canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

HACI MUHAMMED BİLAL NADİR HAZRETLERİNİN SOHBETLERİ 4 TİN SURESİNİN TEFSİRİ VE YAKîN (05.08.1967. Ankara) - (BAHRU'L-VEFA)

Hacı Muhammed Bilal Nadir Hazretlerinin Sohbeti: (05.08.1967. Ankara)

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri buyuruyor ki;

مَنْ صَلَّى عَلَىَّ مَرَّ ةً وَاحِدَةً

“her kim benim üzerime bir kere salavat getirse

صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ عَشْرَ مَرَّةٍ

“Cenâb-ı Hak onun üzerine on salavat getirir.”[1]

وَمَنْ صَلَّى عَلَيَّ عَشْرًا صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ مِائَة، وَمَنْ صَلَّى عَلَيَّ مِائَةً صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ أَلْفًا

“Her kim benim üzerime on getirirse, Allah ona yüz getirir. Kim bana yüz salavat-ı şerife getirse, Cenâb-ı Hak ona bin salavat getirir.”[2]

Her kim benim üzerime bin salavat-ı şerife getirirse

حَرَّمَ اللّٰهُ جَسَدَهُ عَلَى النَّارِ

Onun cesedini Cenâb-ı Hak cehenneme haram eder.”[3] 

Onun için her şeye salavat-ı şerifeyle başlamak iyidir.

مَا اجْتَمِعَ قَوْمٌ ثُمَّ تَفَرَّقُوا عَنْ غَيْرِ ذِكْرِ اللّٰهِ وَصَلٰاةٍ عَلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اِلَّا قَامُوا عَنْ اَنْتَنِ مِنْ ج۪يفَةٍ

“Bir adam, bir meclis bir yere otursalar, toplansalar Allah’ı zikretmeden, Resululahın üzerine salavat-ı şerife getirmeden dağılsalar o mecliste cife kokar”[4] diyor.

Onun için biz sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimizi her oturduğumuz yerde, her kalktığımız yerde onun üzerine salavat-ı şerife getirmeliyiz.

Allah bizi O’nun şefaatinden ayırmasın.

O, buyuruyor ki;

حَبِّبُوا اللّٰهَ إِلٰى عِبَادِه۪

“siz Allah’ın kullarına Allah’ı sevdiriniz. Allah’ı, Allah’ın kullarına sevdiriniz.

يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Allah sizi sever.”[5]

Kardaşım Cenâb-ı Halık Teâlâ hazretleri insanları seve seve halketmiş elhamdülillah.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

كُـنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَاَحْبَبْتُ اَنْ اُعْرَفَ فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ

“ben bir gizli hazineydim istedimki bilineyim. Bu mahlûkatı yarattım ve sevgimden yarattım.”[6]

Yani, Allahu Teâla hazretleri,

كُـنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا

Ben bir gizli hazineydim. Ben bu mahlûkatı seve seve yarattım. Beni tanısınlar diye, beni tevhid ve tasdik etsinler diye.

Onun için Cenâb-ı Halık Teâlâ hazretleri bu kâinatı yaratırken Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimizin sevgisini yaratmış. O’nun sevgisinden bütün kâinatı yaratmış.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimize demişler; ya Resulallah, bu kâinat yaratılmadan evvel Allahu Teâlâ neredeydi?

Sormuşlar.

فِي الْعَمٰٓاءِ

عَمٰٓاء  (amâ’) yer ile göğün arası boşluk. Böyle bir boşluktaydı diyor Allahu Teâlâ hazretleri. Sonra bu kâinatı yarattı, bu mahlûkatı yarattı.

Onun için diyorki ben bu kâinatı yarattım. İşte

فِي الْعَمٰٓاءِ

Allahu Teâlâ hazretleri yerle göğün arası şu tavanla şuranın arası boşluktu buna عَمٰٓاء  derler.

فِي الْعَمٰٓاءِ

“âmâ’ da idi”[7]

Sormuşlar ya Resulallah, en evvel Cenâb-ı Hak neyi halketti. Diyor ki;

خَلَقَ اللّٰهُ نُورَ نَبِيِّكُمْ

“sizin Nebinizin nurunu halketti en evvel.”[8] Bütün kâinatın hepsinden evvel Allahu Teâlâ sizin Nebinizin nurunu halketti ki Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimizin nurudur.

Sonra o nuru diyor kendi nurundan yaratıp dörde böldü. Birinden arşı, kürsi, levhi kalemi birinden melaikeleri, birinden yerleri, gökleri birinden de Peygamberimizin ruhunu.

Onun ruhuna, zikrullah et, beni zikret diye emretti.

Zikrullah yaparken her bir ismin bir mazharı var. Yani bir zuhuratı var. Allah Allah Allah isminin zuhuratı, nurdur. Rahman isminin zuhuratı, kâinatı besleyici; bütün hayır, bereket, in’am-ı, ihsan-ı ilahi, O’nun Rahman isminden zuhur eder. O rahmaniyetinin zuhuratını görünce diyor ki, terledi O ruh. Peygamberimizin ruhu terledi. Terleyince O’nun damla damla terlerinden bizim ruhlarımız oldu.

Ondan sonra o ruhlarımızı, Peygamberlerin ruhlarını, bizim ruhlarımızı ayırdı, onları seçti istifa etti.

İstifa demek, Mustafa; seçilmiş demektir. İstifa, seçmektir. Peygamberlerin ruhlarını seçti. Onlara dediki yeryüzüne ben sizi göndereceğim. Yeryüzünde kullarıma benim emrimi tebliğ edeceksiniz. Ona söz veriyormusunuz, ahd ediyormusunuz, vaad ediyormusunuz. O zaman ahdettiler onlar, ahd-i misak aldı onlardan.

Tekrar bizim ruhlarımızı toplayıp Cenâb-ı Hak bizim ruhlarımıza dedi ki siz yeryüzüne indikten sonra benim sevgimden ayrılmayacağınıza, benim muhabbetimden ayrılmayacağınıza, zikrimden ayrılmayacağınıza vaad ediyormusunuz?

Bizimkilerde vaad etti.

Bizdende ahd-i misak aldı.

Şimdi bu dünyaya geldik; ruhlarımız ana karnından bizim bu cesedimiz yapıldıktan sonra bu dünyaya çıktık. Burada ezelki ahd-i misakı tazelemektir; Allah için sevişmek, Allah için bağlanmak, bu tarikat, bu şeriat, bu ahkâm-ı ilahi hepsi onun için kurulmuştur ki o ezelki ahd-i misakı tazelemek ve onun üstüne durmak lazım.

Allah bizi ondan ayırmasın. Bu ahd-i misakı daima tazeleyip onun üstünde duran kullarından etsin.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bunun hakkında çok ayet-i kerimelerde haber veriyor. Bize haber veriyor ki Cenâb-ı Halık Teâlâ hazretleri buyuruyor ki Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretlerine;

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلٰى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

Diyorki, “Allahu Teâlâ’nın Rahman’ın öyle kulları var ki yeryüzünde gezerler, birbirlerini severler, Allah için birbirlerine sevgi bağlarlar, Allah için birbirlerine bağlanırlar, ahd yaparlar, ezelki ahd-i misakı tazelerler.

Çünkü Peygamberler geldiğinde peygamberlerin elinden tutup onların ümmetleri o ahd-i misakı tazelemişler. Ondan sonra peygamberlerin elinden tutanların elinden tutup geri kalanlar aynı ahd-i misakı tazelemişler. Böyle böyle elden ele geliyor.

Birde Kâbe-i Muazzam’a. Kâbe-i Muazzama’yı niçin ziyaret ederler, niçin emir vermiş Cenâb-ı Hak?

Oda ahd-i misakı tazelemektir.

Kâbe-i Muazzama’yı Hazreti Ömer radıyallahu anhu hazretleri Hazreti İmam Ali radiyallahu anhu hazretleriyle beraber tavaf ederlerken Hazreti Ömer radıyallahu anhu hazretleri varmış hacerü’l-esvede elini koymuş, demiş, ey taş, ben biliyorumki sen de hiç bir şey yoktur. Allahu Teâlâ emretmiş onun için sana elimi, yüzümü sürüyorum. Yoksa senden bir şey beklemiyorum demiş.

Öyle deyince Hazreti İmam Ali radıyallahu Teâlâ anhu hazretleri diyor ki; “ya Ömer, bu taş öyle bir taş ki Cenâb-ı Hak kullarından ezelde ahd-i misak aldığında, o ahd-i misakı o taşın içine koydu. Bu taşın içindedir, bu taştadır o. Sen bu taşda bir şey yok diyorsun. Buraya herkim gelip elini yüzünü sürmüş ise işte o kimse ahd-i misakı tazelediğine gelip bu taş orada şahidlik yapacak. Yarın mahşerde şahidlik yapacak. Bu onun içindir diyor.

Gelelim hac nedir demişler Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine hac nedir?

“hac; ac ve sec” demiş. عَجْ وَ ثَجْ  Ac, sec.

Demişler ya Resulallah, ac ne, sec ne?

Demiş ki, hac iki şeyden ibarettir biri ac, biri sec.

Ac odur ki; Beytullahın etrafında yüksek ses ile Allahu Teâlâ’yı zikredip dönmek demiş. Ac, odur.

Sec de kurbanın kanını kesip kurbanın kanını akıtmaktır demiş. Hac bu iki şeyden ibarettir.

