyor. Her Peygamberden ahd-i misak aldı ki, sen kendi zamanında yetişdiğinde ümmetine bu elestü birabbiküm hitabını orda tazeliyeceksin dedi. Onlar hep ümmetlerinden birçok kimselerden böyle biat aldılar. Bende sizden biat alacağım diyor. Ben geldim size Allahu Teâlâ’nın elestü birabbiküm hitabının mucibince ben size tebliğ ettiğime dair. Ben sizden elinizden tutup size bu vaadi yerine getirdiğime dair şahid olacaksınız.

Cenâb-ı Hak diyecek ki, yarın bana, sen ümmetine bu elestü birabbiküm hitabındaki ahd-i misakı tazeledin mi orda?

Ben tazelediğime bunu şahid tutacağım sizi diyor. Ve hemde yol, bu yoldur siz bununla çalışın. O zaman hep sahabeler biat etmiş.

 

HUDEYBİYE

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri Hudeybiye mevkiinde kâfirlerle harp edip Mekke’ye giremediler, harbedemediler. Son neticede müsalaha yaptılar, sulh oldular Hudeybiye mevkiinde ağacın altında. Sulh olunca geri dönmek istediler.

Orda kâfirler dediler ki, biz seni Mekke’ye girdirmeyiz. Arada münakaşalar çoğaldıktan sonra dediler ki sulh olalım.

Süheyl isminde birini gönderdi kâfirler. Peygamberimizde Hazreti Osman radıyallahu anhu hazretlerini gönderdi Mekke’ye. Bu Süheyl dedi ki, seninle on seneye kadar şart kuracağız ki, birbirimize dokanmayacağımıza, on sene.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri kabul etti.

Ashaplar kızdılar dediler ki, biz Mekke’den çoluğumuzu çocuğumuzu bıraktık, malımızı mülkümüzü bıraktık. Aha bugün aha yarın Aha bugün aha yarın derken biz canımız çıkıyorki acelemizden, her birimiz türlü türlü perişanlık içindeyiz diye.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem dedi ki, ben sizin Peygamberiniz değil miyim? Ben kabul ediyorum siz niçin kabul etmiyorsunuz? Deyince herkes boynunu büküp oturdular.

O, on seneyi Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem kabul etti, onu senede yazdılar, on seneye kadar harp yok.

Gelelim bu sefer sizden bize gelen olursa o Süheyl diyor ki; sizden bize gelen olursa biz size teslim etmeyeceğiz. Bizden size gelen olursa siz onu bize teslim edeceksiniz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri bunuda kabul ediyor.

O zaman Hazreti Ömer hazretleri dayanamıyor, kalkıyor sen diyor Allah’ın Resulü değil misin? Ne korkuyoruz bunlardan diyor ağır ağır şartları kabul ediyoruz. Bir Müslüman bunlardan bize kaçıpta gelse şimdi aman ya Resulallah beni kurtar deyipde gelse, bize teslim olsa onu tutup bunlara mı teslim etmeliyiz?

Edeceğim diyor.

Neyse senet bitiyor bitince altına imza atıyor, hazreti peygamber efendimizin imzasını atarken hazreti İmamı Ali yazıyor, kâtiplik yapan O. Muhammed resulullah deyi koyuyor imzasını.

Süheyl’de okuyor bakıyor peygamberimiz okumuşluk bilmez. Süheyl diyor ki, sen onu, o yazıyı yazdın ben kabul etmem onu diyor. Biz O’nun resulullah olduğunu bilsek zaten diyor kabul etsek harp etmeyiz. Ben senedin (mukavelenin-anlaşmanın) içinde Muhammed Resulullah kabul etmem diyor. Onu sil diyor.

Peygamber efendimiz diyor ki, ya Ali, sil onu diyor. Muhammed ibni Abdullah yaz diyor.

O zaman diyor ki, haşa diyor ben Allah’ın ismiyle peygamberin ismini silemem diyor.

O zaman Hazreti Ömer radıyallahu anhu hazretleri gene kalkıyor, diyor ya Resulallah, bu ne bu diyor. Ağır şartları kabul ediyoruz birde bu kâfir bunu böyle yapıyor. Bunu da daha kabul ediyoruz diyor.

Siz karışmayın diyor. Ver bana o senedi (mukaveleyi-anlaşmayı) diyor. Alıyor, geyik derisinin üstüne yazmış. Hangisi nerede bu diyor. Kendi okumuşluk bilmez. İmzasını kendi bilmiyor Muhammed resulallah nerede diyor.

Hazreti Ali radiyallahu anhu hazretleri aha şura diyor gösteriyor. Kendi ağzından tükrüğü çıkarıp çalarken çalarken onu iyice siliyor. Muhammed ibni Abdullah deyi yaz.

Muhammed ibni Abdullah deyi yazıyor. Bunun üzerine ashap kızgın.

Bu halde Cenâb-ı Hak insanı her türlü şeyle sınar. Bir bakarsınki bir havadis geliyor. Süheyl’in oğlu varmış Müslüman olmuş. Ben Muhammedilerden oldum demiş. Onuda Süheyl eve hapsetmiş, ayağına pukağı vurmuş, zindana koymuş. Bunun üzerine bu çocuk ordan boşanmış, kaçmış zinciri sürükleyerekten geliyor.

Gele gele geliyor Peygamberimizin yanına geliyor diyor ki, ya Resulallah, bu benim babam diyor. Süheyl’i gösteriyor.

Ben diyor sana iman ettim. La ilahe illallah Muhammed resulullah. Ben hak dini kabul ettim. Fakat babam diyor kâfirliğinden beni diyor böyle hapsetti ve zincirledi bende şimdi ordan boşandım kaçtım diyor zinciri sürükleyerekten geldim.

Beni kurtar diyor bu babamın elinden.

O zaman Süheyl ne diyor? Ya Muhammed, sen eğer senedinde, sözünde sağlamsan şimdi belli olacaksın diyor. Şimdi bu oğlumu bana verirsen bizden kaçıp geleni bize geri teslim edecekdiniz ya.

O zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki, oğlum seni ben babana teslim edeceğim.

Diyor ki, ya Resulallah beni nasıl teslim edeceksin? Babama.

Diyor ki, sen sabredeceksin diyor oğlana. Ben babana teslim edeceğim, benim vaadim senedim var. Ben senedimden vaadimden dönemem bozamam.

Sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri böyle babasına teslim edince çocuk ağlıyor. Oğlan ağlayınca hazreti Ömer hazretleri gene kalkıyor, ashap gene kalkıyorlar.

Ne bu diyorlar bu kadar bizim buna boyun eğdiğimiz böyle. Bu acı şeylere nasıl biz tahammül edeceğiz? Sabah birgün gene gelecekler gene böyle tutup teslim edeceğiz.

Peygamberimiz diyor ki; ben kabul ediyorum, muahade yapan benim diyor.

Gene herkes sesi kesiyor.

O zaman bir havadis geliyor ki, hazreti Osman radıyallahu anhu hazretlerini şehid ettiler deyi. Bu havadis gelir gelmez Peygamberimiz ayağa kalkıyor. Daha Süheyl’de oturuyor.

İşte şimdi dediğiniz oldu diyor. Mademki Osman şehid olduysa şimdi biz harbe kıyam ettik diyor. Gelin elimden tutun diyor. Allah için malınızla canınızla dininizle imanınızla her şeyinizle bana teslim misiniz? Gelin bakalım. Benim öldüğüm yerde ölecek kaldığım yerde kalacak mısınız?

O zaman ashapların kuvvetli çariyarı Güzin efendilerimiz aşere-i mübeşşere bunlar hep elinden tutup biat ediyorlar.

Develerin hörgücünün arkasına saklanan oldu biat bitinceye kadar. Ondan sonra biat tamam oluyor.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri mahzun mahzun etrafa bakıyor. Öyle bir mahzuniyet var. Kimse anlıyamıyor; neden bakıyor bu etrafa neden bakıyor. O kadar yüreği yanık mahzun mahzun öyle etrafa bakıyor. Birde bakıyor ki beş altı tane kadın çıktı geliyor. O zaman yüzü gülüyor. Geliyor kadınlar diyor ki; ya resulallah, bizde biat edeceğiz. Öldüğün yerde öleceğiz, kaldığın yerde kalacağız. Malımızla canımızla senin yolunda fedakârız. Hiç müteessir olma, biz ölmedikten sonra sana bir şey yok.

O kadınlarda gelip intisap ettikten sonra Peygamberimiz ferahlanıyor.

Diyorlar ki niçin mahzun oldunda bu kadınları görünce sevindin? Deyince diyor ki, ümmetimin kadınlarında din için böyle Müslümanlık, şeriat, tarikat yolunda fedakâr bulunacak mı bulunmayacak mı? Allah razı olsun bu kadınlar onlara diyor kefaret oldu. Bundan sonra benim ümmetimin kadınlarındanda büyük zatlar zuhur edecek. Benim ümmetimin kadınlarındanda büyük zatlar zuhur eder diyor. Allah’a şükür ona sevindim.

Demek ki, kadınlardan olmayacak mı deyi çok onun için mahzun oluyordum diyor. Bunlar gelipde böyle biat edince bildimki diyor işte Allah’a şükür bunlar onlara başlangıç oldu. Allah için din için ümmetimin kadınlarındanda büyük zatlar zuhur eder.

Allah’a yüzbin kere şükür olsun.

Bu sultanlık, büyüklük yoludur kardaşım buna her hurdahış olanlar, kalbi yüvesvis olanlar, ondan sonra fasık kimseler buraya yaklaşamaz. Yürüyemez buraya dahalet edemez. Her kim buraya dahalet etti, her kim buraya dâhil ise Allah’a yüzbinlerce şükür olsunki Allah ona hidayet etmiştir. Allah bu hidayetten ayırmasın. Rabbımız Teâlâ hazretleri.

İşte evliyalık yolu budur. Allah için malıyla canıyla her şeyiyle fedakâr olur.

Diyorki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri Hazreti Ömer radiyallahu anhu hazretlerine elinden tutmuş bazı derken duyarsınız işte hutbede okur. Hazreti Ömer Resulullahın elinden tuttuda derdiki, ya Resulallah, seni canımdan başka her şeyimden ziyade seviyorum deyince diyor ki; ya Ömer, imanın daha kemal bulmadı diyor. Ben Allah’a yemin ederimki beni canından malından her şeyinden ziyade sevmedikçe her şeyinden her varından senin imanın kemal bulmaz diyor.

İşte dervişlik budur kardaşım. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine öyle oldular.

Muharebelerde bakarlardı ki kılıç geliyor, kendilerini önüne atarlardı ki, Pegamberimzee değmesinde bana değsin. Kolunu uzatırdı kolu giderdi. Ayağını uzatır ayağı giderdi. Boynunu uzatır boynu giderdi. Tek bana değsin kılıçta O Allah’ın Resulüne yetişmesin deyi.

Nedir bu nedir?

Bunlar kazanmasında kimler kazansın kardaşım. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin önüne siper olurlardı.

İşte öyle fedakâr olmadıktan sonra, bağlandığın yere öyle bağlanıp öyle samimi, öyle sadakatli böyle samimi sıdkı sadakatle bağlı tevekkül teslimiyet sağlam olmadıktan sonra Allahu Teâlâ hazretleri insana açılmaz.

Öyle bir güzeldirki O Allah, öyle bir güzeldir ki, öyle her yere açılan bir güzel değil. Gayet bir adamın sıdkı, sadakati, teslimiyeti, aklı, fikri, zekâsı, bağlılığı tamamen kendinin için Allah için her şeyinde bağlandı tamamen teslim oldu her şeyinde, işte ona açılır. Öyle güzeldir o.

Allah cümlemize Cenâb-ı Hak bu halları nasip etsin, bu dereceleri nasip etsin. Bu aklı versin, bu fikri versin, bizi bu yoldan ayırmasın.

Orada diyor ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri artık biat tamam olduktan sonra herkes o haldayken bir haber daha geliyor. Diyorki Hazreti Osman şehid olmamış.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki Sühey’le, yürü diyor vaadimiz vaad. Mademki Hazreti Osman şehid olmamış iş tamam diyor.

Şimdi çıkıyorlar orda kaç gün kaldılarsa Hudeybiye mevkiinde o ağacın altında ordan çıkıyorlar.

Hudeybiye mevkiinden ayrılıpda gelirken Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri İnna fetahna suresini gönderiyor. İnna fetahna suresi işte hep bunu söyler.

Diyorki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri, münafıklar birbiriyle fiskos yapmaya başlıyorlar; yahu diyorlar bak rü’ya gördüydü. Peygamberimiz gitmeden evvel rü’ya görmüş, demişkine Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bana rü’ya gösterdi; rü’yamda gittik biz Mekke’ye gettik, tavaf ettik deyince herkes kurbanları boyatıyorlar.

Onlar sürer götürürler davarı. Koyunu kendiler sürer götürür. Bizim buralar uzak olduğunun için bizim buradan gitmez. O yakın mevkide Medine-i Münevvere, o havalide, o yerlerde olan, hicaz kıtasında olanlar malını, kurbanlığını sürer götürür, oda bir şeref.

Cenâb-ı Hak onuda söylüyor Kur’an-ı Kerim’de sürüp götürdüklerini.

Şimdi kurbanlıkları böyle boyalıyorlar, nişanlıyorlar, topluyorlar, sürüp götürüyorlar. Orayada varınca bu böyle olmayınca diyorlar ki; bak rü’ya gördüm diyordu. İşte biz Mekke’ye gideceğiz tavaf edeceğiz dedi hani nerde kaldı?

Böyle münafıklar birbirine konuşuyor; nerde kaldı hani sözleri nerde kaldı?

O zaman Cebrail aleyhisselam inna fetahna suresini getirdi.

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا

“ben sana büyük fütuhat açtım.”[18]

لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ

Cenâb-ı Hak, “seni affı mağfiret etmenin için bu işlerin hadiselerin hepsi ondandır. Senin evvel ahir günahlarını hepsini affettim”[19] diyor Cenâb-ı Hak.

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ

Bu işlerden maksat nedir? Tâ ki, mü'min olan erkekleri ve imânlı olan kadınları altlarından ırmaklar akan cennetlere, içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin”[20]

Mü’min olanların sadakati meydana çıksın, münafık olanların münafıklığı meydana çıksın.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ

O senin elinden tutup biat edenler vardıya onlar biat ettikleri zamanda doğrudan doğruya Allah’ın elinden tuttu, beraberdi Allah’ın eli beraber.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ

Allah için gelibde senin elinden tutup, bir adam bir adamın elinden tutup biat edip intisap ettiği zamanda

يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ

Onların ellerinin üstündedir Allah’ın eli.

Bu ahd-i misakı yapıp bu biatı yaptıktan sonra

فَمَنْ نَكَثَ

“her kimki bunu kırarsa; artık bu vaad, bu ahd, bu söz, bu ikrar, bu iman, bu biat olduktan sonra her kim bunu kırarsa, bozarsa

فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪

“o kimse kendi nefsinin menfaatini kırdı. Kendi kesesine zarar etti.