Cehr-i zikre ac derler.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimize Cebrail aleyhisselam bana geldi diyor, dedi ki

   يَا مُحَمَّدٌ كُنْ عَجَّاجًا ثَجَّاجًا

“sen accac ol, seccac ol.”[9]

Accac dediği, hani âşıklar der ki; kayalar gibi inledim, dereler gibi çağladım.

Ac; o kayalar gibi inlemektir. Cehren sesle inleyerekten Allah’ı zikretmektir. Sec de derelerden aşağı doğru akan sular nasıl çağlarsa öyle çağlamaktır.

Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَآءً ثَجَّاجًاۙ

Ayet-i kerimesi budur. “bulutlardan şiddetle yağan”[10]

Ma-i seccac, çağlayıp akan suya derler.

Sende eğer Allah’a kulluk yapmak istiyorsan, sende Allah’ı seviyorsan, Allah’a hakkıyla ibadette isen sende öyle ol.

O kayalar gibi inile, gümüle Allah için iniliyerekten, gümüleyerekten, gözünden yaşlar akaraktan Allah’ını zikret. O derelerden akan sular gibi çağla.

İşte hac demiş iki şeyden ibarettir. Birine ac, biri sec. Ac; yüksek sesle Kâbe’nin etrafında zikrullah yapmak. Sec; kurbanın kanını akıtıp sesini çağlatıp akıtmak, kurbanı kesip.

Orada bazıları hacca gidiyor, biz diyor seferiymişiz bize kurban düşmezmiş, kurban kesmeyecekmişiz? Ne dersin diye geldiler sordular.

Ben dedim yahu nasıl kesmeyiz. Bizim için kurban ister memleketimizde olsun, ister orada olsun vaciptir. Şafilere göre sünnettir. Şafiler kesmesede olur. Sünnettir onlara. Seferiyiz derler kesmezler, evde olurlar kesmezler. Amma bizde vacibtir kurban.

Onun gibi Cenâb-ı Halık Teâlâ hazretleri bizi bu dünyaya göndermiş. Bu dünyaya gelince bize emrediyor, diyor ki;

حَبِّبُوا اللّٰهَ إِلٰى عِبَادِه۪ يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Yani, “Allah’ı kullarına sevdiriniz.

يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Allah da sizi sevsin.”[11]

Şimdi yukarıdan beri söylediğimize göre hepimizin ruhu Allah’a şükür temizdir kardaşım. Hepsinin ruhu temizdir. Hiçbir kimseyi cehennemlik için yaratmamış Cenâb-ı Hak ve durup dururken ona cehennem takdir etmez, cehenneme sokmaz. Bunu böyle bilmeli.

Bu sapık mezhebler, harici mezhebler bunları çok sokmuşlar içimize.

Allahu Teâlâ hazretlerine; Türkçe bir söz var derlerki, “kör Allah’a nasıl bakar, Allah’ta o köre öyle bakar derler.”

Bundaki mana nedir?

Sen Allah’a karşı nasıl davranırsan Allah’ta sana o şekilde davranır. Seni seve seve yaratmış. Seni canı yürekten Cenâb-ı Hak kendinin için yaratmış.

Diyor ki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

            نِعْمَ الْمَرْكُوبُ الْأَكْوَانُ

“bu mükevvenat diyor ne güzel bir binektir.

وَ نِعْمَ الرَّاكِبُ الْإِنْسَانُ

“insanlarda ne güzel binicidir.”

Yani, şu mükevvenata kâinata bir kerre havadan kuş bakışı baksa adam; insanoğlu neler yapıyor, neler icat ediyorlar, nasıl tren yolları başka, başka, barajlar başka, binalar, apartmanlar başka şeyler başka şeyler… Yani, dünyayı kullanmayı biliyorlar.

Bunu söylüyor diyor ki;

نِعْمَ الْمَرْكُوبُ الْأَكْوَانُ وَ نِعْمَ الرَّاكِبُ الْإِنْسَانُ

“bu mükevvenat ne güzel binektir. İnsanda ne güzel binicidir.” Onu dedikten sonra diyor ki;

            نِعْمَ الْمَرْكُوبُ الْإِنْسَانُ وَ نِعْمَ الرَّاكِبُ أَنَا

“İnsanda ne güzel binektir. Bende ne güzel biniciyim” diyor. İnsan benim için ne güzel binektir. Allah bizi bunun için yaratmış kardaşım. Seve seve yaratmış. Deminki söylediğim;

Vettini suresinde Cenâb-ı Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ ﴿﴾ وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿﴾ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Bunu, maneviyatını batınını araya katmadan zahirini tefsirlere yazmışlar. Zahiren yazıyorlar, maneviyatına karışmıyorlar.

Bu zahiride insanı ikna etmez.

Bir yüksek ilim sahibi, o dedikleri adamın birisi demiş ki, Kur’an Kur’an dediğinizde

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ ﴿﴾ وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿﴾ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Tefsirinde ne var diyor. İncire yemin ederim, zeytine yemin ederim, Tur-i Sina’ya yemin ederim. Musa aleyhisselamın konuştuğu Cenâb-ı Hakk’la Tur-i Sina dağı. Birde وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ  Kâbe’dir, Kâbe’ye yemin ederim dediği Kur’an değil mi? Zeytine, incire, bir dağa, birde Kâbe’nin duvarına, taşına yemin ediyor. Kur’an Kur’an dediğinizde bu değil mi? Demiş.

Hâlbuki bu o mana değil. Hakiki manası, mana-i batınısı böyle değil. Cenâb-ı Allahu Teâlâ hazretleri,

وَالتّ۪ينِ

“incire yemin ederim.” İnciri, bu dünyaya misal getiriyor. Bu dünya, incir ağacına benzer. Kökü çok kuvvetli değil, kışın yaprağını döker çıplak kalır. Ondan sonra meyvasında yağ yok. Bu dünyaya benzer. Tez gelir, tez geçer kökü zayıf bir şey.

Cenâb-ı Hak, dünyayı incirle misal getirip, dünyaya maddiyata yemin ederim demektir.

Zeytini, ahrete, maneviyata, hakikate misal getirip söylüyor.

وَالزَّيْتُونِۙ

Çünkü Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ın bir yerinde diyor ki;

زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪يٓءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ

 “öyle bir zeytin ki, bunu başka (ayette) yerde söylüyor bu zeytini, o başka yerde. Öyle bir zeytin ki o, ne şarktadır ne garbte. Onun zeyti öyle bir zeyt ki, ateş dokanmadan yanan zeyttir. Ateş dokanmaz.

يُض۪يٓءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ

Ziya verir. Öyle bir ziya verirki hiç ateş dokunmadan ziya verir.

نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ

Bu nur üzerine nurdur.”[12]

İşte bu hakikati haber veriyor kardaşım. Tarikatın asıl özünü, maneviyatını haber veriyor.

Başında ne diyor ayet-i kerimenin?

 اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

“Allah, yerlerin göklerin nurudur.

مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ

O’nun nuru bir cam içindeki ışığa benzer. İşte o

زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ

Bu zeytin öyle bir zeytindir.

Böyle olunca bu kimdedir? Bu zeytin nerededir?

Bu zeytin mü’mindedir. Hakikat ağacı zeytin ağacı mü’mindedir. Onun için Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri buyuruyor ki; ya Ali, diyor benim ümmetimden öyle bir zatlar gelir ki onlar yeryüzünde gezerler, Onlar kırmızı kibrit başına benzer.

هُمْ كِبْر۪يتٌ اَحْمَرُ

“onlar kibrit başıdır”[13]  diyor. Hemen tutuştururlar. Nasılki siz, kibritle bir şey çalarda bir şeyi, kuru bir şeyi tutuşturursunuz; gazı, otu, samanı neyse, onlarda öyle kibrit başıdır ki, hiç ateş vermeden kalblere ateş verirler.

هُمْ كِبْر۪يتٌ اَحْمَرُ

Onlar kırmızı kibrit başı gibidir. Onlar, ümmet-i Muhammed’in kalbleri temiz olanlarını derhal tutuştururlar.

Allah bizi onlara rast getirsinde onlardan ayırmasın. 

Gelelim şimdi,

 وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿﴾

Turi sinin, tur-i sina dağı demişler. Hâlbuki tur-i sinin, bu kafadır. İnsana Cenâb-ı Hak bu kafayı vermiş, mahkeme-i Kübra bu kafadadır; insanın kafasından neler çıkar, insanın kafasında ne cevherler var. Eğer bu cevheri Allah yoluna sarfedersen Allah sana ne ilm-i hikmetler, ne nimetler nasip eder. Eğer nefsin yoluna sarfedersen yine onuda elde edersin. Dünyalık uğruna sarfedersen yine onuda elde edersin.

Bu kafa öyle bir kafa ki, öyle bir mehenktirki, öyle bir cevherdirki bu kafa, bu kafada tefekkür, düşünmek, ondan sonra mahkeme, ilim, idrak hepsi kafadan doğar.

Onun için diyor ki;

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿﴾

Sinin, dişlerindir. Ben o turun, dişler sahibi olan o tura yemin ederim. İnsanın kafasına yemin ediyor Cenâb-ı Hak.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri buyuruyor ki;

   إِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ آدَمَ عَلٰى صُورَتِه۪

“Allahu Teâlâ Âdemi, kendi suretinde halketti”[14] diyor.

Öyle deyince haşa Allah insan gibi değil. Bu, sıfattır. Cenâb-ı Hakk’ın zat-ı ilahiyesi var, sıfat-ı ilahiyesi var. Sıfat-ı ilahiyesinden bahsolur, zat-ı ilahiyesinden bahsolmaz.

Sıfat-ı ilahiyesi, diyor ki Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem;

   إِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ آدَمَ عَلٰى صُورَتِه۪

“Allahu Teâlâ Âdem’i kendi sıfatında yarattı.”[15]

Kendi sıfatında yaratmış Cenâb-ı Hak Âdem aleyhisselamı.

Öyleyse kardaşım insan çok büyüktür. İnsan çok mükerremdir. Hiç siz sizi engine düşürmeyin. Hepinizde bu kabiliyet var, her insanda var.

Demin dedim ya; evvela Allah’ın nurundan, sonra Peygamberimizin nuru, sonra Peygamberimizin ruhu, Peygamberimizin ruhundan bu cesede geldik.

Geldi bu cesede ruhlarımız girdi. Burada tekrar geri makam-ı ulviye, o geldiğimiz yere çıkmamızı istiyor Cenâb-ı Hak. Beni tevhid ederseniz, beni tasdik ederseniz, bana iman edip amel-i salih işlerseniz, sizin ruhunuzu o geldiğiniz makam-ı ulviyeye yükseltirim. Her kim çalışır, o kazanır.

İşte bir adamı cennetlik yaratmışsa cennetlik, cehennemlik yaratmışsa cehennemlik, o insan işte ne olacak sen ibadet etsende etmesende cennetliksen cennetliksin, cehennemliksen cehennemliksin diyenler, bunlar hep yanlış.

Bunlar, Allah etmesin şeytan mezhebidir. O şeytan inancıdır. Şeytan bizi o şeye daldırıp, o itikadı bize kabul ettirip Allah’tan mahrum edecek.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri, siz şeytana uymayın, şeytan sizin büyük düşmanınızdır diyor. İnsanlar hep azanlar şeytana uyup azıyorlar.

Cenâb-ı Allahu Teâlâ hazretleri bizi daima nura çeker, şeytan zulumata çeker.

Bu ayet-i kerime ne diyor bak!

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ  وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوٓا اَوْلِيَآؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

Yani, “Allah mü’minlerin velisidir. Sizin velinizdir. İman ettinizmiydi eğer zulumatın içine düşmüş iseniz, cehenneme müstehak olmuşusanız, sizi Cenâb-ı Hak nura çıkarır.

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ 

“iman ettinizmiydi Allah sizin veliniz olur. Sizi zulumattan nura çıkarır.” İsterse cehennemlik ol, çıkarır o seni, iman et, amel-i salih işle.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوٓا اَوْلِيَآؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ

“küfür ma’siyat işliyenler, onlarda tağut, yani şeytanın evliyasıdır.

Bir adam şeytana uydumuydu isterse o göklerde sıddık olsun, Arşu’r-Rahman’da sıddık olsun o adam. Onu o şeytan ne yapar?

Nurdan zulumata götürür.”[16] Cenneti kazanmış iken cehenneme sokar.

Onun için Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

 وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ

“siz şeytanın adımlarına uymayın. Şeytanın sözüne uymayın”[17]  onun dediğinin arkasına gitmeyin.

İşte onun için Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bize her şeyi haber vermiş. Diyor ki ben size kitap gönderiyorum, peygamber gönderiyorum, âlim ulema gönderiyorum, söyletiyorum daha da mı bana iftira edersiniz?

لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ

“Allah’a iftira etmeyin, Allah’a bühtan etmeyin.”[18] Cehennemi gösterecek diyor böyle,

ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ  

“işte şu cehennemdeki olan azaplar sizin için evelden benim hazırladığım şey değil. Sen kendi elinle takdim ettiğindir bu.

وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِۚ  

Allah, kullarına zulmedici değildir.”[19]

Sizi seve seve yaratsın, kendi nurundan ayırsın, kendi nurundan… Aslın nerden geldi?

O’nun nurundan, Peygamberimizin nurundan, Peygamberimizin ruhundan geldi. Bütün kâinatın hepsi bundan geldi.

Kâfir olsun, Yahudi olsun hatta zina dölü olsun, hepsinin ruhu peygamberin ruhundan, temizdir.

Çünkü Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin ikiyüz kadar ismi var. Bu ikiyüz ismin içinde biride Ebe’l-Ervah’tır. Ebe’l-Ervah, ruhlar babası demek. Bütün kâinatın hepsinin ruhunun babası peygamberimizin ruhu.

Böyle olunca ruhumuz temizdir kardaşım. Bu dünyaya gelipde şu dünyanın hevasına, nefsin şeytanın hevasına uyduğumuzdan biz berbat oluyoruz.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimiz hazretleri buyuruyor ki; “bir insan, bir adam sahibine asi olan deve gibi Allah’a asi olmadıkça Allah cehenneme koymaz”[20] diyor.

Allah bizi daima cennetten tarafa çekip, bize her şeyden haber verip, aman ha aman benden tarafa dönün deyip haber verip söylettiriyor.

Tekrar bu sefer biz ne yapıyoruz?

Omuz zoruyla zorluyoruz biz.

Bunun misali; adamın birisi yolda gidermiş. Merkeble değirmene gidermiş, unluk (buğday) yüklemiş. Giderken bir köprüye varmış, köprüden geçerken merkebin bir gözü körmüş; o gören gözü tarafından köprünün tarafını görüyor. Beri tarafını görmediğinin için merkep bu tarafa öte itiyor daim. Buda dayanmış merkep düşecek, dayanıyor dayanıyor bakıyorki olmuyor, en sonu bakarki kendini düşürecek önünden pırttığı gibi merkep gidiyor.

Allahu Teâlâ hazretleride bize öyle dayanıyor, dayanıyor, dayanıyor bakıyorki yola geleceğimiz yok; kendisini inkâr ediyoruz, ne vaaz kabul ediyoruz, ne nasihat kabul ediyoruz, ne aldırış yapıyoruz, hiiiç Aladağdan serin, öyleyiz.

Böyle olunca Allahu Teâlâ hazretleri bakıyor ki öte etti, beri etti, söyletti, bildirdi kalbine koydu, bilmem ne etti. Daima şeytanın dediğine gidiyor, kendinin dediğine gelmiyor, nefsinin havasına gidiyor…

Diyorki Peygamberimize Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ

“sen diyor o havasına uyupta havasını kendine Allah edenleri görmüyor musun?”[21]

Beni Allahlıktan bırakmışta diyor kendinin nefsinin havasını kendine Allah etmiş. Gelmiyor yola. 

İşte Cenâb-ı Hak öyle olmadıktan sonra bizden vazgeçmiyor kardaşım. Bizi şeytana vermiyor.

Bir kul diyor on günah işleyene kadar yazdırmam diyor. Bir sevap işlerse onu yazdırırım. On günah işleyene kadar onunu tamam edinceye kadar yazdırmam. Belki tövbe ederde bunlar boşa gider yazmayın derim diyor. On günah işleyene kadar yazdırmam.

On günah işledimiydi ondan sonra yazarlar. Yoksa bir günah, iki günah işledi, belki arkasındanda tövbe ediverdi, aha ondan kurtuldu. Allah öyle severki kulunu, ah diyor şu kullarım benden tarafa dönse.

İşte gelelim biz Tin suresine.

Diyorki Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri; dişler sahibi olan insanın kafasına yemin ederim, وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ

   وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Beledü’l-Emin olana yemin ederim. Bunu zahiren tefsir etmişler, demişler Kâbe’dir. Beledü’l-Emin Kâbe’dir.

Yok. Beledü’l-Emin bura. (konuşma esnasında kalbi işaret ederek bura diyor.)

Mü’minin kalbine yemin ediyor Allah. Allahu Teâlâ mü’min kulumun kalbine yemin ederim. 

Diyor ki;

مَا وَسَعَن۪ي أَرْض۪ي وَلَٓا سَمٰٓائ۪ي اِلَّا قَلْبُ الْمُؤْمِنِ

“bana yerlerim göklerim geniş gelmedi. Mü’min kulumun kalbi geniş geldi”[22] diyor.

 

Kalb-i mü’min beyt-i Hakk’tır, haccu’l-Ekber andadır.

Belki sidretü’l-müntehadır gönül.

Belki arşu’r-Rahman’dır gönül.

 

Haa! Onun için Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyor ki

   وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Emin olan mü’minin kalbine yemin ederim.

Cenâb-ı Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri buyuruyor ki;

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿﴾ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ  

“o ahret gününde oraya gelince insana maldan, oğlandan fayda yok. Bir selim kalb getirebildiyse emin bir kalb getirebildiyse işte ondan fayda var.” [23]

Bu emin kalbide ne temin eder kardaşım?

Allah’ın zikri.

ذِكْرُ اللّٰهِ شِفٰۤاءُ الْقُلُوبِ

“zikrullah kalblerin şifasıdır.”[24]

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyurmuş;

ذِكْرُ اللّٰهِ شِفٰۤاءُ الْقُلُوبِ

kalblerin şifası zikrullahtır.”

Yani Kalb, hastalanır. Kalb, marazlanır. Onun marazının şifası zikrullahtır. Her kim zikrullaha devam ederse o kimsenin kalbi selamete, sağlama çıkar, nurlanır.