وَمَنْ اَوْفٰى

Her kimki bu verdiği söz üzerinde ahdi vefa üzerinde sabit olarak durursa

بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا

Allahu Teâlâ ona çok büyük ecr-i azim verecektir.”[21] Allahu Teâlâ’nın büyük ecir dediğine artık öte yanı ne dersen akıl yetmez. Hesaba gelmez, hesaba sığmaz.

Allah bize o ecri versin Cenâb-ı Hak. Âmin.

Diyor ki;

لَقَدْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ

“Allah razı oldu o mü’minlerden ki, ağacın altında senin elinden tutup biat ettiler.”[22]

لَقَدْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ

Sana mübayaa ettiler, söz verdiler.

Kimi, elinden tutabilen tuttu. Tutamayanda karşıdan biat etti; ben seni kabul ediyorum sende beni kabul ediyor musun? Ben seni büyüğüm biliyorum sen beni kabul ediyor musun?

Evet.

İşte mübayadır, biattır. Böyle biat edenler

مَا ف۪ى قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحًا قَر۪يبًا

Yakında fütuhat galibdir yakındır.

Rü’yaya gelince ne diyor?

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا

“Allah, Resulünün rü’yasını tasdik eder.”[23]

Siz demeyinki rü’ya gördüydüde, Mekke’ye giremedide, kurban kesemedide, … Hiç korkmayın.

Biz başımızı traş edecektik ya Resulallah demişler orda, Kâbe’ye varacaktık, biz başımızı traş edecektik ya Resulallah hani nerde kaldı? Biz hudeybiye mevkiindeyiz. Kurbanlarınızı burada kesin diyor. Kurbanları orda kestiler.

Saçlarımız…

Saçlarınızı burada traş edin diyor Cenâb-ı Hak onun yerini buldurur.

Bunlar traş ediyorlar, oraya yığılıyor saçlar, birde bakarsınki bir talaz geliyor alıyor havanın yüzünden atıp götürüp Kâbe’ye saçıyor.[24]

İşte bunun gibi Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri, bu Hak yolu, bu ahd-i misakı yenilemek, biat yolu, evliyaullah yolu, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin kurbiyet-i ilahiyesinin yolu.

İşte bu yolla gidilir. Gidenler bundan gitmiş, Varanlar bundan varmış, bundan kavuşmuşlar. Allahım bizede nasip etti Allah’a şükür. Yüzbinlerce şükür olsunki biz bunun içine dâhiliz elhamdülillah. Ashab-ı Suffa’nın gittiği yoldayız. O ashab-ı Resulullahın gittiği yoldayız elhamdülillah.

Öyleyse biz, bizim kıymetimizi bilmeliyiz. Allah’a yüzbinlerce şükür olsun, bize her kim ne derse desin, biz iyilikle karşılayacağız. Kötülük edenlere iyilik edeceğiz. Allah görüyor, Allah biliyor, neye layık ise onu yapar O. Cenâb-ı Hak, kendisi işte bir adam bunları bildikten sonra akşamki dediğim gibi tezkiye-i nefis, tasfiye-i kalbe çalışmalı.

Diyor ki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerim’de:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰى

“her kimki nefsini tezkiye etti.[25] Nefsini akıllandırdı, uslandırdı demek.

وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰى

“Rabbısının ismini zikrederek namazınıda kılmakla.”[26]

İşte bu kimse dediğim gibi bu biat yolunda, bu ahd-i misak yolunda bunu bozmadan, kırmadan böyle devam ederse doğru varacağı Cenâb-ı Allah; doğru varacağı dergâh-ı ilahiye, izzet-i ilahiyeye kavuşur.

Demin dedim ya. Öyle bir güzeldirki O, her hurda hışa açılmaz. Her fenaya açılmaz. Her kimseye açılmaz, adamın dört başı mamur olmadıkdan sonra her şeyi tamam olmadıktan sonra; sabrı, sebatı, tevekkülü, teslimiyeti, imanı, itikadı, şeriati, tarikati, hakikati, marifeti hepsi tamam olmadıktan sonra onların hepsiyle sınar. Sehaveti tamam olmadıkdan sonra Allahu Teâlâ o adama açılmaz.

Öyle bir güzeldir ki öyle her adama açılan kimse değil O.

Allah bizlere açsın kendi kendini Rabbım Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri.

İşte gurbiyet-i ilahiye böyle kazanılır.

Gurbiyet-i ilahiye nasıl? Yani Allah’a yakınlık nasıl?

Allah’a yakınlık öyledir ki; insan kendi derununde, kendi maneviyatında bulur Cenâb-ı Hakk’ı. Allahu Teâlâ gelmekten, gitmekden münezzehtir. Uzaklıktan, yakınlıktan münezzehtir. Fakat bizim gönlümüzdeki olan zulumat perdeleri bizi uzaklaştırıyor.       

Cenâb-ı Hak diyor ki;

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

“ben kuluma diyor şah damardan yakınım.”[27]

Haa, öyleyse Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri yine diyor ki; İki adam bir gizli yere gelse, tenha yere çıksa, gizli bir iş yapmak istese üçüncüsü benim diyor. Üç adam bir yere gelse dördüncüsü benim. Beş bir araya gelse altıncısı benim daha böyle ziyade diyor.

Öyleyse Allahu Teâlâ bize her zaman yakın. Bu söylediklerimizi, bu konuştuklarımızı hep dinliyor, hep biliyor, hep haberi var elhamdülillah. Biz böyle bilmeliyiz.

Fakat bizi Hakk’tan uzak eden, bizim nefsimizin sıfatıdır. Kibir, ucup, riya, buhul, hased, gadap, dünya sevgisi bunlar bizi Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığından uzaklaştırıyor.

Öyleyse biz, nefsimizin islahının yolunda çalışacağız. İmamı Ali radiyallahu Teâlâ anhu hazretleri Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinden bir hadis söylemiş.

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

“her kim nefsini bilirse o adam Allah’ını bilir.”[28] Akşam dedim bunları hep. Akşam nefis bahsinde, şeytan bahsinde bunları hep söyledim.

Kur’an-ı Kerim’de diyor ki;

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

İnsana kolay, kısa yoldan söylüyor Cenâb-ı Hak, ne güzel; “Her kim diyor kendi nefsini tezkiye edebilirse aklını başına toplar, akıllı uslu, kâmil, oturaklı, dindar bir adam olur. İşte bu adam iflah oldu.”[29]

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا

Aklını başına toplayıp bu, Hakkı, hakikati anlayıp O’nun yolunda çalışıp, ilim marifet yolunda çalışıp bu yolda çalışan kimse o kimse nefsini islah eden kimse felah buldu.

Felah demek; her şeyden iflah oldu kurtuldu. O adam iflah olur artık.

وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

“her kimki nefsinin havasının arkasına düşer, nefsinin havasını kovalar, artık hakkı hakikati tanımaz, o kimsede büyük zarara düştü.”[30]

Allah muhafaza etsin.

Öyleyse kardaşım şimdi bizim söyleyeceğimiz şu ki; bizim bahsimiz evliyaullahlardaydı. Evliyaullahlar, Allah yolunda çalışan kimseler Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerine yakınlık hâsıl ederler.

İnsandan ne beklenir diyenler yanılır.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerimi’de buyuruyor ki;

فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَآءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا

“her kim ki Rabbısının cemalına kavuşmak isterse amel-i salih işlesin. 

Elin adamı deli desin, akılsız desin.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki;

أُذْكُرُ اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا حَتّٰى يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ لَكُمْ تُرٰٓاؤُونَ

 “münafıklar size mürai deyinceye kadar Allah’ı çok zikredin.”[31] Allah’ı çok zikredin diyor, münafıklar size mürai deyinceye kadar.

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretlerine yakınlık kazanmak için zikir, ibadet ve taatle çalışa çalışa insan yükselir kardaşım.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerim’de diyor ki;

لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ  

“onlar için dereceler var.”[32] Her insan çalıştıkça derecesi yükselir.

Akşam dedim ya bir hadis-i şerif var, Allah’la kulun arasında yetmişbin hicab var. Kul ibadet ettikçe o hicabları geçer.

لَيْسَ الْحِسِّ مِنْ تِلْكَ الْحِجَابِ

“bu hicaplardan (perdelerden) hiç birisini duymaz.

إِلَّا ذَهَقَتْ

“illa geçer.”[33]

Bundan başka birde derece var. Cenâb-ı Hak diyor ki; ben kullarım için dereceler halk etmişim.

Bir insan ne kadar çalışırsa bu dünyada o kadar derecesi maneviyatta yükselir. Maneviyatta derece kazanmanın için ilerlemeye çalışmalı.

Maneviyatta derece neyle kazanılır:

Maneviyatta derece neyle kazanılır kardaşım?

Ağır olacaksın, uslu olacaksın, kâmil olacaksın. Nefsin yedi mertebesi var. Şimdi biz onuda söyleyeceğiz demekki değil mi? Geldi şimdi. Sözü uzatacağız.

Şimdi diyor ki, insanlar için yedi mertebe var. Yedi ahlak-ı zemime vardı. Yedide ahlak-ı hamide vardı. Ona karşı yedi tanede derece var.

Birine nefs-i emmare derler yedi mertebenin. Nefs-i emmare makamı. Nefs-i levvame makamı, nefs-i mülhime makamı, nefs-i mutmainne makamı, nefs-i razıyye, nefs-i marzıyye, nefs-i safiyye. Bu yedi.

Nefs-i emmarede olanlar; işte o nefsinin havasına uyup ondan sonra keyfinin, zevkinin, hani bindiği atı zabtedemeyen kimse gibi nefsini zabtedemiyor o. Nefsini besliyor. Nefsinin her istediğini verirken verirken bu sefer şımarık çocuk gibi o her verdiğini ister bu sefer her verdiğini ister. Tekrar başkasını ister birini verir birdaha ister.

Nefs-i emmare demek, vücut iklimine; bu vücut bir iklimdir, gönül âlemi bir iklimdir. Bu iklime nefs-i emmare padişah olmuş, hükümdar olmuş. Onun askerleri var; kibir, ucup, riya, buhul, hased, gadap, dünya sevgisi bunlar onun askeridir. O onunla vücudu kaplamış, artık onu kimse Hak yoluna döndermek, onu Hak yoluna boyun eğdirmek zor olur ona.

Allah muhafaza etsin.

İkinci nefs-i levvamedir. Nefs-i levvamede, nefs-i mülhimeyle emmarenin ortası. Bir bakarsınki emmareye döner bir bakarsınki mülhimeye döner.

Bu, nefs-i levvame demişlerki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

وَلَا اُقْسِمُ

“ben kasem ederim.

بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Nefs-i levvameye.”[34]

Nefs-i levvame demek; kendini levmeden, nefsini levmeder-kınar; ey zalım nefis, yine bana günah işlettin. Yine beni kötü ettin. Yine beni şaşırdın der. Birde bakarsın ki yine gider nefs-i emmarenin yoluna. Birde bakarsınki iyi sofuluk yoluna, mülhime tarafına döner. İkisinin ortası.

Bunun için ayağının kayması kolay bununda. İkinci mertebe amma nefs-i emmareden çıktı, nefs-i levvameye geçti bu zor.

Nefs-i mülhime; eğer vücutta nefs-i mülhime hükümdarsa o zaman o adam ibadete, taate, zikre, aşk, muhabbet, zikrullah, her şeye tamamiyle yatışır.

Cenâb-ı Hak Teâlâ’dan ilhamlar gelmeye başlar. Nefs-i mülhime dediği, mülhime; ilham kapısı açılır, Cenâb-ı Hakk’tan ilhamlar gelmeye başlar. Arif, akıllı, fikirli, gönlünden artık her şey doğar. Cenâb-ı Hak gönlünden her birşeyi doğdurur onun.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyor ki; mü’minin kalbi mümbit araziye benzer. Münafığın kalbi kayalık taşlık yere benzer. Yağan yağmura benzer ilim; Kur’an, ayet, hadis, söylenen vaaz, nasihat yağan yağmura benzer.

Bir adam ibadet ve taatle çalışınca işte o ilim zuhur eder. Onun kalbi, o mümbit arazi gibi olur. Gönlünde ilm-i hikmetler doğmaya başlar. İlm-i hikmet kapıları açılmaya başlar.

Dedimya bir adam kırk gün halis muhlis ibadet ederse onun kalbinden diline ilm-i hikmet pınarları açılır.

Bir adam üç gün Allahu Teâlâ’yı bir yerde otursada zikrullah etse evliya kerametinden bir keramet zuhur eder.

Haa demekki neymiş? Çekip getiren buymuş. Bu insanın kalbini safileştirir, temizleştirir. Nefis, mutmainneye varmadan mülhimeye geçer. Mülhimede, insanın nefsi, artık islah olmuş olur. Artık ilham kapıları açıldı Cenâb-ı Hakk’tan kendisine daima işaretler; rü’yasında yahut ki mürakabasında, rabıtasında zuhur ediyor.

Ondan sonra nefis, mutmainneye geçer. Mutmainneye geçince Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin deminki dediğim ef’al-i ilahiyesi, her fiil Allah’ındır.

Bir at, kuyruk sallasa atın kuyruğunu salladığında kudret-i ilahiyeyi görür.

Bunun gibi ef’al-i ilahiye, bütün her şeyi; seni beni ayrıyız şimdi biz ayrıyız. Dışarıda (zahirde) ayrı ayrıyız. Amma maneviyata gelince hepimiz birbirimizin merbutuk içinde birbirine. Allahu Teâlâ hepimizden ziyade merbut.

Böyle olunca bunu görür insan. Ef’al-i ilahiye, bütün kâinatı bir fabrikanın işlettiğini görür adam, Fabrika-ı ilahiyenin işlettiğini görür.

O zaman bir atın kuyruğunun sallandığında kudret-i ilahiyeyi görür; O’nun kuvvetiyle O’nun kudretiyle O’nun emriyle O’nun izniyle olduğunu.

İşte buna nefs-i mülhime, mülhime makamında olur.

Ondan sonra mutmainneye geçer. Nefis mutmainneye geçince Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin deminki dediğim fenafişşeyh, fenefirresul, fenafillaha varır. Fenafillah, mutmainne makamıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak bunu böyle beyan ediyor, diyor ki;

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

“bilmiş olun ki Allah’ın zikri kalbleri mutmainneye yetiştirir.” [35]

İşte o zaman Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri kuluna derki;

يَآ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ

“ey mutmainneye yetişen kulum; artık şeki şüphesi kalmaz. Yüzbin milyonca adam gelse hepside Allah’ı inkâr etse başka başka türlü söylese bu gördü.