Yine bir hadis-i şerifte buyuruyor;

اِنَّ النُّورَ اِذَا دَخَلَ الْقَلْبَ فَانْفَسِخَ فَانْشَرَحَ

“nur; zikrullahın nuru, Kur’an’ın nuru, kıldığın namazın, ibadetin nuru, tuttuğun orucun nuru kalbine inerse; bunlar hep insanı nurlandırmanın içindir. Namazda insanı nurlandırıcı, Kur’an’da nurlandırıcı, zikrullahda nurlandırıcı, oruçda nurlandırıcı.

 اِنَّ النُّورَ اِذَا دَخَلَ الْقَلْبَ

“nur kalbe girdiği zamanda

فَانْفَسِخَ فَانْشَرَحَ

Öteki kötülüklerin hepsini fesheder, siler, süpürür kalbi selamete, temize çıkarır.

 فَانْشَرَحَ

O kalbi açar, Hakk’tan tarfa fetheder”[25] deyi tefsir etmişler.

İşte biz hepimizin çalışıp çabamız budur. Allah bunu bize anlatsında anlayalımda buna çalışalım, bu kalbimizi temizliyelim. 

Cenâb-ı Allahu Teâlâ hazretlerinin,

 يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ ﴿﴾ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ  

Dediği bu.

İşte Cenâb-ı Hak bu kalbe yemin ediyor.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri buyuruyor ki;

 لَا يَزَالُ أَرْبَعُونَ رَجُلًا مِنْ أُمَّت۪ي قُلُوبُهُمْ عَلٰى قَلْبِ إِبْرَاه۪يمَ عَلَيْهِ السَّلَام

“ümmetimden diyor kırk kişi yeryüzünde hiç zail olmaz. Kalbleri İbrahim Halilullah aleyhisselam kalbi gibi olur.”[26]

İşte Allah’ın kullarında böyle kulları var.

Neyle oluyor bunlar?

Bunlar başka şeyle olmuyor kardaşım. Bunlar, Allah’ı zikrede ede oluyor.

Kim Allah’ı çok zikreder, kalbi o kadar nurlanır. Kalbi nurlandımıydı kalb, selamete çıkar. O zaman bilmediği ilimler kendinden zuhur eder.

Diyorki Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretleri;

مَنْ عَمِلَ بِمَا عَلِمَ عَلَّمَ اللّٰهُ مَالَمْ يَعْلَمْ

“bir kimse bildiğiyle amel ederse; bildiği kadarla amel edip bildiği kadarla zikrullah yaparsa Allah ona bilmediklerini öğretir”[27] diyor.

مَنْ عَمِلَ بِمَا عَلِمَ عَلَّمَ اللّٰهُ مَالَمْ يَعْلَمْ

Allah ona bilmediklerini öğretir.

Öyle okutucumuz, öyle hocamız Allah’ımız var ki, bizi eğer biz hakkıyla dayanıp hakkıyla Allah’ı zikredip Allah’a tamamıyla tevekkül, teslimiyette olup ona çalışırsak, O bizi öyle okudur ki; bilmediklerimizi bize bildirir. Kimsenin bilmedikleri sözleri biz biliriz. Kimsenin aklının yetmediği yere bizim aklımız yeter.

Cenâb-ı Peygamber efendimiz sallallahu vesellem hazretleri bu hususta çok şeyler söylemiş.

Yine bir hadis-i şerifinde diyor ki;

 تـَعَلَّمُوا الْيَق۪ينَ كَمَا تَعَلَّمُ الْقُرْآنَ

Diyor ki, “yakîni ögrenmeye çalışın, yakîn öğreniniz Kur’an öğrenir gibi.”[28] 

Ee, ben Kur’an’ı öğrendim yeter bana diyor. Yakîn nerde kaldı?

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretleri ayırıyor;

تـَعَلَّمُوا الْيَق۪ينَ

“yakîni öğreniniz.

كَمَا تَعَلَّمُ الْقُرْآنَ

Kur’an öğrenir gibi yakînide öğreniniz.”[29]  

Yine bir hadis-i şerifinde diyor ki;

اِنَّمَا اَتَخَوَّفُ عَلٰى اُمَّت۪ى ضَعْفَ الْيَق۪ينِ

“ben ümmetimin üzerine şundan korkarım ki onların yakînleri zayıflar.”[30]

Şimdi bizim iflah olmadığımız kardaşım, şu zamandaki azgınlığımız, yakînlarımızın zayıflığından. Yakînlerimiz zayıf; Allahu Teâlâ’ya, Peygambere, dine, diyanete, İslamiyet’e hakkıyla yakîn hâsıl edemiyoruz.

Benim ümmetimin üzerine diyor yalınız şundan korkarım ki;

اِنَّمَا اَتَخَوَّفُ عَلٰى اُمَّت۪ى ضَعْفَ الْيَق۪ينِ

“ben ümmetimin üzerine şundan korkarım ki onların yakînleri zayıflar.”[31]  

Öteki hadis-i şeriftede diyor ki;

تـَعَلَّمُوا الْيَق۪ينَ

“yakîni talim ediniz.

كَمَا تَعَلَّمُ الْقُرْآنَ

Kur’an öğrenir gibi öyle talim ediniz.” [32]

 

Bir hadis-i şerifinde yine Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki; siz, Allah’a ne kadar hüsn-ü zan ederseniz Allah sizin zannınız kadar bulunur.

 اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي

Cenâb-ı Hak, “ben kulumun zannındayım diyor.

فَاِنْ خَيْرًا خَيْرًا وَ شَرًّا شَرًّا

İster şerren beni zannetsin, ister hayran zannetsin.”[33]  Hayren zanneden hayren bulur. Şerren zanneden şerren bulur. Bir adam deseki, şu altın olacak; zannını doğrultupta tamamen iman itikad edip yakînını hâsıl getirdimiydi, bunu altın yapar Allah.

Acaba bu olur mu olmaz mı? Olamaz canım dediğin müddetçe olmaz.

İşte yakîn, Allahu Teâlâ hazretlerine tamamen kalbini kındırmaktır.

İşte bu kalbe yemin ederim diyor Allahu Teâlâ hazretleri. O kalb, benim yerimdir. O kalb, arşu’r-Rahmandır. Allah’ın evidir.

Bir hadis-i şerifte diyor ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri;

اَلْمُؤْمِنُ اَفْضَلُ مِنَ الْـكَعْبَةِ

Kâbe’ye yemin ediyor Allah dediler. Şimdi bu, burda ayırıyor bak.

اَلْمُؤْمِنُ اَفْضَلُ مِنَ الْـكَعْبَةِ

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri bunu buyurmuş ki “mü’min Kâbe’den efdaldır”[34] demiş.

 

Bir gün Hazreti Ömer radiyallahu anhu hazretlerinen tavafa gitmişler

Hazreti Ömer radiyallahu anhu hazretleri bakmış ki bir adamın birisi Kâbe’yi tavaf ediyor, diyor ki Kâbe’nin örtüsüne yapışmış, ey Allah’ın evi, ben biliyorumki sen Allah’ın evisin, Cenâb-ı Hakk’ın yanında da hürmetin çok büyüktür. Senin hürmetine Cenâb-ı Hak beni affetsin diyor.

Hazreti Ömer radıyallahu anhu hazretleri, gel beri gel diyor. Çağırıyor diyor ki, ya Rabbi, benim hürmetime sen beni affet de diyor.

O zaman o adam diyorki, ya Ömer, ben kimimki böyle diyeyim.

Sen mü’minsin diyor.

Peygamberimiz buyurduki;

 اَلْمُؤْمِنُ اَفْضَلُ مِنَ الْـكَعْبَةِ

“mü’min Kâbe’den efdaldır”[35] dedi diyor. Sende mü’minsin diyor.

Ben mü’min olduğumu ne bileyim diyor.

Öyle deyince diyor ki, sen mü’min olmasan Kâbe’den tutupta ben biliyorum ki sen Allah’ın evisin, senin Allah’ın yanında hürmetin yüksektir. Senin hürmetine Allah beni affetsin dedin. Senin imanın olmasa bunu demezdin, mü’min olmasan bunu demezdin. Öyle olduktan sonra sen bu Kâbe’den efdalsın. Sen yakandan tutta sen benim hürmetime ya Rabbi beni affet de.

İşte mü’min Allah’ın yanında böyle kıymetli kardaşım. Allah bizi imandan, itikadtan, yakînden ayırmasın.

İşte bu kalbe yemin ediyor Cenâb-ı Hak.   وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Sonra bu dörde yemin ederim ki;

 وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ ﴿﴾ وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿﴾ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ ﴿﴾

Bunlara yemin ederim. Tekrarlarım ki; biri dünyaya ki; maddiyata, dünyaya, maddi olan şeylere yemin ederim.

 وَالزَّيْتُونِۙ

Maneviyata, hakikate yemin ederim, ahirete yemin ederim.

 وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ

Dişler sahibi olan insanın kafasına yemin ederim.

 وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

İnsanın kalbine yemin ederim.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪يٓ اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ 

“ben insanı ne güzel ahsen-i takvim üzerine yarattım.”[36] Her şeye müsaittir; namaz kılmaya, yatmaya, oturmaya, kalkmaya, ata binmeye, silah kullanmaya, her şeye; bak makinaları nasıl kullanıyorlar, neler yapıyorlar neler yapıyorlar. İnsandaki kemalat, insandaki hissiyet, insandaki anlayış, insandaki kafa, insandaki zekâ, insandaki faaliyet, hiç bir şeyde yok.

Ben, ahsen-i takvim; insanın her şeyini güzel yarattım diyor. Neresini cehenneme soksun. Neresini cehenneme götürsünde atsında cayır cayır yaksın.

İnsan kendi kendine, omuzlaya omuzlaya zorla gidip cehenneme kendi kendini atıyor. Böyle itikad etmeli kardaşım. Allah bizi bu itikadtan ayırmasın. 

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪يٓ اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ 

“ben insanı böyle ahsen-i takvim üzerine ki; güzel bir insan olarak her şeye yakışıklı, her şeye, ibadete, taate, yüz senelik, bin senelik, beşbin senelik işleri, hesapları görürler, öyle yarattım.”

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ

“sonradan da onu esfel-i safilin olan işte bu dünyaya gönderdim.”[37]

Evvela Allah’ın nurundan, sonra Peygamberimizin nurundan, sonra Peygamberimizin ruhundan, sonra ana karnında bu cesede geldi girdi. Bu kafes ana karnında yapıldı, karpuz tiyekte (dalında) bittiği gibi; bir ananın karnına bir damla su düşürüyor ondan biraz kan alıyor, pıhtılanıyor, kemik, et derken bu kafes dört ay on gün zarfında yapılıyor. Göz kulak, ciğer, böbrek, yürek hepsi kemalini bulduktan sonra bu, o ruh, Cenâb-ı Hakk’ın emriyle o, Peygamberimizin ruhunda olan ruh gelip giriyor. Girince kuş kafese girdi, artık canlanmaya başladı, tapırtı tıpırtı olmaya başladı.

Bu göbekten ananın beline yapışmış olan o tulum şeklindeki eşten (ceninden), ananın belinden kan alıyor. Rahat uyuyor. Karpuz tiyekte büyümüş gibi bu göbek bağından kan geliyor daima, başka yerinde bir yapışık yer yok.

Son neticede karpuz tiyekte olurken olurken nasıl olur? Sonunda karpuz tamamen oldumuydu tiyekteki bağından kendisine su gelmez olur, karpuz kurumaya başlar tekrar. Artık çürümeye yüz tutar.

Onun gibi çocukta ana karnında kemal bulup dokuz ay, on gün kemalini buldumuydu o zaman çocuğun göbek bağı kurumaya başlar. Göbek bağından kan alamaz olur. Aç, artık dışarıdan bir şey gelmiyor, göbektende gelen kan kurudu, ne uyuyabilir, ne yatabilir. Aha bu sefer depiklemeye başlar. Cenâb-ı Hakk’ta kolaylık verir, ondan sonra doğar.

Doğduktan sonra işte ne oldu bu?

Ruhu, peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin, Allahu Teâlâ’nın nurundan gelen ruh. Cesette, ana karnında karpuz gibi biter, ananın uzvundan bir uzuvdu evveli. Sonunda bu kemal bulunca, ruh gelip girince, müddetide kemal bulunca göbek bağı kurudu, ondan sonra kendi başına bir adam oldu. Aha ananın karnından çıktıktan sonra ağızdan giden gıdayı aldı onunla büyüdü.

Şimdi bu adam, bu âlem-i süflide yetişti onsekiz yaşına geldi; Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا

“insanın üzerine bir zaman gelmedimi ki, isminin anılmadığı zamanlar oldu; nerdeydi? Bundan yüzsene evvel arayan nerde bulurdu? Ne adımız belli, ne ismimiz belli, ne resmimiz belli. Hiç bir şey yok idi.

هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ

Bu dehr-i dünyada bir zaman gelmedimi ki, insanın ismi de yoktu, resmi de yoktu, kendi de yoktu.”[38]

Seni arayan nerde bulurdu? Aha şimdi şurda cemaat olmuş oturuyoruz. Bundan yüz sene evvel bura bomboştu. Hiç birimiz yoktu.

Onsekiz yaşına geldi. Oraya gelinceye kadar yapan günahı, iyiliği hatası, günahı neyse Cenâb-ı Hak tövbe ettikten sonra affeder.

Gelelim böyle gelince diyor ki;

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا

“ben şükür yoluna giderse onada hidayet ederim. Küfür yoluna giderse onada hidayet ederim.” [39]

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ

Demek; hidayet ederim.

اِمَّا شَاكِرًا

Şükür yoluna gidersede.

وَاِمَّا كَفُورًا

Küfür yoluna gidersede.

Öyleyse bizim elimizde kardaşım; şükür yoluna gitmekte bizim elimizde, küfür yoluna gitmekde bizim elimzde. Hepsini veren Allah, fakat Allah arzumuza göre verir; her işi yapan Allah, takdir eden Allah, mukadder eden Allah, her şeyi yapan Allah.

 Şimdi her şeyin ezelinde yazılmamış mı?

Evet, yazılmış amma onun kıymeti yok, bozulur o. Kur’an-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَآءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ

“Allah diyor yanında olan levh-i mahfuzda her şeyi yazmış. O yanındadır. İstediğini ordan mahfeder siler, istediğini orda sabit kılar.”[40] Sen istettiredur.

Bir şeyhın birisi müridiyle beraber oturur böyle konuşur müridde kendine bakar bakar ağlarmış. Demiş müride ne ağlıyorsun demiş.

Şeyhım söyleyemiyorum demiş.

Niye söylemiyorsun yahu söyle.

Levh-i mahfuzda seni demiş şaki defterinde görüyorum demiş şeyha. Çok zamandan beri görüyorum demiş. Ona ağlıyorum demiş.

Şeyh demiş ki, oğlum demiş, sen onu şimdi görüyorsun ben onu altmış seneden beri görüyorum demiş. Onun kıymeti yok demiş. Eğer ben Allah’a hakkıyla kul olursam, ben Allah’a kulluğumu yaparsam, benim imanım, itikadım varki onun hiç kıymeti yok demiş…

Mürid bakmışki said yazılmış.

Aha mürid ondan sonra görmüş ki said yazılmış, işte bir söz bir söz.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki; bir adamın birisi çok zalimmiş, çok asiymiş, çok günahkârmış. Peygamber buna ilan etmiş hangi peygamber zamanındaysa sen Allah’a asisin, Cenâb-ı Hak seni cehenneme sokacak, yakacak. Sen cehennemliksin.

Böyle meşhur herkes arasında.

Ufak bir oğlu varmış. Bir deniz kenarında giderken oğlu demiş ki, baba demiş burada kum ne kadar çok demiş.

Denizin kenarında kum, gidiyorlar gidiyorlar tükenmiyor.

Oğlum demiş, Allah’ın rahmeti bundan daha çok demiş.

Peygamberin yanına gelince Peygamber demiş ki, sen ne yaptında kurtuldun bundan demiş. Aha senin kurtulduğunu söylüyor Cenâb-ı Hak demiş. Ne ettin?

Ne bileyim ben.

Ne ettin ne ettin…

Diyor ki böyle böyle söyledimdi; oğlan, çocuğum bana dedi ki diyor; baba, ne kadar kum çok.

Bende dedim ki, Allah’ın rahmeti bundan da çok dedim.

Peygamber diyor ki, işte Allah’a hoş geldi o sözün diyor. Aha seni affetti. Aha sen cennetlik oldun şimdi.

Böyledir kardaşım. Böyle biz çalışıp sa'yımıza, gayretimize, imanımıza, itikadımıza bakmalı.

İşte o adamın yakîni kuvvetlenmiş, kuvvetliymiş bak.

Peygamberimiz diyorki;

  اِنَّمَا اَتَخَوَّفُ عَلٰى اُمَّت۪ى ضَعْفَ الْيَق۪ينِ

“ben ümmetimin yakînlerinin zayıflamasından korkarım.”[41]

Allah bizi yakîni kuvvetli olanlardan etsin.

Mesela Allahu Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin yaptığı şeyler, ettiği şeyler, ona inanmak; şeksiz şüphesiz Allahu Teâlâ’nın sözlerine, enbiyaların, evliyaların sözlerine, âlim ulemaların sözlerine kitaplara hakkıyla inanıp, iman edip hepsini tasdik eden kimse, işte yakîni kuvvetli olandır ki, ona deseler ki, havadan altın yağıyor dese inanır. Allah yağdırır deseler belkide Allah yağdırır der.

Yakîni zayıf olanlar buna inanmaz. Canım sende nerde yahu der.

Yani bukadar ki Allah’a inanmalı.

Hazreti İbrahim Halilullah aleyhisselam demiş ki ya Rabbi, sen ölüleri nasıl diriltirsin?

رَبِّ اَرِن۪ى كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتٰى

“sen ölüleri nasıl diriltirsin?

اَوَلَمْ تُؤْمِنْ

İnanamıyor musun? Demiş.

İnanıyorum amma

وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ى

Kalbimin mutmain olmasını istiyorum”[42] deyince öyleyse diyor sen dört tane kuş tut. Kafalarını kes yanına al, sana gözünle göstereyim.

O zaman bir tavus kuşu, horoz, birde güvercin, birde karga, bu dördünü kesiyor. Kafalarını yanına alıyor, gövdelerini doğruyor, vura vura vura iyice macun yapıyor, hamur yapıyor. Ondan sonra beş tepenin başına koyuyor orta yerine duruyor.

İbrahim Halilullah aleyhisselama diyor ki sen çağır. Çağır bakalım diyor.

Çağırınca bir yel, bir fırtına bir şeyler oluyor. Birde bakıyor ki, onların etlerini, kemiklerini, tüylerini getirip getirip yapıştırırken yapıştırırken kafaların arkasına; tavuz kuşu hemen canı üstüne gelir gelmez ooo dönmeye başlıyor, şişiyor, kubarıyor ölen kendi değil. Horoz kanadını çarpıp ötmeye başlıyor. Güvercin, gugu guk geziyor. Karga gak gak kalktı gidiyor.