Mesela İstanbul’u görmeyen bir adam, yahutki Kâbe’yi görmeyen bir adam, daha hiç görmemiş Mekke’yi, Kâbe’yi görmemiş. Şurasında şu var, burasında bu var kitaba yaz yaz yaz oku oku oku oku oku bilemez. Amma bir adamı teyyareye bindir, götür o Kâbe’nin üstünden kuş bakışı havadan bir kerre göster kendine tamamen görsün. Onun senelerce kitap okumasına hacet kalmaz. Bir saat onun üstünde dolansada bir saat orayı görse, bir daha ondan sonra bin yıl söylemeye yeter kendine.

İşte Allahu Teâlâ hazretlerininde bu ef’al-i ilahiyesini bu kul, o teyyareye bakıpta çıkıpta kuş bakışı bakan adam gibi kudret-i ilahiyeyi ef’al-i ilahiyeyi görür. Artık bunu gördükten sonra yüzbinlerce adam başka türlü söylese kendi ona inanır mı? Gözüyle gördü. Ordaki çalışan fabrikaları kendi gözüyle gördü. Aynı bunun gibidir kardaşım.

O zaman kalb, mutmain oldu. Mutmain dediği inanmak; iyice tasdik etmek, tahkik etmek, yakîn, ilm-i yakîn var. Yakînen tasdik edip iyice bilip görmek.

Cenâb-ı Hakk’ın zat-ı ilahiyesi var, sıfat-ı ilahiyesi var. Zat-ı ilahiyeden bahs olunmaz. Zat-ı ilahiyeye kimsenin aklı yetmez. O’nu kimse görüp, kimse anlayıp, kimse idrak edemez. Amma sıfat-ı ilahiyeyi, ef’al-i ilahiye, sıfattır. Fe’âl sıfatıdır.

Bunları hep görür. Otların, çiçeklerin, suların, dağların, taşların, zikrullah yaptığını duyar.

 

Adet-i nasın o can aksini işler heman.

 

Nasın âdetinin aksini yapar o. Çünkü işin içyüzünü görüyor. Nas, işin dış yüzünü görüyor. Dışından aklının yettiğine koşuyor. Bu,

Adet-i nasın o can, aksini işler heman

Nasın âdetinin aksini yapar o. Bunun yaptığı nasın âdetinin aksine gelir. O iç yüzünü görüp yapıyor. Nas, dış yüzünü gördüğünün için gözünün gördüğüne gidiyor nas. Hâlbuki o nasın gittiğinin yanlış olduğunu kendi görür kendi onun aksine gider. İşte,

Adet-i nasın o can, aksini işler heman.

Mutmainneye yetişen zatlar böyledir. Onların duası müstecap olur. Duası kabul olur. Dertlilere deva olur, hastalara şifa olur. Bu keşfe keramete gelmez.

Beyazıd Bestami hazretleri diyor ki, kutbun yanına gittim diyor. Cenâb-ı Hakk’tan istedim ki ya Rabbi, kutb-u cihan kimdir bu zamanda sahib-i zaman kimdir dedim diyor.

Öyle oluyor ki diyor, sahib-i zaman, kutb-u cihan olan kutup diyor bir şeyden haberi olmuyor diyor. Hâlbuki kutb-u cihandır kendi.

Vardımda diyor namazda, abdestte birçok şeyleri ben öğrettim kendine diyor. Cenâb-ı Hak bana bildirdi kutbu diyor. Öyleyse kardaşım bu büyüklük böyle kimsenin anlayacağı bir şey değil.

Yalınız Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin söylediği sözler var. Biz onunla işte onu tanıyacağız, onu bileceğiz.

Nesinden biliriz ya Resulallah demişler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki, benim ümmetimin içinde diyor;

 لَا يَزَالُ

Zail olmaz.

اُمَّت۪ى اَرْبـَع۪ينَ نَفَـرًا

Kırk kişi benim ümmetimden kıyamete kadar zail olmaz.”[36] Ölenlerin yerine tekrar başkasını getirirler. Kıyamete kadar bunlar yeryüzünde devam ederler.

Diyor ki;

قُلُوبُهُمْ عَلٰى قَلْبِ إِبْرَاه۪يمَ عَلَيْهِ السَّلَامِ

“kalbleri aynı İbrahim Halilullah aleyhisselam kalbi gibidir.”[37] Bunların yüzü hürmetine yağmurlar yağar. Bunların duası bereketiyle muharebeler kazanır, hayır bereket bunların duası bereketiyle olur.

Bunlar diyor namaz çokluğuyla kazanmadılar. Oruç çokluğuyla kazanmadılar. Diyorlar öyleyse neyle kazandı bunlar ya Resulallah?

Diyor ki;

بِالسَّخٰۤاءِ وَالنَّص۪يحَةِ لِلْمُسْلِم۪ينَ

“bunlar cömertliğiyle ve halka Müslümanlara nasihatle kazandılar.”[38]

İşte büyük zatların alameti buymuş. Cömert olur ve nasihati bol olur.

Bir adamı överler, methederler, çok methusena yaparlar; büyük âlimdir, büyük şeyhtır, büyük meşayıhtır, büyük evliyaullahtır derler. Git, onun cömertliğine bak. Eğer onda cömertlik yoksa onda hiç bir şey yok. O adamın hiç zerre kadar Allah tarafında derecesi yok.

Çünkü Allahu Teâlâ’nın düşmanı, cömert olmayan kimsedir. Bahil olan kimsedir.

Allah’ın dostları muhakkak cömert olur. Allah’a şükür bizim ıhvanlar hepsi öyle. Allah’a yüzbin kerre şükür olsun.

Haa buna dikkat etmeli. Çünkü sen çalıştın, çabaladın, ettin, tuttun, âlim oldun, müftü oldun, müderris oldun, sen cennete girmedikten sonra ne işe yarar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

اَلْبَخ۪يلُ لٰايَدْخُلُ الْجَنَّةَ وَلَوْكَانَ زَاهِدًا

“bahıl (cimri) olan adam cennete giremez diyor isterse zahid olsun. Gece gündüz ibadet etsin bahil olan mıkhrız nakis olan adam cennete girmez. Yine bir hadis-i şerifinde diyor ki;

اَلسَّخِىُّ حَب۪يبُ اللّٰهِ وَلَوْ كَان فَاسِقًا

Artık onu Peygamberimiz demiş mi dememiş mi onu ulemalar katar arkasına.

 اَلسَّخِىُّ حَب۪يبُ اللّٰهِ

Derim ben, öte tarafı söylemem. Peygamberimiz demiş mi, dememiş mi kimbilir.

 اَلسَّخِىُّ حَب۪يبُ اللّٰهِ وَلَوْ كَان فَاسِقًا

Derler. “Eğer o adam fasık ise bile cömert ise Allah’ın dostudur.”[39]

اَلْبَخ۪يلُ عَدُوُّ اللّٰهِ وَلَوْكَانَ زَاهِدًا

“bahıl olan kimse Allah’ın düşmanıdır. İsterse o adam zahid olsun,”[40]  gece gündüz ibadet ve taat yapsın. Böyle demiş Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem.

Onun için muhakkak Allah’ın sevdiği kimselerde bakhıllık olmaz. Kimde bahıllık varsa onda daha yok, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi yok. Allah muhafaza etsin. 

Bizim en birinci tutamağımız bu. Biz buna dikkat etmeliyiz.

Çünki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buna bunun için söz veriyor. Ben yemin ederim diyor, üç şeye yemin ederim ki olur.

Birinci Allah yoluna bir adam ne kadar malından sarf etse o adamın malı eksilmez, artar, ona yemin ederim.

İkinci diyor bir adama kötülük yapsalar, fenalık yapsalar, hakaret yapsalar, zulüm yapsalar, sonundada o zulüm yapan adamın fırsatı bunun eline geçse bu intikam sevdasına düşmeyipte onu affetse, Allah’a havale etse bu adamda diyor iki cihanda aziz olur, buna yemin ederim. Hem bu dünyada aziz adam olur, hem öte dünyada aziz adam olur.

Bir adamda diyor halktan umucalık, dilencilikten kendi kendine bir kapı açsa o adamda yoksulluktan, muhtaçlıktan, isteyicilikten kurtulmaz, onada yemin ederim diyor.

Öyleyse bu hadis-i şerif bize senettir kardaşım.

Allah cümlemizi Cenâb-ı Hak bu hadis-i şerifin mucibince, Resulullahın emri üzerine amel etmek nasib etsin. O’nun arzusu, O’nun istediği üzerine amel etmek nasib etsin.

İşte biz ashab-ı suffadanız Allah’a şükür. Yüzbin kerre şükr olsun. Biz onların yolunun üzerindeyiz. Allah bizi bu yoldan ayırmasın.

Elhamdulillahi Rabbi’l-âlemin. Vesselatu vesselamu ala resulina Muhammedin ve ala alihi vesahbihi ecmain.

Allahümmec’alna mine’l-aşıkıne leke, allahümmec’alna mine’s-sadıkıne leke, allahümmec’alna mine’l-mahbubine leke, allahümmec’alna mine’l-mukarrebine leke, allahümmec’alna mine’l-vasılıne leke ve yukarrıbne ve vusulna ileyke.

Ya erhamerrahimin ya erhamerrahimin veya hayra’n-nasırin veya ze’l-Kuvveti’l-Metin veya erhame’l-mesakin veya erhamerrahimin.

Sevgili habibin hürmetine ya Rabbi, ya Rabbi bizleri iki cihanda aziz eyle, dertlilerimize deva ver, hastalarımıza şifa ver, borçlularımıza eda etmek nasib eyle.

Ya Rabbi cümle günahlarımızı affı mağfiret eyle. Sırat-ı mustekıyminden ayırma ya Rabbi. Bizi şeriatla amel, tarikatle süluk eyleyip vasılı ilallah olanlardan eyle ya Rabbi.

Âmin, ya Muin, veselamun ale’l-mürselin velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin el-fatiha.

 


[1] Abdurrahman bin Ali, Safvetü’s-Safve, c. 4,s. 112 (Beyrut).

[2] Ramuze’l-Hadis, c.2.s.517/3. Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya c.6.s.165. (Beyrut)

[3] Ramuze’l-Ehadis c.2. s.443/14. Müsnedü’l-Bezzar, c.10.s.308/4428 (Medine-i Münevvere). Kenzü’l-Ummal, c.11.s.538/32515. Ebu Nuaym, Marifetü’s-Sahabe, c.1.s.17/43.

[4] Tabarâni, el-Mu’cemu’l-Evsat c.3.s.257/7438 (Kahire), El Kazvini, et-Tedvin fi Ahbâri Kazvin c.3. s.303 (Beyrut).

[5] Münâvi Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 58; c. 5, s. 58 (Mısır), Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, c. 7, s. 52 (Beyrut)

[6] Tefsirü Ruhu’l-Beyan c.3.s.230 (Beyrut), İsmail ibni Muhammed el-Acluni, Keşfu’l-Hafa c.2.s.384/2669 (Beyrut), Ebu’l-ala Tuhfetu’l-Ahvazi, 6/515 (Beyrut)

[7] Tabarâni, el-Mu’cemu’l-Evsat c.3.s.257/7438(Kahire), el-Kazvini, et-Tedvin fi Ahbâri Kazvin c.3.s.303(Beyrut).

[8] Bakara Suresi, 2/154

[9] Ramuze’l-Ehadis c.1.s.7/3, Hatib el-Bağdadi, Tarihi Bağdad c.13.s.276/7240 (Beyrut), ed-Deylemi ve Ebu Abdurrahman es-Sülemi fi Süneni’s-Sofiye, et-Tedvin fi Ahbari Kazvin, c.1.s.173 (Beyrut). 

[10] Enam suresi 6/52.

[11] Kehf suresi 18/28.

[12] Kehf Suresi 18/28

[13] Ahzab Suresi, 33/41

[14] Ahzab Suresi, 33/42

[15] Araf Suresi, 7/172

[16] İbn Hibbân, Sahih, 1/289, 290; Tirmizî, İlm (2682); Ebu Dâvud, İlm (3641); İbn Mâce, Mukaddime (223); Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 1/126). Levamiu’l-Ukul şerhu Ramuze’l-Ehadis, c.2.s.566.

[17] İmama Fahreddin Razi, Tefsirü’l-kebir c.19s.75.

[18] Fetih Suresi, 48/1

[19] Fetih Suresi, 48/2

[20] Fetih Suresi, 48/5

[21] Fetih Suresi, 48/10

[22] Fetih Suresi, 48/18

[23] Fetih Suresi, 48/27

[24] Tabakat-ı İbni Saad, Siyer-i Halebi.

[25] Ala Suresi 87/14

[26] Ala Suresi, 87/15

[27] Kaf Suresi, 50/16

[28] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evşiya c.10.s.208 (Beyrut). Pir-i Tarikat Abdulkadir Geylani, Sırru’l-Esrar ve Mazharu’l-Envar, s.14 (Mısır). Tefsirü’l-Beğavi, Mealimü’t-Tenzil c.1.s.153. Mustafa bin Abdullah er-Rumi, Keşfu’z-Zunun c.2.s.1362. Münavi, Feyzü’l-Kadir, c.1.s.225 (Mısır). Münavi, Kunuzu’d-Dakaik s.11 Deylemi’den.   

[29] Şems Suresi, 91/9

[30] Şems Suresi, 91/10

[31] Levamiu’l-Ukul Şerhu Ramuze’l-Ehadis c.1.s.439. Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.397/527(Beyrut). İbni Asım, Kitabu’z-Zühd s.108 (Kahire). Münavi, Feyzü’l-Kadir c.2.s.85 (Mısır). Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.3.s.81 (Beyrut). Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.12.s.169/12786 (Musul)

[32] Enfal Suresi, 8/4

[33] Levamiu’l-Ukul şerhu Ramuze’l-Hadis c.3.s.276. Ramuze’l-Ehadis c.1.s.284/16.

 

[34] Kıyamet Suresi, 75/2

[35] Raad suresi 13/28

[36] Ebu Nuaym, Hilyetü-l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)Ramuze’l-Ehadis, c.2.s.517/3. Ebu Nuaym Hilyetü’l-Evliya c.6.s.165. (Beyrut).

[37] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani, El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)

[38] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)

 

[39] Berikatü Mahmudiyye fi Şerh-i Tarikat-ı Muhammediyye c.3.s.7

[40] Berikatü Mahmudiyye fi Şerh-i Tarikat-ı Muhammediyye c.3.s.7

  1. Sohbet: MUHABBET-İ İLAHİYEYİ KAZANMA

Hacı Muhammed Bilal Nadir Hazretlerinin Sohbeti: (11.02.1967 tarihinde Yozgat)

 

Hazreti Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretleri buyuruyor ki Gavsiyye-i Geylaniyesinde, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى يَا غَوْثَ الْاَعْظَمُ

Allahu Teâlâ hazretleri dediki diyor, ya Ğavsu’l-Azam dedi.

لَبَّيْكَ يَا رَبَّ الْغَوْثِ

Dedim diyor. Ey ğavsın Rabbısı olan sana lebbeyk.

Dedi ki diyor, benim öyle kullarım varki onlar,

قَالَ كُنْ فَيَكُنْ

Bir şeye ol derse; kün, ol demek.