İşte Allahu Teâlâ hazretleri kudretini izhar ediyor; böyle dirilteceğim diyor ölmüşleri.  Madem görmek istedin, aha sana gösterdim.

Diyor ki;

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪يٓ اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ ﴿﴾ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ

İşte esfel-i safilin olan bu dünyaya bizi getirdi indirdi. Bizim kendisine ibadet ve taat, iman kuvvetiyle kendinin tarafına yükselmemizi istiyor.

Biz diyoruz ki yükselemiyoruz diyoruz.

Yok, yükseliyoruz.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

إِنَّ اللّٰهَ بَيْنَ عِبَادِه۪ سَبْعُونَ أَلْفَ حِجَابٍ مِنْ نُورٍ وَ ظُلْمَةٍ لَيْسَ الْحِسِّ مِنْ تِلْكَ الْحِجَابِ إِلَّا ذَهَقَتْ       

“tahkik Allahu Teâlâ ile kulun arasında yetmiş bin nurdan ve zulumattan perde var. Kul, ibadet eder bunları geçer diyor. Günde kaç tane geçecekse geçer bundan diyor

 لَيْسَ الْحِسِّ مِنْ تِلْكَ الْحِجَابِ

Bu perdelerden hiç birini geçtiğini anlamaz. إِلَّا ذَهَقَتْ  illa geçer.”[43]

Yani bir adam, Allah’a ibadet ettikçe kendinin maneviyatı, ruhaniyeti yükselmeye başlar. Bu yükseldiğini anlamaz kendisi. Bu vücut anlamaz.

Sen ibadeti yap, birgün olur o meydana çıkar.

Bir adam ibdete başladığı zamanda kalbi neye benzer, kalbinin nuru?

Bir mumluk lambaya benzer.

Derken derken iki mumluk olur. Derken derken beş mumluk olur. Derken derken on mumluk olur. Derken derken yüz mumluk olur.

Yüksek ibadet sahibi olan evliyaullahlar gitgide gitgide ne oluyor?

Bin mumluk, yüzbin mumluk olunca arşı ferşi seyrediyor.

مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

Sırrına o zaman mazhar oluyor. “Ölmeden evvel ölünüz”[44] demiş Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri.

Ölmeden evvel ölenler işte öldüğü zamanda görecekleri şimdiden görürler.

 

Mutu kable ente mutu sırrına mazhar olan

Gördü anlar haşrı, neşri nefha-i sur olmadan.

 

Yani, mahşer, mizan kurulup sorgu sual, hesap olmadan, daha oraya varmadan buradayken Mutu kable en temutu sırrına mazhar olanlar, burada o ibadet kuvvetiyle kalbinin, ruhunun kuvveti artarken artarken artarken bu ne zamana kadar gider?

Perdeyi yırtana kadar, perde yırtıldımı o zaman ölmeden evvel ölenlerin sırrına nail oldu. O zaman mahşeride görür, mizanıda görür, sıratıda görür, cennetide görür, cehennemide görür, hepsinide görür.

Allah bizi ona ulaştırsın Cenâb-ı Hak. Cümlemize nasip etsin.

İşte Niyazi hazretleri buyuruyor ki;

 

Nerden gelir yolun senin, ya kanda varır menzilin?

Nereden gelip nereye gittiğini anlamayan hayvan imiş diyor.

 

Nerden gelir yolun senin dediği işte Allah’tan, evveli Allah’ın nurundan ayrılmış bir parçasın sen yahu. Sonra Peygamberimizin nuru, sonra Peygamberimizin ruhu, ondan sonra bu dünyaya geldin. Bu kafesde mahpussun.

Sen eğer adamsan çalış, bu kafesi yırtmaya bak. Manevi bir perdesi var bunun. O perdeyi yırttınmıydı işte Mutu kable en temutu sırrına mazhar olursun.

Yine bir hadis-i şerifte diyor ki;

اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا

“fani olunuz, fani olunuz, sonra fani olunuz.”[45]

İlkin fani olmak nedir kardaşım?

Fenafişşeyh derler. İkinci fenafirresul, üçüncü fenafillah.

 

Fena sahrasını görmezse salik

Olamaz devlet-i irfana malik

 

Bir salik, fena sahrasını seyretmezse, fenaya geçemezse devlet-i irfana malik olamaz. Bu adam daha irfan sahibi olamadı, çalışsın o. Birgün olur inşaallah olur.

İşte Cenâb-ı Hak Teâla hazretleri diyor ki esfel-i safiline gönderdim.

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ

“esfel-i safilin olan bu dünyaya gönderdim.”[46] Nasıl bakalım içinden hangisi çalışıp gayret edip de benim tarafıma yükselip beni bulabilecek. O benim nurumu, o benim sevgili Peygamberimin ruhunu bunların hepsini görür, bulur. Sıra sıra geldiği yere geri gider.

Allah bizi kavuştursun oraya. 

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Şimdi hepsi dünya yüzüne indiler, esfel-i safilin olan dünyada kaldılar değil mi?

Amel-i salih işleyip, iman edip amel-i salih işleyenler işte ruhları yüksele yüksele onlar kurtuldular. Yükseldiler

فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

“onlar için öyle ücret var ki, öyle bir nimetler var ki, onlar diyeceklerki yarın ya Rabbi, daha ne isteyelim senden. Bizim istediğimiz oldu, yüz misli kaç mislini daha ziyade verdin. Yok, daha var diyecek Cenâb-ı Hak. sizin memnun olduğunuzdan daha ziyade, daha var.”[47] Memnuniyetinizden daha ziyade vereceğim.

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِ

“Ey sevgili Habibim Ahmed, Resulüm ya Muhammed, (sallallahu aleyhi vesellem.) Sen bu kâfirlerin tekziblerine bakma onlar nasıl tekzib edebilirler bu kadar hakikati gördükleri halde”[48] benim bu söylediklerimi bir kul toplayıpta bunu söyleyebilir mi? Onlar eğer tekzib ederlerse; yalanlarlarsa bu sözün yalandır derlerse sen onları bana havale et. Ben öyle hüküm sahibiyim ki;

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ

Allah, hâkimlerin hâkimidir ki cümlesinin hâkimlerin hâkimi değil mi?”[49]

 Amenna, evet. Hâkimlerin hâkiminin daha yükseğidir.

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ bu surede bize bunu beyan ediyor.

Böyle olunca kardaşım, bize düşen nedir şimdi?

Bize düşen ibadettir.

Elimizden geldiği kadar; şu bir kadın, ineği olur, koyunu olur, katık, yoğurt, süt sağar, ondan sonra yapar? Eğer südünün içine eşki müşki başka bir şeyler karıştırırsa o süt kesilir.

Birde süt koyduğu kabın altı delik ise deliğine dikkat etmezse süt akar gider.

Bizimde sünnet-i Resulullaha dikkat etmezsek yaptığımız ibadetler boşa gider kardaşım. Biriktirdiğimiz süt kesilir. Koyduğumuz kap delik olursa akar gider.

Öyleyse Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem efendimizin sünnet-i seniyesine tamamiyle uyarsak işte o zaman ne sütümüz bozulur; dini süte temsil etmişler, onu için süt diyorum ben.

 Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri bir adam gelmiş demiş “ya Resulallah, ben süt içtim bu gece rü’yamda.”

“süt, dindir demiş. Dinin kuvvetlenecek.”

Haa, süt dini süte temsil etmişler, bazı rü’yada görürseniz yahut manada zuhur ederse.

Pukayı (pıranga), sünnet-i Resulullaha temsil etmişler. Elime ayağıma pukayı vurmuş gördüm der. Eh, bu adam nefsini, şeytanın havasından, her şeyinden çekmiş, elide ayağıda bağlanmış.

Şeriat bağdır. Sünnet-i Resulullah bağdır. İnsanı zapteden, bağlayan, harama göndermeyen, şeriat, din, sünnet-i Resulullahtır.

Allah bizi bunlardan ayırmasın kardaşım.

Elimizden geldiği kadar takva ile takva yolunda, din diyanet yolunda elimizden geldiği kadar dikkatli olalım, herkesin gidişatına, herkesin havasına bakmayalım. Peygamberimizin sünnetinden, şeriat-i Muhammediyeden, imanla itikad yolundan ayrılmayıp, dikkatli olup ufağına irisine dikkat edelim.

Bir adam, ufacık bir şeye dikkat etmezse, bir adam diyor şüpheli şeylere kulak asmazsa o adam haram yer diyor. Haram yemesi kolay olur ona. Şüpheli şeyden korkmuyor ya artık, haram olduğu şüpheli olan şeylerdende sakınmaz olur gitgide.

Bir adam diyor şüpheli şeyden sakınmazsa, kulakasmazsa gitgide o adam haram yer diyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri. Onun için elimizden geldiği kadar her cibilimizde, her halımızda; oturuşumuzda, kalkışımızda, yürüyüşümüzde, giyimimizde her şeyimizde; sözümüzde, lafımızda pişkin, olgun, din diyanet sahibi olup, akl-ı kemal sahibi olmalı. Takva ehli olmalı.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretlerinin yanına birisi gelmiş.

يَا رَسُولَ اللّٰهِ اُوصُن۪ى

Yani, “ya Resulallah, bana vasiyet et” demiş. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri diyorki; şimdi en gerekli (lazım) olan şeyleri söyleyecek. Bizede en gerekli olan şey bu.