 قَالَ

Onlar derse

قَالَ كُنْ فَيَكُنْ

Onların dediği olur diyor.

Hazreti Şeyh Abdulkadir Geylani Efendimiz Hazretleri abdest alırmış. Abdest alırken kuşun birisi üstünden geçermiş üstüne pislik atmış. Arkasından bakmış kuşun, tarpadan kuş yere düşmüş.

Onların gözünde de öyle hal var; ehlullahın gözünde, sözünde. Bir adam, ehlullahın yanına gitse o zatların yanına gitse hiçbir şey konuşmasa, hiç bir şey etmese, bir bakışı, görüşü yeter adama. Onun yüzüne baktığı yeter, gördüğü yeter.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinden söylüyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

اِنَّ اللّٰهَ يَنْظُرُ اِلٰى قُلُوبِ اَوْلِيٰٓائِه۪ فَمَنْ وَجَدَهُ وَرَحِمَهُ

“Allah evliyasının kalbine bakar diyor. Allahu Teâlâ hazretleri evliyasının kalbine bakar. Kimi bulursa ona rahmeder, rahmet eder.[1] Onu rahmetiyle gark eder, onun kalbinde o evliyasının kalbinde kimi bulursa.

Şimdi derlerki canım sende, adamdan ne beklenir? Bir bunu söylüyorlar. Birde diyorlar ki, mürşid ararsan sana hazreti Kur’an yeter.

Böyle bir levha yazmışlar. Bilmem sizde gördünüz mü?

Hâlbuki Kur’an, o mürşidin ağzından çıkınca Kur’an tesirini yapar. Kur’an, mü’minin ağzından çıkınca tesirini yapar. Şurda asılı duran Kur’an bir şey etmez. Eğer mürşid-i kâmilin ağzından dinlersen Kur’an’ı, o zaman onun sesiyle O Kur’an-ı Azimü’ş-Şan senin kalbine kulağına girdimiydi o sana tesirini yapar.

Diyor ki;

 اِنَّ اللّٰهَ يَنْظُرُ اِلٰى قُلُوبِ اَوْلِيٰٓائِه۪

Allahu Teâlâ hazretleri evliyasının kalbine bakar,

فَمَنْ وَجَدَهُ وَرَحِمَهُ

Kimi bulursa ona rahmeder.

Bu yolda çalışıp bu evliyaullahlık yolunda çalışan, ehlullahlık yolunda çalışanları Cenâb-ı Hak hulaseten kısadan Peygamberimize söylemiş. Diyor ki;

يـَقُولُ اللّٰهُ تَعَالَى عَذَّ وَجَلَّ

Allahu Teâlâ hazretleri izzi celaliyle buyurdu ki diyor;

اِذَا كَانَ الْغَالِبُ عَلَى الْعَبْدِ الْاِشْتِقَالُ بِىَّ

Bir kulum, benimle meşkuliyeti artarsa üzerine benimle meşgulolması galebe çalarsa; Allah’ı çok zikreder, Allah’ı çok düşünür, çok ibadet eder, daima aklında, fikrinde Allah olur. Böyle olursa;

جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْر۪ى

Onun gönlünün arzusunu, lezzetini benim zikrime koyarım. Benim zikrime koydummuydu diyor,

اِذَا جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْر۪ى

Onun gönlünün arzusunu lezzetini benim zikrime koydummuydu

عَشِقَن۪ى

O kulum bana âşık olur.

وَعَشِقْتُهُ

Bende ona âşık olurum,  diyor.

اِذَا عَشِقَن۪ى وَعَشِقْتُهُ

O kulum bana âşık olup bende ona âşık oldummuydu; Allahu Teâlâ bir kula âşık olursa düşün işte.

رَفَعْةُ الْحِجَابَ ف۪يمَا بَيْن۪ى وَبَيْنَهُ

Onunla benim aramdaki perdeleri kaldırım diyor.

وَصَـيَّرْتُ ذٰالِكَ تَغَالُبًا عَلَيْهِ

Onu artık ben kendi elime alırım; nasılki bir şoför taksiyi nasıl kullanıyor, o kulumu ben kullanırım artık, ben idare ederim.

Yani, o kuldan zuhur eden artık Hakk’tandır.

Nerden bu elektrikten gelen ceryan?

Fabrikadan işte belli, buna gelmese bundan bir şey olmaz.

İşte onun gibi Cenâb-ı Hakk’tan gelir, o kuldan zuhur eder. Diyor ki;

اُولٰٓئِكَ كَلَامُهُمْ كَلَامُ الْاَنْبِيٰٓاءِ

Onların sözleri Peygamber sözüdür. Gibi de demiyor Peygamber sözüdür.

لَايَسْهُوا اِذٰا سَهَا النَّاسُ

Nasın yanıldığı zamanda onlar yanılmazlar diyor. O kullarım yanılmazlar.

اِذَا اَرَدْتُ بِاَهْلِ الْاَرْضِ عُقُوبَةً

Yeryüzüne ukubet vermek istersem onları göz önüne alırımda onların hürmetine ondan vazgeçerim. Yeryüzüne vereceğim beladan, ukubetten diyor vazgeçerim. Öyleyse onların duasıyla Cenâb-ı Hak çok kazadan, beladan, çok şeylerden kulları çok müşkilattan kurtarır.

ذَكَرْتُهُمْ فَصَرَفْتُ ذٰالِكَ عَنْهُمْ

Diyor. Onların sebebiyle onlardan ben her şeyi; yeryüzüne vereceğim kazayı belayı hepsini kaldırırım onların yüzü hörmetine ondan vazgeçerim.” [2]   

Şimdi kardaşım, evliyaullahlar Allahu Teâlâ’nın velileri öyle bir kimselerki onlar Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin elinde alet gibidir.

Bir adam, bir yer kazacak olmuş olsa bir şey kesecek olmuş olsa baltayla yahut kazmayla yapar. Aynı onun gibi Allahu Teâlâ’nın elinde alettir onlar. Her ne yapacak olursa onlarla yapar. 

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki;

مَنْ مَاتَ مِنْ أَصْحَاب۪ى بِاَرْضٍ فَهُوَ شَف۪يعٌ لِاَهْلِ تِلْكَ الْاَرْضِ

“bir ashabımdan birisi hangi toprakta vefat ettiyse o memleket halkına şefaat eder” [3] yarın diyor şefaat eder.

Bu şefaat nedir kardaşım?

Şimdi okumuş olanların birçoğu Peygamberden başka kimse şefaat edemez diyor.

Mü’min mü’mine şefaat edecek değil başkası. Peygamber, evliya, ulema, şuheda, meşayıh, şehidler, gaziler bilmem neler onların hepsini bırak çocuklar küçüklükte ölen çocuklar şefaat ettiğinden başka mü’min mü’mine şefaat eder diyor. Birbirine şefaat ederler.

Şimdi diyor ki, benim ashabımdan birisi hangi diyarda vefat ettiyse o diyar halkına şefaat eder. Amma kime şefaat eder. O ziyaretine gidenlere şefaat eder. Gitmemiş, görmemiş; şimdi bizim ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinde kabre vardığın zamanda kabirdekiler seni görüyor. Sen onları görmüyorsun amma onlar seni görüyor. Sen ne konuşursan, ne yaparsan, ne iş tutarsan orda o kabirdekiler seni görür.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki,

إِنَّ الْمَيِّتَ لَيَعْلَمَ مَنْ يَغْسِلَهُ وَمَنْ يُكَفِّنَهُ وَمَنْ يُدْلِيَهُ ف۪ي حُفْرَتِه۪

“bir adam ölünce kendini yıkayanı bilir, kefine saranı bilir, kabre götürünce kucaklayıp kabre kim indirdi onu bilir.” [4] 

 O halde bu adam öldümü kardaşım. Ölmedi bu.

Yine hadis-i şerif, bak Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki;

اَلنَّاسُ نِيَامٌ

“Nas uyuyor

فَإِذَا مَاتُوا

Öldükleri zaman

اِنْـتَـبِهُوا

Uyanırlar[5] diyor. Nas uyuyor uykuda bütün bunlar diyor, öldükleri zaman uyanırlar. Biz uykuda olmasak sağımızda solumuzda melaikeler var, böyle meclislere evliyaların, enbiyaların ruhaniyeti gelir. Büyük melaikeler birçok melaikeler gelir. Niçin görmüyoruz? uykudayızda görmüyoruz.

Şimdi bu konuşuğumuzu dinleyenler var. Enbiyaların, evliyaların ruhaniyeti gelirler dinlerler. Büyük vaaz meclislerinde, mevlid meclislerinde, zikir ibadet meclislerinde bulunurlar. Camilerde cemaatlerde bulunurlar. Niçin görmüyoruz?

 Uyuyoruzda görmüyoruz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

“ölünüz ölmeden evvel ölünüz.” [6]

 Ölmeden evvel ölüp geri dirilenler, o ölmüş adam gibi görürler. Evliyalarıda görürler, melaikeleride görürler, haberleride olur. Der ki;

 

Sana bakıp durur gözü

Sohbet edip söyler sözü

Lakin Hakk’ı bulmuştur özü

 

Özü Hak ile beraber, özü Hakk’tan ayrı değil. Yüzü sana bakıyor, gözü sana bakıyor, sana sohbet edip söz söylüyor fakat özü Hakk’la beraber.

 

Sana bakıp durur gözü

Sohbet edip söyler sözü

Lakin Hakk’ı bulmuş özü

 

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin bu,

مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

Hadis-i şerifinin sırrına mazhar olanlar o halde olurlar. Bunun içinde ne demiş.

Mutu kable en temutu sırrına mazhar olan

Gördü anlar haşrı, neşri nefha-i sur olmadan

Onlar mahşeride görür, mizanıda görür, cennetide görür, cehennemide görür daha sizin içinizde de geziyor, sizinlede konuşuyor, gözüde size bakıyor. Evliyaullahlar öyledir işte.

FENA BAHSİ

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri,

اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا

Diyor. Buda fenayı haber veriyor.

Mesela bir dervişin çalışmaktan maksat, çabalamaktan maksat fani olmak, fenaya geçmektir.

 

Fena sahrasını görmezse salik

Olamaz devlet-i irfana malik

 

Fena sahrasını bir salik görmezse irfan devletine malik olamaz.

Diyor ki,

اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا

Evvela fena fi’ş-şeyh olunuz.

 اَفْنُوا

Birinci fena fişşeyh.

ثُمَّ اَفْنُوا

Fena firresul

ثُمَّ اَفْنُوا

Fena fillahtır.

Fena fişşeyh olanlar, şeyhını rü’yasında görür, rabıtasında görür, ondan sonra şeyhıyla uğraşır şeyhıyla muhabbeti, cazibesi çeker. Oraya tamamen muhabbet bağlanır. O kimse, şeyhte fani oluyor.

Ondan sonra fena firresul mertebesine varır. Birde bakarsınki Peygamber efendimizle uğraşmaya başlar artık, rü’yasında, huzurunda, rabıtasında Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin işaretleri yahut kendisinin mübarek vücudu görünmeye başlar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin âşıklara en evvel mübarek gözü görünür. Huzuru rabıtasında o gözü gören, manen kalb gözüyle tabi, maneviyat gözüyle, can gözüyle görüyor onu.

O’nu gören tahammülden harice çıkar. Tahammülü kalmaz. Fakat öyle öyle öyle öyle alışır. Bir görür dayanamaz iki görür dayanamaz ondan sonra yavaş yavaş alışır.

Elin adamı zehiri yerken yerken yerken zehirin şu kadarını yermişde bir şey olmazmış. Evvela az yer, sonra biraz durur az daha yer. Biraz hastalık geçirir biraz daha az yer böyle böyle alıştırırmış kendi kendine bana zehir verirlerse tesir etmesin deyi, zehire alıştıranlar varmış kendi kendini. Neden? Az az az az yemeden.

Buda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin mübarek gözü zuhur eder evvela. Sonra mübarek yüzü zuhur eder. Şu yumurtanın beyazı gayet beyaz yumurtanın üstünde ufak ufak şeylerin çupuru gibi portakalın çupuru gibi çupurlar olur. Onun gibi gayet berrak, pembe al çalar. Onu diyor onu gören kalb âleminde onu seyreden artık tahammülden taşar.

Sonra sonra mübarek başı büsbütün zuhur eder. Ondan sonra mübarek vücudu zuhur eder. Bütün yani şu ışık bir camın içine ışık vururda içinde ışık olurda dışından cam nasıl görünür; onun gibi safi nur görünür. İşte mürid, kemal bulur o zaman. O kemalına göre, herkesin kemalına göre bu hallar zuhur eder.

İşte fena firresul bu. Amma fena firresul olunca fena fişşeyhtan kalmaz. Yine şeyhta beraber zuhur eder. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleriyle beraber bazı O, bazı O yahut bazı ikisi beraber böyle zuhur eder, kalmaz o.

Yani fena firresule geçtide fena fişşeyhtan kalmaz. Yine o da devam eder. Hali yükseldikçe o da yükselir.

İlk halde olan mürid, şeyhını bu âlemdeki gördüğü gibi görür. Orta hallı olan harikulade birşeylerle görür şeyhını. Yani âlemde bulunmayan birşeylerle görür. Son nihayete yetişen güneş gibi görür.

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinide güneş gibi görür.

Ondan sonra fena fillaha varır. Birde bakarsınki ef’al-i ilahiye zuhur eder. Ef’al-i ilahiye öyledir ki; bu âlem bütün bir fabrika olsa onu çeviren bir makine, bir motor çeviriyor. Onun gibi hepsine ilgisi var Cenâb-ı Hakk’ın.

Yani bu mükevvenatta ne kadar mahlûk varsa insan, hayvan; bir atın kuyruğunu, atkuyruğunu böyle sallarken o atın kuyruğunda kudret-i ilahiyenin sallatma kuvveti var. O kendi kendiliğinden sallayamaz o atkuyruğunu.

Yani onda bile Allahu Teâlâ’nın kuvveti, kudreti var. Onu bilen bilir. Ef’al-i ilahiye.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin artık git gide fena fillah, ondan sonra fena fizzat, fena fissıfat, bakabillah, buna varır.

Allah cümlemize nasip etsin.

Demek istediğimiz neydi?

Ölüler öldüğü zamanda; diyor ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri, “bir ölü ölünce o ölü kendini yıkayanı bilir.”

En büyük dikkat edeceğimiz bura bizim. Bunu bilmiyor gafil adamların çoğu. Hava geliyor, hiç yani en birinci hocamız bile hocalarımız bile buna kulak asmıyor. Hâlbuki millete en ziyade anlatılacak bu. En büyük merkez, en büyük karakol, baş karakol orasıdır, kabirdir. Diyor ki;

إِنَّ الْمَيِّتَ لَيَعْلَمَ مَنْ يَغْسِلَهُ وَمَنْ يُكَفِّنَهُ وَمَنْ يُدْلِيَهُ ف۪ي حُفْرَتِه۪

“bir adam öldüğü zaman kendini yıkayanı bilir. Ondan sonra kendini kefine saranı bilir. Kabre koyanı bilir” [7]

Öyleyse ötekinide hepsinde bilir. Cenaze namazını kılanlarıda bilir kıldıranıda bilir. Bazı olur kendiside beraber durur cenaze namazına. Ehl-i zikirler, bunu dünyadayken ölmeden görür. Bu halları ölmeden görürler. Kabre varınca ne olacak, kabre varmadan evvel ne olacak, ölünce ne olacak, işte mutu kable en temutu sırrına mazhar olursa onlar mahşeri, mizanı, sıratı, hepsini daha dünyada gezdiği yerde görürler.

Allah bizi onlardan etsin.

 

ASHAB-I SUFFA

 

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri otururken Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin ashab-ı suffası var. Yediyüz kişi. Bunlar gece gündüz zikrullaha devam ederler başka bir işleri yok. Gece gündüz zikrullaha devam ederlerdi.

Onlardan birisi vefat etmiş. Vefat edince diyorki Peygamberimize geliyorlar diyorlarki Ashab-ı Suffadan filan zat vefat etti diyorlar.

O zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri cemaatin içine bakıyor, diyorki sen kalk diyor sen yıka onu. Onun ölüsünü sen yıka diyor, sende onlardansın diyor. Ancak onlardan hal zuhur eder diyor çok hal zuhur eder, başkası korkar onlardan.

Avam olanlar ehl-i zikirden nasıl korkuyorsa, onlarda öyle korkar diyor. Sen gitte sen yıka diyor.

O ashap kalkıyor, gidiyor yıkamaya başlıyor. Yıkarken bakıyorki sağınada kendi dönüyor, solunada kendi dönüyor. Ölmüş adam.

Bu adam ölmüş mü?

Ölmüş.

Peki, sağ tarafına su dökeceği zaman sol tarafının üstüne dönüyor, sol tarafına su dökeceği zaman yıkayacağı zaman sağının üstüne dönüyor.

Fesübhanallah diyor arkadaş, sen ölüsün yahu diyor. Bu sende diri hareketi nedir bu diyor. Öyle deyince kalkıp oturuyor.

Diyor ki, sen duymadın mı şu ayeti diyor.

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَآءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

“siz ölenlere öldü demeyin Allah yolunda fisebilillah Allah yolunda çalışarak; gerek kâfirlerle muharebe yapsın gerek evinde zikrullahla ibadetullahla ölsün Allah yolunda ölenlere siz öldü demeyin.

بَلْ اَحْيَآءٌ

Belki onlar diridir.

وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

Velakin siz onları öldü zannedersiniz bilmezsiniz.”[8]

Sen bu ayeti unuttun mu arkadaş diyor. Biz diriyiz diyor geri yatıyor. Gene uzanıyor, gene ölü.

Bu adam yıkayıp kaldırdıktan sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin yanına geliyor diyor ki ya Resulallah, sen beni gönderdin o adam diyor birde baktımki sağına kendi dönüyor, soluna kendi dönüyor. Dedim ki fesübhanallah arkadaş, sen ölüsün yahu, bu sendeki diri hareketi nedir bu dedim diyor. Kalktı oturdu diyor, bu ayeti okudu bana diyor.

O zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki; ben seni diyor işte onun için gönderdim. 

Belki korkarlar, belki ürkerler, belki aklı yetmez. Amma sen onlardansın senin aklın yeter. Onun için ben gönderdim senden başkası olsa korkardı diyor.

İşte onlar öyledir kardaşım.

Yine Allah’a şükür biz onlardanız. Yüzbinlerce şükür olsun. Bizim yolumuz o yoldur işte.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

اَبْشِرُوا يَااَصْحَبُ الصُّفَّةِ فَمَنْ بَقِىَ مِنْ اُمَّت۪ي عَلَى النَّعْتِ الَّذ۪ى اَنْتُمْ عَلَيْهِ رَاضِيًا بِمَا هُوَ ف۪يهِ فَاِ نَّهُ مِنْ رُفَقٰۤائِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ

 “ya Ashab-ı Suffa, o ashabı yediyüz kişiye söylüyor. Ya Ashab-ı Suffa, yarın diyor siz cennette benimle şöylesiniz diyor. Şöyle berabersiniz. İki parmağını birbirine getiriyor işte siz aynı böyle benimle berabersiniz orda diyor. Sizin bulunduğunuz yol üzerinde bulunanların hepside benle beraber öyle beraberdir”[9] diyor. Kıyamete kadar.

İşte biz onların yolunun üzerindeyiz Allah’a şükür. Allah bizi ayırmasın. Siz ve sizin yolunuzda bulunanlar benle diyor yarın böyle iki parmak birbirine kavuşur. İşte birbirine müsavi böylesiniz benle beraber diyor.

Allah’a yüzbinlerce şükür olsun. Bu yol sultanlık yoludur kardaşım. Dünyanın, ahretin sultanlığının yoludur.

Allah bizi ayırmasın. İşte evliyalarda böyledir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri başkalarının yanına gittiği zamanda başka türlüydü, o ashab-ı suffanın arasına girdiği zaman başka türlüydü. Öyle bir hal vardı ki bu ashab-ı suffa Allah’ın sevgilileridir deyi onların yanında çekinerek dururdu. Çünkü ayet-i kerime var onların hakkında.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin yanına gelmiş zengin müşrikler demişler ki, biz bu fukaraların, bu dervişlerin köyneklerinin, üstlerinin başlarının kirlerinin kokusuna dayanamıyoruz. Bunları yanından uzaklaştır, Biz geldiğimiz zaman onlar gelmesin. Onlar geldiği zaman biz gelmeyelim. Biz geldiğimiz zaman onlar kalksınlar. Biz kavmin ileri gelenleriyiz, biz iman edersek hepsi iman eder deyince Peygamberimizde diyor ki, bunların gönlünü kırmayım tek bunları elden kaçırmayım. Bu zengin adamlar gerek olur. Her biri bir aşiret sahibi, bilmem zengin servet sahibi adamlar. Peki, olsun diyor.

Onlar çıktıktan sonra Cebrail aleyhisselam geliyor diyor ki, ya Muhammed, Allahu Teâlâ hazretleri sana şu ayeti gönderdi diyor.

وَلَا تَطْرُدِ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ

“sen onları yanından tart etme. Onlar akşam sabah rabbılarına dua ve zikrullah yaparlar.

يُر۪يدُونَ وَجْهَهُۜ

Onlar, rabbılarının cemalına mürid olmuşlar.” [10]

Sen o müridleri sen kendi yanından tart etme. Eğer tart edersen zalımlardan olursun diyor. Aman ya Rabbi, tövbe esteğfirullah tövbe diyor. Hemen diyorki o ashab-ı suffaya, gelin gelin gelin gelin yanıma gelin.

Yine bir ayet-i kerimede diyor ki Cenâb-ı Hak;

 وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ

 “sen nefsine sabret. O fakir dervişlerle ki onların kirlerine, paslarına, kokularına sen tahammül et, nefsine sabret. Onlarla beraber olmaya sabret.

يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ

Onlar akşam sabah rabbılarına tesbih çeker dua ederler. Onlar hem zikir yaparlar, hem tesbih çekerler. Onlardan ayrılma.” [11]

 Onun üzerine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri ashab-ı suffanın içine böyle girer orta yerine otururmuş. Gelin gelin gelin gelin dizi dizinde dizinin altında onlar Peygamberimizin dizinin üstüne dizini koyamaz, ayağının üstüne ayağını koyamaz. Hep Peygamberimizin ayağının altına ayaklarını sokarlarmış, dizinin altında dizlerini sokarlarmış. Koltuğunun altına girerler öyle otururlarmış. Çünkü biliyor ki Allah onları seviyor.

Ve ondan birisi o zatın birisi diyor ki; biz böyle otururken Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleriyle böyle sokulup birbirimize öyle sıkı otururken diyor birde baktımki diyor vahiy geldi. Peygamberimize vahiy geldi diyor. Ayağım diyor ayağının altındaydı dizimde dizinin altındaydı diyor. Öyle bir dağ çöktü üstüme ki diyor sanki üstüme dağ çöktü ölüyordum az kala.

Çünkü vahiy geldiği zamanda Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine ağırlık gelirdi. Devenin üstündeyse vahiy geldiği zaman deve çökerdi. Götüremez çöker peygamberimiz ayağını yere basardı. Öyle olmasa deve kaldıramazdı. Ben zannettimki diyor ayağımın üstüne dağ çöktü. O Peygamberimiz başını kaldırıncaya kadar diyor vahiy geçene kadar işim bitti.

İşte Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri o ashab-ı suffayı o kadar tazim hürmet okadar onları severdiki Allah bunları seviyor, Allah bunları tavsiye etti deyi.

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ

Sevgili Habibine diyor ki, “sen onlarla beraber nefsine sabret, onlarla beraber olmaya.” [12]

Orası Hicaz kıtası, sıcak yer. Bugün üstünü değişse gömleğini değişse bugün yıkasada tamamen tertemiz giyse şapır şapır su akıyor. Akşama kadar gene kirlenir, gene ter kokar.

Çünkü durma yok durukma yok, ter sürekli akıyor. Bunlarda sürekli gece gündüz ibadet ve taatte çalışıyor. Bunlar başka şeylede meşgulolamıyorlar her zaman her zaman…

Zenginler diyor ki, biz bunların kokusuna dayanamıyoruz diyor. Onlar hergün gömleği yıkatıp her gün giyiyorlar. Belki terledikçe değişiyorlar, öyle zengin adamlar.

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleride diyor ki;

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ

“nefsine sabret, benim o sevgili kullarımla beraber olmaya nefsine sabret. Onları yanından tardetme. Eğer onları tard edersen zalımlardan olursun diyor sevgili Peygamberine.

Ne kadar onların sevgisi var.

Bir ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyor ki;

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ ﴿﴾ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا  

“ey Allah’a iman edenler Allah’ı zikredin. Öyle bir zikredin ki, çok zikredin.”[13]

وَسَبِّحُوهُ

“O’nu tesbih ediniz. Tesbih çekiniz.

بُكْرَةً وَاَص۪يلًا  

Bükre, sabahtır. Esıl, akşamdır. Akşam sabah tesbih çekiniz.”[14]

İşte biz Allah’a şükür Akşam sabah tesbih çekiyoruz, her zamanda Allah’ı çok zikrediyoruz. O Ashab-ı Suffanın yolundayız. Onların ruhlarına Rıza en lillahi’l-fatiha.

Cenâb-ı Allah dualarımızı kabul eylesin, günahlarımızıda affımağfiret eylesin, dünyada Kur’an, ahrette iman yoldaş eylesin.

 

 

BİAT VE AHD-İ MİSAK

 

İşte kardaş, insan kendi gittiği yolun kıymetini bilmeli. Bir cihet bu; evliyaların bu ehlullahın ehl-i zikrin tuttuğu cihet. Bir cihette şu; hazreti Cüneydi Bağdadi hazretleri demişki ona sormuşlarki, bu tarikat nedir demişler.

Tarikat demiş; Cenâb-ı Hak Teâlâ Hazretleri ruhlara ahd-i misak aldığı zamanda dedi ki;

اَلَسْتُ بِرَبِّـكُمْ

elestü birabbiküm.

قَالُوا بَلٰى

Kalu bela. Allahu Teâlâ diyor ki, hepsi قَالُوا بَلٰى  beli, dediler.

 Yani, ruhlara Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri dedi ki, “ben sizin Rabbınız değil miyim?”

O zaman “hepsi beli, dediler.[15] O zaman Cenâb-ı Hak bunlardan ahd-i misak aldı ki, öyleyse benim beni Rabb bilip beni seviyorsunuz değil mi?

Evet, beli ya Rabbi.

Öyleyse benim sevgimden ayrılmayacağınıza vaad ediyor musunuz?

Vaadediyoruz dediler. Orda vaad ettiler. Ahd-i misak aldı Cenâb-ı Hak.

Şimdi bu dünyaya gelmeden Peygamberlere dediki Cenâb-ı Hak orda Peygamberleri bizim ruhlarımızın içinden ayırdıktan sonra onlara dedi ki, ben sizi yeryüzüne göndereceğim, siz yeryüzünde bu ahd-i misakı tazeleyeceksiniz.

Peki dediler.

Her Peygamber gelince yeryüzünde ümmetinden elinden tutup ondan sonra karşısına alıp vaaz nasihat edip o ahd-i misakı tazelediler. İntisap verdiler her peygamber.

Sonra bizim Peygamberimiz yeryüzünden gitti sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem fakat onun varisleri kaldı, vekilleri kaldı.

اَلْعُلَمٰۤاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيٰۤاءِ

“Ulema, Peygamberlerin varisidir.”[16]

Yani, bir babanın baba ölünce her şeyi oğluna kalmaz mı? Her şey oğluna kalır değil mi?  Peygamberden sonra ulemaya peygamberin her şeyi kaldı.

Diyor ki âlim o kimsedir ki; hem şeriat ilmini, hem tarikat ilmini bilendir. Ötekisi âlim değil tek kanatlıdır, o fıkıhtır o. Ona fukaha der. Fakihler, fukaha. Ulema dedimiydi ulema; hem tarikat, hem şeriat, hem hakikat, hem marifet bunun hepsini bilen. Yani, hem manevi ilmini, hem zahir, hem batın ilmini bilenler. Bunlar ulemadır, bunlar peygamberin varisidir. Yoksa her kitap okuyan, her müftüyüm, müderrisim diyen değil.

Şeriat, zahiren Peygamberimizin kavlidir. Tarikat, batınan fiilidir. Batın yoludur. Peygamberimiz hem zahir yoluyla amel etti, hem batın yoluyla amel etti.

Şeriatte olup isterse müftü olsun, müderris olsun, dehri olsun ne kadar yüksek olursa olsun tarikat batın yoluna devam etmediyse o ulemadan olamaz.

Hem şeriat hem tarikat ilmini bilene zülcenaheyn derler. Yani iki kanat sahibi. Bir kuş, iki kanatlı olursa o kuş uçar. Yalınız şeriat ilmini bilenler batın ilmine bu marifetullah sırrına bu yola çalışıpta burayı, bu yolu bilmeyenler o tek kanatlı sayılır. Tek kanatlı kuşda uçmaz. Hem şeriat hem tarikat ikisi bir olduda ikisinin ilmi bir oldumuydu o kuş uçar. Aynı onun gibi.

Diyor ki benim varislerim gelir.

اَلْعُلَمٰۤاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيٰۤاءِ

Yine birinde diyor ki;

اَوْلِيٰٓاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيٰٓاءِ بَن۪ي اِسْرٰٓائ۪يل

“benim ümmetimin evliyası ben-i İsrail peygamberleri gibidir.”[17]

Ben-i İsrail peygamberleri ne yapmış?

Ben-i İsrail peygamberleri ölü diriltmiş.

اَوْلِيٰٓاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيٰٓاءِ بَن۪ي اِسْرٰٓائ۪يل

“onlar beni İsrail Peygamberleri gibidir.”