اُوصُن۪ى

Bana vasiyet eyle ki, ben onunla kurtulayım nefse şeytana ğalib geleyim. O zaman diyor ki;

عَلَيْكَ بِتَقْوٰى اللّٰهِ تَعَالٰى

“senin üzerine Allah’tan korkmak olsun.” Allah korkusunu daim kalbinden çıkarma. Ne iş yaparsan Allah korkusuyla yap. Allah’ın hoşuna gelecek şeyleri yap, Allah’ın hoşuna gelmeyecek şeyleri yapma.

فَاِنَّهَا جِمَاعَ كُلِّ خَيْرٍ

“bütün hayrın hepsinin başı budur” diyor. Allah korkusu.

 Allah’tan korkan adam kötülük yapamaz. Allah’tan korkan adam her şeyden korkar. Öyleyse bir adam Allah’tan korkarsa Cenâb-ı Hak başka korku vermez ona.

Her kim, Allah korkusunu çeker, Cenâb-ı Hakk’tan korkup, takva, şeriat yoluyla sünnet-i Resulullahtan ayrılmayıp yürürse, o kimseyi Cenâb-ı Hak başka korkulara uğratmaz. Hiç korktuğunun birine uğramaz, ne dünyada, ne ahirette.

İkinci;

وَعَلَيْكَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَعَالٰى

“senin üzerine olsun ki, Allah’ı çok zikret. Zikrullaha devam et.”

بِالصَّلَاةِ

Namazla beraber. Namazla beraber zikrullaha devam et. İbadetini yap. Zikrullahada gece gündüz devam et.

وَتِلَاوَةِ الْقُرْآنُ

“elinden geldiği kadar Kur’an’ı da oku.

فَإِنَّهَا نُورٌ لَكَ فِى الْاَرْضِ وَذٰلِكَ لَكَ فِى السَّمٰٓاءِ

Bu zikrullahla Kur’an’a devam etmen yerde gök de sana her yerde ışık nur ziyadır.

وَاَخْزِنْ لِسَانَكَ اِلَّامِنْ خَيْرٍ

“Dilini güzel konuşmaya alıştır. (Bunları yaparsan)

فَاِنَّكَ بِذٰالِكَ تَغَلِّبُ الشَّيْطَانَ

Diyor.  İşte sen bununla şeytana galip gelirsin.”[50] Sen şeytana galip gelirsin şeytan sana yol bulamaz.

Allah cümlemizi Cenâb-ı Hak şeytanın şerrinden emin etsinde muhafaza eylesin Rabbımız Teâlâ hazretleri.

Biz daima noksanları kendimizden bilmeliyiz. Yahu Allah böyle yazmışta böyle geldide takdir etmişte, mukadder etmişte…

Öyle etmiş amma her şey yine kulun say’ı gayretine bağlıdır. Sen neye sa’y edersen Allahu Teâlâ ona göre şeyeder. Bizim ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebinin itikadı şöyle, diyor ki;

اَفْعَالُ اللّٰهُ مُعَلَّلَةٌ

“her şeyi yapan Allah, amma Allah’ta illete göre yapar” diyor. Sendeki gördüğüne göre yapar. Seni hergün muayene ediyor. Sendeki illet nedir?

Senin kalbinde fitne, fesat, şer olup, şeytanın havasına uyup bu havada, yelteniyorsan Cenâb-ı Hak ona göre işler halkeder, ona göre işler yazar.

Eğer sen iyilik yolunda yürüyorsan Cenâb-ı Hak ona göre iyilikler yazar.

Sen sabah evinden çıkarken; ya Allah, ya bismillahirrahmanirrahim deyip, sabah namazını abdestini alıp namazını kılıp ondan sonra Kur’an’ı okuyarak euzübillahimineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim deyip kapıdan çıkarsan diyor Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselem hazretleri, kapının sağında bir melek var, o sana bir bayrak verir diyor. O gün akşama kadar hayır işlersin.

Eğer kapıdan çıkarken euzü besmele okumayıp hayt, hut, zart zurtla bir şeyle ondan sonra hınsırı pınsırı başlar, bozuk kalb ile fitne fesat kalb ile kapıdan çıkarsan şeytan eline bir bayrak verir diyor. O gün akşama kadar şer işlersin.

Bunda Allah’ın ne suçu var kardaşım? Takdir eden Allah deyipde sen suçu Allah’ın üstüne atıyorsun.

İkincisi, peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyorki, bir adam çarşıdan evine gelirken, bir yerden evine gelirken şeytan arkasında beraber gelir diyor. Evinin kapısına kadar gelir. Eğer bu adam kapıdan girerken euzübillahimineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim deyip girerse şeytan elini sallar diyor, bu evde bize iş kalmadı… Savuşur gider.

Yok, hiç Allah aklında yok, euzü besmele aklında yok, onun evini karma karış eder. Orda şeytani işleri, neler çıkarır meydana.

Bunda Allah’ın suçu ne?

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki Kur’an-ı Kerim’de;

يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَآءُ وَيُثْبِتُۚ وَعِنْدَهُٓ اُمُّ الْكِتَابِ  

“Allah diyor dilediğini mahveder, dilediğini sabit kılar. Levh-i mahfuz kitabı onun yanındadır. O kitapdan istediğini yazılanları siler, mahveder dilediğini sabit kılar.” Şakiyi said eder, saidi şaki eder.

Şeytan-ı aleyhillane neden lanet tokunu giydi. Şeytan, yeryüzünde insanlardan evvel can cin kavmi vardı. O can cin kavmi azmışlardı. Bunları islah için şeytanı Cenâb-ı Hak iblisi gönderdi yeryüzüne. İblis yeryüzünde hem ibadet etti Allah’a, hemde onları islah etti. Kimini öldürdü, kimini kırdı. Cenâb-ı Hak kendisine keramet verdi. Kerametle göklerde uçtu. Yeryüzünde ibadet etmediği yer yok yani. Her diyarda ibadet yapmış.

Sonra göklere çıktı. Orda ibadet taati artırırken artırırken cennetin kapısına vardı. Cennetin kapısında beşyüz yıl kapı bekçiliği yaptı. Ondan sonra Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri kendisini cennete girdirdi.

Cennete girdikten sonra meleklere hoca oldu. Çünkü melekler yeryüzünü görmemiş. Buradaki halı, ahvalı bilmiyor. O yeryüzünüde gördü, gökyüzünüde gördü, cennetide görüyor. Meleklere artık hoca oldu bu.

İşte insan herkes kendi yaptığının cezasını çeker. Allah kimseye ceza vermez.

Şeytana da bak kendinin cezası neden geliyor?

O kadar o kadar keramete erdiki o kadar melaikelere hoca oldu ki kendi kendine güvenir oldu artık. Yani Allah’a muhtaçlığı kalmamış. Ben dedi saadet-i ezeliyeme kavuştum dedi. Kendim itikat ediyorum ki dedi said şaki olmaz, şaki said olmaz. Allah ezelin ezelinde ne yaptıysa o yerini bulur. Benide ezelin ezelinde said halketmiş. Ben dedi yeryüzüne indim, ibadet ettim. Göklere çıktım, ibadet ettim. Öte ettim beri ettim aha cennete geldim. Eski saadet-i ezeliyemi buldum. Beni ezelden said yaratmış, ben şaki olmam dedi. Bir daha benim için şakilik yoktur dedi.

İşte bir adamda Allah ne takdir ettiyse muhakkak o olacak diyen, aynı şeytanın itikadı.

Allah’ın elinde iş kalmadı mı şimdi?

Cenâb-ı Hak buna gadaplandı. Allahu Teâlâ’ya ağır geldi. Demek senin şimdi bana muhtaçlığın kalmadı. Ben saidi şaki edemem, şakiyi de said edemem öyle mi?

Öyleyse seni bir imtihandan geçireyimde ondan sonra sana yapacağı yapayım.

Cennetin kapısına yazıyor ki; ey melekler, sizin içinizde bana karşı biriniz isyan ediyor. O tövbe istiğfar etsin, o itikadından dönsün. Yanlış itikat ediyor. İzzim Celalim hakkı için kendinin boynuna lanet tokunu giydiririm diyor.

Onu gelen melaikeler görüyor, geliyor iblise haber veriyorlar. Ey bizim hocamız diyorlar bak, Cenâb-ı Hak cennetin kapısına böyle yazmış.

Geliyor, bakıyor. Diyor ki; ey melekler, tövbe istiğfar edin, yalvarın, ağlayın içinizden birisi diyor Allah’a asi oluyormuş. İtikadını bozuyormuş diyor.

Kendini hiç aklına getirmiyor. Kendinin itikadı öyle; Ka’tiyyen said olan kimse şaki olmaz, şaki olan kimse said olmaz. 

Benim için artık iş bitmiştir. Benim için zeval yok, şaki olmak yok diyor.

Beşyüz yıl bunu görüyor orada gelip gidip bir günde aklına gelmiyor ki acaba benmiyim ola bu?

O zaman Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyor ki Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine;

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰئِكَةِ اِنّ۪ى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَل۪يفَةً

“ben yeryüzüne halife yaratacağım deyi meleklere söyledim diyor. Melekler dediler ki; ya Rabbi, sen yeryüzüne kan dökücü, fesat dökücü, günah işleyici kimseler mi yaratacaksın?

وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ

Biz seni tesbih ediyoruz, takdis ediyoruz, tahmid ediyoruz.