Şimdi Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri birgün ashab-ı Resulullahın bir zatın bahçasında otururlarmış. Evinin bahçasında toplanmışlar, ashaplarla beraber otururken gelin diyor elimden tutun. Elinden tutup intisap ettiriyor.

Diyorlar ki; ya Resulallah bu nedir?

Diyor ki, ezelde ahd-i misak aldı Cenâb-ı Hak bizden diyor. Her Peygamberden ahd-i misak aldı ki, sen kendi zamanında yetişdiğinde ümmetine bu elestü birabbiküm hitabını orda tazeliyeceksin dedi. Onlar hep ümmetlerinden birçok kimselerden böyle biat aldılar. Bende sizden biat alacağım diyor. Ben geldim size Allahu Teâlâ’nın elestü birabbiküm hitabının mucibince ben size tebliğ ettiğime dair. Ben sizden elinizden tutup size bu vaadi yerine getirdiğime dair şahid olacaksınız.

Cenâb-ı Hak diyecek ki, yarın bana, sen ümmetine bu elestü birabbiküm hitabındaki ahd-i misakı tazeledin mi orda?

Ben tazelediğime bunu şahid tutacağım sizi diyor. Ve hemde yol, bu yoldur siz bununla çalışın. O zaman hep sahabeler biat etmiş.

 

HUDEYBİYE

 

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri Hudeybiye mevkiinde kâfirlerle harp edip Mekke’ye giremediler, harbedemediler. Son neticede müsalaha yaptılar, sulh oldular Hudeybiye mevkiinde ağacın altında. Sulh olunca geri dönmek istediler.

Orda kâfirler dediler ki, biz seni Mekke’ye girdirmeyiz. Arada münakaşalar çoğaldıktan sonra dediler ki sulh olalım.

Süheyl isminde birini gönderdi kâfirler. Peygamberimizde Hazreti Osman radıyallahu anhu hazretlerini gönderdi Mekke’ye. Bu Süheyl dedi ki, seninle on seneye kadar şart kuracağız ki, birbirimize dokanmayacağımıza, on sene.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri kabul etti.

Ashaplar kızdılar dediler ki, biz Mekke’den çoluğumuzu çocuğumuzu bıraktık, malımızı mülkümüzü bıraktık. Aha bugün aha yarın Aha bugün aha yarın derken biz canımız çıkıyorki acelemizden, her birimiz türlü türlü perişanlık içindeyiz diye.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem dedi ki, ben sizin Peygamberiniz değil miyim? Ben kabul ediyorum siz niçin kabul etmiyorsunuz? Deyince herkes boynunu büküp oturdular.

O, on seneyi Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem kabul etti, onu senede yazdılar, on seneye kadar harp yok.

Gelelim bu sefer sizden bize gelen olursa o Süheyl diyor ki; sizden bize gelen olursa biz size teslim etmeyeceğiz. Bizden size gelen olursa siz onu bize teslim edeceksiniz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri bunuda kabul ediyor.

O zaman Hazreti Ömer hazretleri dayanamıyor, kalkıyor sen diyor Allah’ın Resulü değil misin? Ne korkuyoruz bunlardan diyor ağır ağır şartları kabul ediyoruz. Bir Müslüman bunlardan bize kaçıpta gelse şimdi aman ya Resulallah beni kurtar deyipde gelse, bize teslim olsa onu tutup bunlara mı teslim etmeliyiz?

Edeceğim diyor.

Neyse senet bitiyor bitince altına imza atıyor, hazreti peygamber efendimizin imzasını atarken hazreti İmamı Ali yazıyor, kâtiplik yapan O. Muhammed resulullah deyi koyuyor imzasını.

Süheyl’de okuyor bakıyor peygamberimiz okumuşluk bilmez. Süheyl diyor ki, sen onu, o yazıyı yazdın ben kabul etmem onu diyor. Biz O’nun resulullah olduğunu bilsek zaten diyor kabul etsek harp etmeyiz. Ben senedin (mukavelenin-anlaşmanın) içinde Muhammed Resulullah kabul etmem diyor. Onu sil diyor.

Peygamber efendimiz diyor ki, ya Ali, sil onu diyor. Muhammed ibni Abdullah yaz diyor.

O zaman diyor ki, haşa diyor ben Allah’ın ismiyle peygamberin ismini silemem diyor.

O zaman Hazreti Ömer radıyallahu anhu hazretleri gene kalkıyor, diyor ya Resulallah, bu ne bu diyor. Ağır şartları kabul ediyoruz birde bu kâfir bunu böyle yapıyor. Bunu da daha kabul ediyoruz diyor.

Siz karışmayın diyor. Ver bana o senedi (mukaveleyi-anlaşmayı) diyor. Alıyor, geyik derisinin üstüne yazmış. Hangisi nerede bu diyor. Kendi okumuşluk bilmez. İmzasını kendi bilmiyor Muhammed resulallah nerede diyor.

Hazreti Ali radiyallahu anhu hazretleri aha şura diyor gösteriyor. Kendi ağzından tükrüğü çıkarıp çalarken çalarken onu iyice siliyor. Muhammed ibni Abdullah deyi yaz.

Muhammed ibni Abdullah deyi yazıyor. Bunun üzerine ashap kızgın.

Bu halde Cenâb-ı Hak insanı her türlü şeyle sınar. Bir bakarsınki bir havadis geliyor. Süheyl’in oğlu varmış Müslüman olmuş. Ben Muhammedilerden oldum demiş. Onuda Süheyl eve hapsetmiş, ayağına pukağı vurmuş, zindana koymuş. Bunun üzerine bu çocuk ordan boşanmış, kaçmış zinciri sürükleyerekten geliyor.

Gele gele geliyor Peygamberimizin yanına geliyor diyor ki, ya Resulallah, bu benim babam diyor. Süheyl’i gösteriyor.

Ben diyor sana iman ettim. La ilahe illallah Muhammed resulullah. Ben hak dini kabul ettim. Fakat babam diyor kâfirliğinden beni diyor böyle hapsetti ve zincirledi bende şimdi ordan boşandım kaçtım diyor zinciri sürükleyerekten geldim.

Beni kurtar diyor bu babamın elinden.

O zaman Süheyl ne diyor? Ya Muhammed, sen eğer senedinde, sözünde sağlamsan şimdi belli olacaksın diyor. Şimdi bu oğlumu bana verirsen bizden kaçıp geleni bize geri teslim edecekdiniz ya.

O zaman Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki, oğlum seni ben babana teslim edeceğim.

Diyor ki, ya Resulallah beni nasıl teslim edeceksin? Babama.

Diyor ki, sen sabredeceksin diyor oğlana. Ben babana teslim edeceğim, benim vaadim senedim var. Ben senedimden vaadimden dönemem bozamam.

Sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri böyle babasına teslim edince çocuk ağlıyor. Oğlan ağlayınca hazreti Ömer hazretleri gene kalkıyor, ashap gene kalkıyorlar.

Ne bu diyorlar bu kadar bizim buna boyun eğdiğimiz böyle. Bu acı şeylere nasıl biz tahammül edeceğiz? Sabah birgün gene gelecekler gene böyle tutup teslim edeceğiz.

Peygamberimiz diyor ki; ben kabul ediyorum, muahade yapan benim diyor.

Gene herkes sesi kesiyor.

O zaman bir havadis geliyor ki, hazreti Osman radıyallahu anhu hazretlerini şehid ettiler deyi. Bu havadis gelir gelmez Peygamberimiz ayağa kalkıyor. Daha Süheyl’de oturuyor.

İşte şimdi dediğiniz oldu diyor. Mademki Osman şehid olduysa şimdi biz harbe kıyam ettik diyor. Gelin elimden tutun diyor. Allah için malınızla canınızla dininizle imanınızla her şeyinizle bana teslim misiniz? Gelin bakalım. Benim öldüğüm yerde ölecek kaldığım yerde kalacak mısınız?

O zaman ashapların kuvvetli çariyarı Güzin efendilerimiz aşere-i mübeşşere bunlar hep elinden tutup biat ediyorlar.

Develerin hörgücünün arkasına saklanan oldu biat bitinceye kadar. Ondan sonra biat tamam oluyor.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri mahzun mahzun etrafa bakıyor. Öyle bir mahzuniyet var. Kimse anlıyamıyor; neden bakıyor bu etrafa neden bakıyor. O kadar yüreği yanık mahzun mahzun öyle etrafa bakıyor. Birde bakıyor ki beş altı tane kadın çıktı geliyor. O zaman yüzü gülüyor. Geliyor kadınlar diyor ki; ya resulallah, bizde biat edeceğiz. Öldüğün yerde öleceğiz, kaldığın yerde kalacağız. Malımızla canımızla senin yolunda fedakârız. Hiç müteessir olma, biz ölmedikten sonra sana bir şey yok.

O kadınlarda gelip intisap ettikten sonra Peygamberimiz ferahlanıyor.

Diyorlar ki niçin mahzun oldunda bu kadınları görünce sevindin? Deyince diyor ki, ümmetimin kadınlarında din için böyle Müslümanlık, şeriat, tarikat yolunda fedakâr bulunacak mı bulunmayacak mı? Allah razı olsun bu kadınlar onlara diyor kefaret oldu. Bundan sonra benim ümmetimin kadınlarındanda büyük zatlar zuhur edecek. Benim ümmetimin kadınlarındanda büyük zatlar zuhur eder diyor. Allah’a şükür ona sevindim.

Demek ki, kadınlardan olmayacak mı deyi çok onun için mahzun oluyordum diyor. Bunlar gelipde böyle biat edince bildimki diyor işte Allah’a şükür bunlar onlara başlangıç oldu. Allah için din için ümmetimin kadınlarındanda büyük zatlar zuhur eder.

Allah’a yüzbin kere şükür olsun.

Bu sultanlık, büyüklük yoludur kardaşım buna her hurdahış olanlar, kalbi yüvesvis olanlar, ondan sonra fasık kimseler buraya yaklaşamaz. Yürüyemez buraya dahalet edemez. Her kim buraya dahalet etti, her kim buraya dâhil ise Allah’a yüzbinlerce şükür olsunki Allah ona hidayet etmiştir. Allah bu hidayetten ayırmasın. Rabbımız Teâlâ hazretleri.

İşte evliyalık yolu budur. Allah için malıyla canıyla her şeyiyle fedakâr olur.

Diyorki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri Hazreti Ömer radiyallahu anhu hazretlerine elinden tutmuş bazı derken duyarsınız işte hutbede okur. Hazreti Ömer Resulullahın elinden tuttuda derdiki, ya Resulallah, seni canımdan başka her şeyimden ziyade seviyorum deyince diyor ki; ya Ömer, imanın daha kemal bulmadı diyor. Ben Allah’a yemin ederimki beni canından malından her şeyinden ziyade sevmedikçe her şeyinden her varından senin imanın kemal bulmaz diyor.

İşte dervişlik budur kardaşım. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine öyle oldular.

Muharebelerde bakarlardı ki kılıç geliyor, kendilerini önüne atarlardı ki, Pegamberimzee değmesinde bana değsin. Kolunu uzatırdı kolu giderdi. Ayağını uzatır ayağı giderdi. Boynunu uzatır boynu giderdi. Tek bana değsin kılıçta O Allah’ın Resulüne yetişmesin deyi.

Nedir bu nedir?

Bunlar kazanmasında kimler kazansın kardaşım. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin önüne siper olurlardı.

İşte öyle fedakâr olmadıktan sonra, bağlandığın yere öyle bağlanıp öyle samimi, öyle sadakatli böyle samimi sıdkı sadakatle bağlı tevekkül teslimiyet sağlam olmadıktan sonra Allahu Teâlâ hazretleri insana açılmaz.

Öyle bir güzeldirki O Allah, öyle bir güzeldir ki, öyle her yere açılan bir güzel değil. Gayet bir adamın sıdkı, sadakati, teslimiyeti, aklı, fikri, zekâsı, bağlılığı tamamen kendinin için Allah için her şeyinde bağlandı tamamen teslim oldu her şeyinde, işte ona açılır. Öyle güzeldir o.

Allah cümlemize Cenâb-ı Hak bu halları nasip etsin, bu dereceleri nasip etsin. Bu aklı versin, bu fikri versin, bizi bu yoldan ayırmasın.

Orada diyor ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri artık biat tamam olduktan sonra herkes o haldayken bir haber daha geliyor. Diyorki Hazreti Osman şehid olmamış.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki Sühey’le, yürü diyor vaadimiz vaad. Mademki Hazreti Osman şehid olmamış iş tamam diyor.

Şimdi çıkıyorlar orda kaç gün kaldılarsa Hudeybiye mevkiinde o ağacın altında ordan çıkıyorlar.

Hudeybiye mevkiinden ayrılıpda gelirken Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri İnna fetahna suresini gönderiyor. İnna fetahna suresi işte hep bunu söyler.

Diyorki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri, münafıklar birbiriyle fiskos yapmaya başlıyorlar; yahu diyorlar bak rü’ya gördüydü. Peygamberimiz gitmeden evvel rü’ya görmüş, demişkine Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bana rü’ya gösterdi; rü’yamda gittik biz Mekke’ye gettik, tavaf ettik deyince herkes kurbanları boyatıyorlar.

Onlar sürer götürürler davarı. Koyunu kendiler sürer götürür. Bizim buralar uzak olduğunun için bizim buradan gitmez. O yakın mevkide Medine-i Münevvere, o havalide, o yerlerde olan, hicaz kıtasında olanlar malını, kurbanlığını sürer götürür, oda bir şeref.

Cenâb-ı Hak onuda söylüyor Kur’an-ı Kerim’de sürüp götürdüklerini.

Şimdi kurbanlıkları böyle boyalıyorlar, nişanlıyorlar, topluyorlar, sürüp götürüyorlar. Orayada varınca bu böyle olmayınca diyorlar ki; bak rü’ya gördüm diyordu. İşte biz Mekke’ye gideceğiz tavaf edeceğiz dedi hani nerde kaldı?

Böyle münafıklar birbirine konuşuyor; nerde kaldı hani sözleri nerde kaldı?

O zaman Cebrail aleyhisselam inna fetahna suresini getirdi.

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا

“ben sana büyük fütuhat açtım.”[18]

لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ

Cenâb-ı Hak, “seni affı mağfiret etmenin için bu işlerin hadiselerin hepsi ondandır. Senin evvel ahir günahlarını hepsini affettim”[19] diyor Cenâb-ı Hak.

لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ

Bu işlerden maksat nedir? Tâ ki, mü'min olan erkekleri ve imânlı olan kadınları altlarından ırmaklar akan cennetlere, içlerinde ebedî kalıcılar olmak üzere girdirsin”[20]

Mü’min olanların sadakati meydana çıksın, münafık olanların münafıklığı meydana çıksın.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ

O senin elinden tutup biat edenler vardıya onlar biat ettikleri zamanda doğrudan doğruya Allah’ın elinden tuttu, beraberdi Allah’ın eli beraber.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ

Allah için gelibde senin elinden tutup, bir adam bir adamın elinden tutup biat edip intisap ettiği zamanda

يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ

Onların ellerinin üstündedir Allah’ın eli.

Bu ahd-i misakı yapıp bu biatı yaptıktan sonra

فَمَنْ نَكَثَ

“her kimki bunu kırarsa; artık bu vaad, bu ahd, bu söz, bu ikrar, bu iman, bu biat olduktan sonra her kim bunu kırarsa, bozarsa

فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪

“o kimse kendi nefsinin menfaatini kırdı. Kendi kesesine zarar etti.

وَمَنْ اَوْفٰى

Her kimki bu verdiği söz üzerinde ahdi vefa üzerinde sabit olarak durursa

بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا

Allahu Teâlâ ona çok büyük ecr-i azim verecektir.”[21] Allahu Teâlâ’nın büyük ecir dediğine artık öte yanı ne dersen akıl yetmez. Hesaba gelmez, hesaba sığmaz.

Allah bize o ecri versin Cenâb-ı Hak. Âmin.

Diyor ki;

لَقَدْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ

“Allah razı oldu o mü’minlerden ki, ağacın altında senin elinden tutup biat ettiler.”[22]

لَقَدْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ

Sana mübayaa ettiler, söz verdiler.

Kimi, elinden tutabilen tuttu. Tutamayanda karşıdan biat etti; ben seni kabul ediyorum sende beni kabul ediyor musun? Ben seni büyüğüm biliyorum sen beni kabul ediyor musun?

Evet.

İşte mübayadır, biattır. Böyle biat edenler

مَا ف۪ى قُلُوبِهِمْ فَاَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ عَلَيْهِمْ وَاَثَابَهُمْ فَتْحًا قَر۪يبًا

Yakında fütuhat galibdir yakındır.

Rü’yaya gelince ne diyor?

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا

“Allah, Resulünün rü’yasını tasdik eder.”[23]

Siz demeyinki rü’ya gördüydüde, Mekke’ye giremedide, kurban kesemedide, … Hiç korkmayın.

Biz başımızı traş edecektik ya Resulallah demişler orda, Kâbe’ye varacaktık, biz başımızı traş edecektik ya Resulallah hani nerde kaldı? Biz hudeybiye mevkiindeyiz. Kurbanlarınızı burada kesin diyor. Kurbanları orda kestiler.

Saçlarımız…

Saçlarınızı burada traş edin diyor Cenâb-ı Hak onun yerini buldurur.

Bunlar traş ediyorlar, oraya yığılıyor saçlar, birde bakarsınki bir talaz geliyor alıyor havanın yüzünden atıp götürüp Kâbe’ye saçıyor.[24]

İşte bunun gibi Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri, bu Hak yolu, bu ahd-i misakı yenilemek, biat yolu, evliyaullah yolu, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin kurbiyet-i ilahiyesinin yolu.

İşte bu yolla gidilir. Gidenler bundan gitmiş, Varanlar bundan varmış, bundan kavuşmuşlar. Allahım bizede nasip etti Allah’a şükür. Yüzbinlerce şükür olsunki biz bunun içine dâhiliz elhamdülillah. Ashab-ı Suffa’nın gittiği yoldayız. O ashab-ı Resulullahın gittiği yoldayız elhamdülillah.

Öyleyse biz, bizim kıymetimizi bilmeliyiz. Allah’a yüzbinlerce şükür olsun, bize her kim ne derse desin, biz iyilikle karşılayacağız. Kötülük edenlere iyilik edeceğiz. Allah görüyor, Allah biliyor, neye layık ise onu yapar O. Cenâb-ı Hak, kendisi işte bir adam bunları bildikten sonra akşamki dediğim gibi tezkiye-i nefis, tasfiye-i kalbe çalışmalı.

Diyor ki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerim’de:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰى

“her kimki nefsini tezkiye etti.[25] Nefsini akıllandırdı, uslandırdı demek.

وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰى

“Rabbısının ismini zikrederek namazınıda kılmakla.”[26]

İşte bu kimse dediğim gibi bu biat yolunda, bu ahd-i misak yolunda bunu bozmadan, kırmadan böyle devam ederse doğru varacağı Cenâb-ı Allah; doğru varacağı dergâh-ı ilahiye, izzet-i ilahiyeye kavuşur.

Demin dedim ya. Öyle bir güzeldirki O, her hurda hışa açılmaz. Her fenaya açılmaz. Her kimseye açılmaz, adamın dört başı mamur olmadıkdan sonra her şeyi tamam olmadıktan sonra; sabrı, sebatı, tevekkülü, teslimiyeti, imanı, itikadı, şeriati, tarikati, hakikati, marifeti hepsi tamam olmadıktan sonra onların hepsiyle sınar. Sehaveti tamam olmadıkdan sonra Allahu Teâlâ o adama açılmaz.

Öyle bir güzeldir ki öyle her adama açılan kimse değil O.

Allah bizlere açsın kendi kendini Rabbım Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri.

İşte gurbiyet-i ilahiye böyle kazanılır.

Gurbiyet-i ilahiye nasıl? Yani Allah’a yakınlık nasıl?

Allah’a yakınlık öyledir ki; insan kendi derununde, kendi maneviyatında bulur Cenâb-ı Hakk’ı. Allahu Teâlâ gelmekten, gitmekden münezzehtir. Uzaklıktan, yakınlıktan münezzehtir. Fakat bizim gönlümüzdeki olan zulumat perdeleri bizi uzaklaştırıyor.       

Cenâb-ı Hak diyor ki;

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

“ben kuluma diyor şah damardan yakınım.”[27]

Haa, öyleyse Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri yine diyor ki; İki adam bir gizli yere gelse, tenha yere çıksa, gizli bir iş yapmak istese üçüncüsü benim diyor. Üç adam bir yere gelse dördüncüsü benim. Beş bir araya gelse altıncısı benim daha böyle ziyade diyor.

Öyleyse Allahu Teâlâ bize her zaman yakın. Bu söylediklerimizi, bu konuştuklarımızı hep dinliyor, hep biliyor, hep haberi var elhamdülillah. Biz böyle bilmeliyiz.

Fakat bizi Hakk’tan uzak eden, bizim nefsimizin sıfatıdır. Kibir, ucup, riya, buhul, hased, gadap, dünya sevgisi bunlar bizi Cenâb-ı Hakk’ın yakınlığından uzaklaştırıyor.

Öyleyse biz, nefsimizin islahının yolunda çalışacağız. İmamı Ali radiyallahu Teâlâ anhu hazretleri Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinden bir hadis söylemiş.

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

“her kim nefsini bilirse o adam Allah’ını bilir.”[28] Akşam dedim bunları hep. Akşam nefis bahsinde, şeytan bahsinde bunları hep söyledim.

Kur’an-ı Kerim’de diyor ki;

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

İnsana kolay, kısa yoldan söylüyor Cenâb-ı Hak, ne güzel; “Her kim diyor kendi nefsini tezkiye edebilirse aklını başına toplar, akıllı uslu, kâmil, oturaklı, dindar bir adam olur. İşte bu adam iflah oldu.”[29]

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا

Aklını başına toplayıp bu, Hakkı, hakikati anlayıp O’nun yolunda çalışıp, ilim marifet yolunda çalışıp bu yolda çalışan kimse o kimse nefsini islah eden kimse felah buldu.

Felah demek; her şeyden iflah oldu kurtuldu. O adam iflah olur artık.

وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

“her kimki nefsinin havasının arkasına düşer, nefsinin havasını kovalar, artık hakkı hakikati tanımaz, o kimsede büyük zarara düştü.”[30]

Allah muhafaza etsin.

Öyleyse kardaşım şimdi bizim söyleyeceğimiz şu ki; bizim bahsimiz evliyaullahlardaydı. Evliyaullahlar, Allah yolunda çalışan kimseler Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerine yakınlık hâsıl ederler.

İnsandan ne beklenir diyenler yanılır.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerimi’de buyuruyor ki;

فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَآءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا

“her kim ki Rabbısının cemalına kavuşmak isterse amel-i salih işlesin. 

Elin adamı deli desin, akılsız desin.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyor ki;

أُذْكُرُ اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا حَتّٰى يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ لَكُمْ تُرٰٓاؤُونَ

 “münafıklar size mürai deyinceye kadar Allah’ı çok zikredin.”[31] Allah’ı çok zikredin diyor, münafıklar size mürai deyinceye kadar.

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretlerine yakınlık kazanmak için zikir, ibadet ve taatle çalışa çalışa insan yükselir kardaşım.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur’an-ı Kerim’de diyor ki;

لَهُمْ دَرَجَاتٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ  

“onlar için dereceler var.”[32] Her insan çalıştıkça derecesi yükselir.

Akşam dedim ya bir hadis-i şerif var, Allah’la kulun arasında yetmişbin hicab var. Kul ibadet ettikçe o hicabları geçer.

لَيْسَ الْحِسِّ مِنْ تِلْكَ الْحِجَابِ

“bu hicaplardan (perdelerden) hiç birisini duymaz.

إِلَّا ذَهَقَتْ

“illa geçer.”[33]

Bundan başka birde derece var. Cenâb-ı Hak diyor ki; ben kullarım için dereceler halk etmişim.

Bir insan ne kadar çalışırsa bu dünyada o kadar derecesi maneviyatta yükselir. Maneviyatta derece kazanmanın için ilerlemeye çalışmalı.

Maneviyatta derece neyle kazanılır:

Maneviyatta derece neyle kazanılır kardaşım?

Ağır olacaksın, uslu olacaksın, kâmil olacaksın. Nefsin yedi mertebesi var. Şimdi biz onuda söyleyeceğiz demekki değil mi? Geldi şimdi. Sözü uzatacağız.

Şimdi diyor ki, insanlar için yedi mertebe var. Yedi ahlak-ı zemime vardı. Yedide ahlak-ı hamide vardı. Ona karşı yedi tanede derece var.

Birine nefs-i emmare derler yedi mertebenin. Nefs-i emmare makamı. Nefs-i levvame makamı, nefs-i mülhime makamı, nefs-i mutmainne makamı, nefs-i razıyye, nefs-i marzıyye, nefs-i safiyye. Bu yedi.

Nefs-i emmarede olanlar; işte o nefsinin havasına uyup ondan sonra keyfinin, zevkinin, hani bindiği atı zabtedemeyen kimse gibi nefsini zabtedemiyor o. Nefsini besliyor. Nefsinin her istediğini verirken verirken bu sefer şımarık çocuk gibi o her verdiğini ister bu sefer her verdiğini ister. Tekrar başkasını ister birini verir birdaha ister.

Nefs-i emmare demek, vücut iklimine; bu vücut bir iklimdir, gönül âlemi bir iklimdir. Bu iklime nefs-i emmare padişah olmuş, hükümdar olmuş. Onun askerleri var; kibir, ucup, riya, buhul, hased, gadap, dünya sevgisi bunlar onun askeridir. O onunla vücudu kaplamış, artık onu kimse Hak yoluna döndermek, onu Hak yoluna boyun eğdirmek zor olur ona.

Allah muhafaza etsin.

İkinci nefs-i levvamedir. Nefs-i levvamede, nefs-i mülhimeyle emmarenin ortası. Bir bakarsınki emmareye döner bir bakarsınki mülhimeye döner.

Bu, nefs-i levvame demişlerki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

وَلَا اُقْسِمُ

“ben kasem ederim.

بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

Nefs-i levvameye.”[34]

Nefs-i levvame demek; kendini levmeden, nefsini levmeder-kınar; ey zalım nefis, yine bana günah işlettin. Yine beni kötü ettin. Yine beni şaşırdın der. Birde bakarsın ki yine gider nefs-i emmarenin yoluna. Birde bakarsınki iyi sofuluk yoluna, mülhime tarafına döner. İkisinin ortası.

Bunun için ayağının kayması kolay bununda. İkinci mertebe amma nefs-i emmareden çıktı, nefs-i levvameye geçti bu zor.

Nefs-i mülhime; eğer vücutta nefs-i mülhime hükümdarsa o zaman o adam ibadete, taate, zikre, aşk, muhabbet, zikrullah, her şeye tamamiyle yatışır.

Cenâb-ı Hak Teâlâ’dan ilhamlar gelmeye başlar. Nefs-i mülhime dediği, mülhime; ilham kapısı açılır, Cenâb-ı Hakk’tan ilhamlar gelmeye başlar. Arif, akıllı, fikirli, gönlünden artık her şey doğar. Cenâb-ı Hak gönlünden her birşeyi doğdurur onun.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyor ki; mü’minin kalbi mümbit araziye benzer. Münafığın kalbi kayalık taşlık yere benzer. Yağan yağmura benzer ilim; Kur’an, ayet, hadis, söylenen vaaz, nasihat yağan yağmura benzer.

Bir adam ibadet ve taatle çalışınca işte o ilim zuhur eder. Onun kalbi, o mümbit arazi gibi olur. Gönlünde ilm-i hikmetler doğmaya başlar. İlm-i hikmet kapıları açılmaya başlar.

Dedimya bir adam kırk gün halis muhlis ibadet ederse onun kalbinden diline ilm-i hikmet pınarları açılır.

Bir adam üç gün Allahu Teâlâ’yı bir yerde otursada zikrullah etse evliya kerametinden bir keramet zuhur eder.

Haa demekki neymiş? Çekip getiren buymuş. Bu insanın kalbini safileştirir, temizleştirir. Nefis, mutmainneye varmadan mülhimeye geçer. Mülhimede, insanın nefsi, artık islah olmuş olur. Artık ilham kapıları açıldı Cenâb-ı Hakk’tan kendisine daima işaretler; rü’yasında yahut ki mürakabasında, rabıtasında zuhur ediyor.

Ondan sonra nefis, mutmainneye geçer. Mutmainneye geçince Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin deminki dediğim ef’al-i ilahiyesi, her fiil Allah’ındır.

Bir at, kuyruk sallasa atın kuyruğunu salladığında kudret-i ilahiyeyi görür.

Bunun gibi ef’al-i ilahiye, bütün her şeyi; seni beni ayrıyız şimdi biz ayrıyız. Dışarıda (zahirde) ayrı ayrıyız. Amma maneviyata gelince hepimiz birbirimizin merbutuk içinde birbirine. Allahu Teâlâ hepimizden ziyade merbut.

Böyle olunca bunu görür insan. Ef’al-i ilahiye, bütün kâinatı bir fabrikanın işlettiğini görür adam, Fabrika-ı ilahiyenin işlettiğini görür.

O zaman bir atın kuyruğunun sallandığında kudret-i ilahiyeyi görür; O’nun kuvvetiyle O’nun kudretiyle O’nun emriyle O’nun izniyle olduğunu.

İşte buna nefs-i mülhime, mülhime makamında olur.

Ondan sonra mutmainneye geçer. Nefis mutmainneye geçince Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin deminki dediğim fenafişşeyh, fenefirresul, fenafillaha varır. Fenafillah, mutmainne makamıdır.

Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak bunu böyle beyan ediyor, diyor ki;

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ

“bilmiş olun ki Allah’ın zikri kalbleri mutmainneye yetiştirir.” [35]

İşte o zaman Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri kuluna derki;

يَآ اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُۗ

“ey mutmainneye yetişen kulum; artık şeki şüphesi kalmaz. Yüzbin milyonca adam gelse hepside Allah’ı inkâr etse başka başka türlü söylese bu gördü.

Mesela İstanbul’u görmeyen bir adam, yahutki Kâbe’yi görmeyen bir adam, daha hiç görmemiş Mekke’yi, Kâbe’yi görmemiş. Şurasında şu var, burasında bu var kitaba yaz yaz yaz oku oku oku oku oku bilemez. Amma bir adamı teyyareye bindir, götür o Kâbe’nin üstünden kuş bakışı havadan bir kerre göster kendine tamamen görsün. Onun senelerce kitap okumasına hacet kalmaz. Bir saat onun üstünde dolansada bir saat orayı görse, bir daha ondan sonra bin yıl söylemeye yeter kendine.

İşte Allahu Teâlâ hazretlerininde bu ef’al-i ilahiyesini bu kul, o teyyareye bakıpta çıkıpta kuş bakışı bakan adam gibi kudret-i ilahiyeyi ef’al-i ilahiyeyi görür. Artık bunu gördükten sonra yüzbinlerce adam başka türlü söylese kendi ona inanır mı? Gözüyle gördü. Ordaki çalışan fabrikaları kendi gözüyle gördü. Aynı bunun gibidir kardaşım.

O zaman kalb, mutmain oldu. Mutmain dediği inanmak; iyice tasdik etmek, tahkik etmek, yakîn, ilm-i yakîn var. Yakînen tasdik edip iyice bilip görmek.

Cenâb-ı Hakk’ın zat-ı ilahiyesi var, sıfat-ı ilahiyesi var. Zat-ı ilahiyeden bahs olunmaz. Zat-ı ilahiyeye kimsenin aklı yetmez. O’nu kimse görüp, kimse anlayıp, kimse idrak edemez. Amma sıfat-ı ilahiyeyi, ef’al-i ilahiye, sıfattır. Fe’âl sıfatıdır.

Bunları hep görür. Otların, çiçeklerin, suların, dağların, taşların, zikrullah yaptığını duyar.

 

Adet-i nasın o can aksini işler heman.

 

Nasın âdetinin aksini yapar o. Çünkü işin içyüzünü görüyor. Nas, işin dış yüzünü görüyor. Dışından aklının yettiğine koşuyor. Bu,

Adet-i nasın o can, aksini işler heman

Nasın âdetinin aksini yapar o. Bunun yaptığı nasın âdetinin aksine gelir. O iç yüzünü görüp yapıyor. Nas, dış yüzünü gördüğünün için gözünün gördüğüne gidiyor nas. Hâlbuki o nasın gittiğinin yanlış olduğunu kendi görür kendi onun aksine gider. İşte,

Adet-i nasın o can, aksini işler heman.

Mutmainneye yetişen zatlar böyledir. Onların duası müstecap olur. Duası kabul olur. Dertlilere deva olur, hastalara şifa olur. Bu keşfe keramete gelmez.

Beyazıd Bestami hazretleri diyor ki, kutbun yanına gittim diyor. Cenâb-ı Hakk’tan istedim ki ya Rabbi, kutb-u cihan kimdir bu zamanda sahib-i zaman kimdir dedim diyor.

Öyle oluyor ki diyor, sahib-i zaman, kutb-u cihan olan kutup diyor bir şeyden haberi olmuyor diyor. Hâlbuki kutb-u cihandır kendi.

Vardımda diyor namazda, abdestte birçok şeyleri ben öğrettim kendine diyor. Cenâb-ı Hak bana bildirdi kutbu diyor. Öyleyse kardaşım bu büyüklük böyle kimsenin anlayacağı bir şey değil.

Yalınız Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin söylediği sözler var. Biz onunla işte onu tanıyacağız, onu bileceğiz.

Nesinden biliriz ya Resulallah demişler. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki, benim ümmetimin içinde diyor;

 لَا يَزَالُ

Zail olmaz.

اُمَّت۪ى اَرْبـَع۪ينَ نَفَـرًا

Kırk kişi benim ümmetimden kıyamete kadar zail olmaz.”[36] Ölenlerin yerine tekrar başkasını getirirler. Kıyamete kadar bunlar yeryüzünde devam ederler.

Diyor ki;

قُلُوبُهُمْ عَلٰى قَلْبِ إِبْرَاه۪يمَ عَلَيْهِ السَّلَامِ

“kalbleri aynı İbrahim Halilullah aleyhisselam kalbi gibidir.”[37] Bunların yüzü hürmetine yağmurlar yağar. Bunların duası bereketiyle muharebeler kazanır, hayır bereket bunların duası bereketiyle olur.

Bunlar diyor namaz çokluğuyla kazanmadılar. Oruç çokluğuyla kazanmadılar. Diyorlar öyleyse neyle kazandı bunlar ya Resulallah?

Diyor ki;

بِالسَّخٰۤاءِ وَالنَّص۪يحَةِ لِلْمُسْلِم۪ينَ

“bunlar cömertliğiyle ve halka Müslümanlara nasihatle kazandılar.”[38]

İşte büyük zatların alameti buymuş. Cömert olur ve nasihati bol olur.

Bir adamı överler, methederler, çok methusena yaparlar; büyük âlimdir, büyük şeyhtır, büyük meşayıhtır, büyük evliyaullahtır derler. Git, onun cömertliğine bak. Eğer onda cömertlik yoksa onda hiç bir şey yok. O adamın hiç zerre kadar Allah tarafında derecesi yok.

Çünkü Allahu Teâlâ’nın düşmanı, cömert olmayan kimsedir. Bahil olan kimsedir.

Allah’ın dostları muhakkak cömert olur. Allah’a şükür bizim ıhvanlar hepsi öyle. Allah’a yüzbin kerre şükür olsun.

Haa buna dikkat etmeli. Çünkü sen çalıştın, çabaladın, ettin, tuttun, âlim oldun, müftü oldun, müderris oldun, sen cennete girmedikten sonra ne işe yarar.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

اَلْبَخ۪يلُ لٰايَدْخُلُ الْجَنَّةَ وَلَوْكَانَ زَاهِدًا

“bahıl (cimri) olan adam cennete giremez diyor isterse zahid olsun. Gece gündüz ibadet etsin bahil olan mıkhrız nakis olan adam cennete girmez. Yine bir hadis-i şerifinde diyor ki;

اَلسَّخِىُّ حَب۪يبُ اللّٰهِ وَلَوْ كَان فَاسِقًا

Artık onu Peygamberimiz demiş mi dememiş mi onu ulemalar katar arkasına.

 اَلسَّخِىُّ حَب۪يبُ اللّٰهِ

Derim ben, öte tarafı söylemem. Peygamberimiz demiş mi, dememiş mi kimbilir.

 اَلسَّخِىُّ حَب۪يبُ اللّٰهِ وَلَوْ كَان فَاسِقًا

Derler. “Eğer o adam fasık ise bile cömert ise Allah’ın dostudur.”[39]

اَلْبَخ۪يلُ عَدُوُّ اللّٰهِ وَلَوْكَانَ زَاهِدًا

“bahıl olan kimse Allah’ın düşmanıdır. İsterse o adam zahid olsun,”[40]  gece gündüz ibadet ve taat yapsın. Böyle demiş Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem.

Onun için muhakkak Allah’ın sevdiği kimselerde bakhıllık olmaz. Kimde bahıllık varsa onda daha yok, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi yok. Allah muhafaza etsin. 

Bizim en birinci tutamağımız bu. Biz buna dikkat etmeliyiz.

Çünki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buna bunun için söz veriyor. Ben yemin ederim diyor, üç şeye yemin ederim ki olur.

Birinci Allah yoluna bir adam ne kadar malından sarf etse o adamın malı eksilmez, artar, ona yemin ederim.

İkinci diyor bir adama kötülük yapsalar, fenalık yapsalar, hakaret yapsalar, zulüm yapsalar, sonundada o zulüm yapan adamın fırsatı bunun eline geçse bu intikam sevdasına düşmeyipte onu affetse, Allah’a havale etse bu adamda diyor iki cihanda aziz olur, buna yemin ederim. Hem bu dünyada aziz adam olur, hem öte dünyada aziz adam olur.

Bir adamda diyor halktan umucalık, dilencilikten kendi kendine bir kapı açsa o adamda yoksulluktan, muhtaçlıktan, isteyicilikten kurtulmaz, onada yemin ederim diyor.

Öyleyse bu hadis-i şerif bize senettir kardaşım.

Allah cümlemizi Cenâb-ı Hak bu hadis-i şerifin mucibince, Resulullahın emri üzerine amel etmek nasib etsin. O’nun arzusu, O’nun istediği üzerine amel etmek nasib etsin.

İşte biz ashab-ı suffadanız Allah’a şükür. Yüzbin kerre şükr olsun. Biz onların yolunun üzerindeyiz. Allah bizi bu yoldan ayırmasın.

Elhamdulillahi Rabbi’l-âlemin. Vesselatu vesselamu ala resulina Muhammedin ve ala alihi vesahbihi ecmain.

Allahümmec’alna mine’l-aşıkıne leke, allahümmec’alna mine’s-sadıkıne leke, allahümmec’alna mine’l-mahbubine leke, allahümmec’alna mine’l-mukarrebine leke, allahümmec’alna mine’l-vasılıne leke ve yukarrıbne ve vusulna ileyke.

Ya erhamerrahimin ya erhamerrahimin veya hayra’n-nasırin veya ze’l-Kuvveti’l-Metin veya erhame’l-mesakin veya erhamerrahimin.

Sevgili habibin hürmetine ya Rabbi, ya Rabbi bizleri iki cihanda aziz eyle, dertlilerimize deva ver, hastalarımıza şifa ver, borçlularımıza eda etmek nasib eyle.

Ya Rabbi cümle günahlarımızı affı mağfiret eyle. Sırat-ı mustekıyminden ayırma ya Rabbi. Bizi şeriatla amel, tarikatle süluk eyleyip vasılı ilallah olanlardan eyle ya Rabbi.

Âmin, ya Muin, veselamun ale’l-mürselin velhamdülillahi Rabbi’l-âlemin el-fatiha.

 


[1] Abdurrahman bin Ali, Safvetü’s-Safve, c. 4,s. 112 (Beyrut).

[2] Ramuze’l-Hadis, c.2.s.517/3. Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya c.6.s.165. (Beyrut)

[3] Ramuze’l-Ehadis c.2. s.443/14. Müsnedü’l-Bezzar, c.10.s.308/4428 (Medine-i Münevvere). Kenzü’l-Ummal, c.11.s.538/32515. Ebu Nuaym, Marifetü’s-Sahabe, c.1.s.17/43.

[4] Tabarâni, el-Mu’cemu’l-Evsat c.3.s.257/7438 (Kahire), El Kazvini, et-Tedvin fi Ahbâri Kazvin c.3. s.303 (Beyrut).

[5] Münâvi Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 58; c. 5, s. 58 (Mısır), Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, c. 7, s. 52 (Beyrut)

[6] Tefsirü Ruhu’l-Beyan c.3.s.230 (Beyrut), İsmail ibni Muhammed el-Acluni, Keşfu’l-Hafa c.2.s.384/2669 (Beyrut), Ebu’l-ala Tuhfetu’l-Ahvazi, 6/515 (Beyrut)

[7] Tabarâni, el-Mu’cemu’l-Evsat c.3.s.257/7438(Kahire), el-Kazvini, et-Tedvin fi Ahbâri Kazvin c.3.s.303(Beyrut).

[8] Bakara Suresi, 2/154

[9] Ramuze’l-Ehadis c.1.s.7/3, Hatib el-Bağdadi, Tarihi Bağdad c.13.s.276/7240 (Beyrut), ed-Deylemi ve Ebu Abdurrahman es-Sülemi fi Süneni’s-Sofiye, et-Tedvin fi Ahbari Kazvin, c.1.s.173 (Beyrut). 

[10] Enam suresi 6/52.

[11] Kehf suresi 18/28.

[12] Kehf Suresi 18/28

[13] Ahzab Suresi, 33/41

[14] Ahzab Suresi, 33/42

[15] Araf Suresi, 7/172

[16] İbn Hibbân, Sahih, 1/289, 290; Tirmizî, İlm (2682); Ebu Dâvud, İlm (3641); İbn Mâce, Mukaddime (223); Heysemî, Mecmau’z-Zevaid, 1/126). Levamiu’l-Ukul şerhu Ramuze’l-Ehadis, c.2.s.566.

[17] İmama Fahreddin Razi, Tefsirü’l-kebir c.19s.75.

[18] Fetih Suresi, 48/1

[19] Fetih Suresi, 48/2

[20] Fetih Suresi, 48/5

[21] Fetih Suresi, 48/10

[22] Fetih Suresi, 48/18

[23] Fetih Suresi, 48/27

[24] Tabakat-ı İbni Saad, Siyer-i Halebi.

[25] Ala Suresi 87/14

[26] Ala Suresi, 87/15

[27] Kaf Suresi, 50/16

[28] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evşiya c.10.s.208 (Beyrut). Pir-i Tarikat Abdulkadir Geylani, Sırru’l-Esrar ve Mazharu’l-Envar, s.14 (Mısır). Tefsirü’l-Beğavi, Mealimü’t-Tenzil c.1.s.153. Mustafa bin Abdullah er-Rumi, Keşfu’z-Zunun c.2.s.1362. Münavi, Feyzü’l-Kadir, c.1.s.225 (Mısır). Münavi, Kunuzu’d-Dakaik s.11 Deylemi’den.   

[29] Şems Suresi, 91/9

[30] Şems Suresi, 91/10

[31] Levamiu’l-Ukul Şerhu Ramuze’l-Ehadis c.1.s.439. Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.397/527(Beyrut). İbni Asım, Kitabu’z-Zühd s.108 (Kahire). Münavi, Feyzü’l-Kadir c.2.s.85 (Mısır). Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.3.s.81 (Beyrut). Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.12.s.169/12786 (Musul)

[32] Enfal Suresi, 8/4

[33] Levamiu’l-Ukul şerhu Ramuze’l-Hadis c.3.s.276. Ramuze’l-Ehadis c.1.s.284/16.

[34] Kıyamet Suresi, 75/2

[35] Raad suresi 13/28

[36] Ebu Nuaym, Hilyetü-l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)Ramuze’l-Ehadis, c.2.s.517/3. Ebu Nuaym Hilyetü’l-Evliya c.6.s.165. (Beyrut).

[37] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani, El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)

[38] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)

[39] Berikatü Mahmudiyye fi Şerh-i Tarikat-ı Muhammediyye c.3.s.7

[40] Berikatü Mahmudiyye fi Şerh-i Tarikat-ı Muhammediyye c.3.s.7

 

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>