O zaman diyor ki Cenâb-ı Hak;

 قَالَ اِنّ۪ى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

“ben sizin bilmediğinizi bilirim.”[51] Sonunda ben size haber vereceğim, ben yeryüzüne yarattığım halifeyi size gösteririm.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselamın toprağını yeryüzünden Cebrail aleyhisselama aldırdı. Cennetin büyük bir meydanında Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Âdem aleyhisselamın çamurunu kendi eliyle yoğurdu. Ben kendi elimle yoğurdum diyor.

 وَنَفَخْتُ ف۪يهِ مِنْ رُوح۪ى

“kendi ruhumdan üfledim”[52] diyor. Âdem’e, kendi ruhumdan ruh üfledim. İşte o kendi ruhum dediği; Peygamberimizden Allah O’na verip kendinden sonra peygamberimizin nurundan, peygamberimizin ruhundan gelen ruh. Ona, benim ruhum diyor.

Ruh, bizim hakikatte ruhumuz, Hakk’tandır.

Niyazi hazretlerinin;

Nerden gelir yolun senin, nereye gider menzilin?

Nereden gelip nereye gittiğini anlamayan hayvanımış, dediği bu.

Sen nerden sürüldün geldin, nereye gideceksin?

İşte Allah’tan geldin Allah’a gideceksin, daha Türkçesi doğrusu bu. Sen Allah’tan süzülüp geldin, tekrar Allah’a kavuşacaksın. Bunun için hepimize yol açık, hepimize kabiliyet verilmiş. Kendine kavuşma kabiliyetini her insana vermiş. Amma insan kendi kendini çürütüyor.

Bir ağaç, mesela elma ağacı meyva veriyor; eğer meyvasını çürütmezse altın tabaklar üzerinde ağaların, beylerin, padişahın önüne çıkıyor altın tabak üzerinde. Çürütürse gübreliğe atıyorlar.

Bir insan da kendi kendini o elmanın çürüdüğü gibi çürütürse onu ne yaparlar?

Cehenneme atarlar. Sen seni niye çürüttün?

Eğer çürütmeden kendi kendini muhafaza ederde kendi kendini talim terbiye yapıp Hakk’a vasıl olmak azmine kabiliyetini kazanırsa işte o zaman altın tabak üzerinde padişahın huzuruna çıkan elma gibi Allah’ın huzuruna çıkar.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri;

وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَآ اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۙ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوٓءُ الدَّارِ

Yani, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri diyorki; bana vasıl yolu var. Vuslat yolunu kesen zalimler var. İnsanların ağzıyla şeytan vuslat yolunu kesmeye çalışır. Bizim Hakk’a vasıl olacak yolumuzu kesmeye çalışır.

وَالَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَيَقْطَعُونَ مَآ اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ

“Allahu Teâlâ hazretlerine ahd-i misak verdikten sonra onlar ki ahdini bozdular.

وَيَقْطَعُونَ مَآ اَمَرَ اللّٰهُ

“Allah’ın emrettiği yolu keserler. Hakk’a vasıl olunmaz derler. Ne yapıyorsun sen? Bu yaptığınız doğru değil derler. Allah’ı zikredin ama bu kadar zikrolmaz derler. Böyle ibadet olmaz deyip âşıkların, dervişlerin aşkına, muhabbetine, Allah’a yakınlık için çalışmalarına mani olurlar. Onu söylüyor.

وَيَقْطَعُونَ مَآ اَمَرَ اللّٰهُ

Allah emretmişki bana vasıl olursunuz. O yolu keserler diyor. Ve yektaun, katı; kesmektir.

 مَآ اَمَرَ اللّٰهُ

“Allah’ın emrettiği yolu”

بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ

“o yolla Hakk’a vasıl olunur. O vasıl yolunu keserler.”[53] İster müftü olsun, isterse müderris olsun, âlim olsun, dehri olsun. Tarikat ilmini bilmiyen kimse muhakkak bunu taşlar. Tarikatı bilmez; çünkü içine girip çalışmamış, vuslat yolunu bilmiyor. Hakk’a vasıl olmak hevesinde değil.

Bununki neye benzer?

Mesela; dört katlı bir bina, alt katı şeriat, onun üst katı tarikat, onun üst katı hakikat, onun üst katı marifet. Mesela; altındaki bakkal, üstündeki kuyumcu, onun üstündeki mücevheratcı, onun üstündekide milyonları alıp veriyorlar.

Ee, kendisi aşağıda bakkallık yapıyor. Ee, sen oraya gitme, yukarı çıkma, tarikata çıkma. Ne orda şuda yok, buda yok deyi deyi gez.

Sen gördün mü, oraya çıktın mı?

Yok.

Bilir misin?

Yok.

Haberin var mı?

Yok.

Gördün mü?

Yok.

Sen hiç bunun içine girdin mi; orda ne var ne yok. Üst kata daha hiç çıkmamış. Aşağıdan oraya taş atar.

İşte şeriatta olanlar tarikata girmeyenler aşağı kattadır. Şeriat, binanın alt katıdır.

Şeriatsız tarikat olmaz. Niçin?

Bina şeriatın üstüne kurulur. Fakat şeriatten anlar, tarikatın halını bilmez. Daha ömründe üst kata çıkmamış. O üst katta neler var, neler dönüyor, neler alınıyor, neler satılıyor, neler veriliyor ne haberi var?

Yok.

Daha onun üstü hakikat. Hakikat âleminde neler oluyor? Allahu Teâlâ’dan ne varidatlar oluyor? Neden haberin var senin? Sen alt katta bakkalsın. Senin ne haberin var ordan?

Haa! Marifet, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleriyle meclis olanlar bilir, meclisinde onlarla celis.

أَ نَا جَلِيسٌ مَنْ ذَكَرَن۪ي

Allah’la oturulur mu diyeceğiz.

أَ نَا جَلِيسٌ مَنْ ذَكَرَن۪ي

“ben meclisindeyim beni zikredenlerin”[54] diyor. Sen şeriattesin tarikatten haberin yok, atarsın tarikate; o öyle olmaz.

Nasıl olmaz? Ya nasıl olmalı? Sen gördün mü?

Yok.

Şöyle olmaz, böyle olmaz, böyle gitmez!

Hâlbuki şeriat-i Muhammediye, tarikat-ı aliyye, hakikat-i Muhammediye, marifeti sırrı Muhammediyedir.

Bir adam, şeriatle amel ederse, tarikatle süluk ederse, hakikat halıyla hallanırsa marifet sırrına erer, Resulullahın izinden tamamen gider.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى فَهُوَ اُمَّت۪ى مَنْ لَمْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى لَيْسَ اُمَّت۪ى

 “Sünnetimi tutan ümmetimdir. Herkim sünnetimi tutmaz ise ümmetim değildir”[55] diyor.

Yine bir hadis-i şerifinde diyor ki;

 مَنْ حَافَظَ سُنَّت۪ى اَكْرَمَهُ اللّٰهُ تَعَالٰى بِاَرْبَعِ خِصَالٍ اَلْمُحَبَّةُ ف۪ى قُلُوبِ الْبَرَرَةِ وَالْهَيْبَةُ ف۪ى قُلُوبِ الْفَجَرَةِ وَالسَّعَةِ فِى الرِّزْقِ وَالثِّقَةِ فِى الدّ۪ينِ

“her kim benim sünnetimi muhafaza ederse Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri ona diyor dört haslet verir.

Birinci;

 اَلْمُحَبَّةُ ف۪ى قُلُوبِ الْبَرَرَةِ

Ebrar taifesinin kalbine sevgisini koyar. Mü’minlerin kalbine sevgisini koyar. Uzakta yakındaki mü’minler onu severler. Onun için gözyaşı dökerler. Onun sevgisini onların kalbine koyar Cenâb-ı Hak. İster uzakta olsun, ister yakında olsun.

وَالْهَيْبَةُ ف۪ى قُلُوبِ الْفَجَرَةِ

Fıskı fücur sahiplerinin kalbine de heybetini koyar.

وَالسَّعَةِ فِى الرِّزْقِ

Onun rızkına bolluk verir, o adam servet sahibi olur. Bu Allah yolunda sünnet-i Resulullahla tam amel edenler, sonunda zengin olurlar. Çok büyük devlete, servete ererler.

وَالثِّقَةِ فِى الدّ۪ينِ

Din hususunda sağlam metin bir adam olur.”[56]

Bunu deyince hazreti İmamı Ali radıyallahu Teâlâ anhu hazretleri demiş ki ya Resulallah, sünnetlerin nedir bize söyle.

Diyor ki;

اَلشَّر۪يعَةُ اَقْوَال۪ى وَالطَّر۪يقَةُ اَفْعَال۪ى وَالْحَق۪يقَةُ حَال۪ى وَالْمَعْرِفَةُ سَرّ۪ى وَذِكْرُ اللّٰهِ اَن۪يس۪ى وَالصَّوْمُ حُجَّت۪ى وَقُرَّةُ عَيْن۪ى فِي الصَّلَاةِ

Yani, “şeriat kavlimdir, tarikat fiilimdir, hakikat halımdır, marifet sırrımdır, zikrullah gece gündüz eşim ve yoldaşımdır. Gözümün nuru daima namaz kılmaktır.”[57]

 


[1]Kenzü’l-İrfan fi Ehadisi’n-Nebiyyi’r-Rahman, 1001 Hadis s.6/16 (Osmanlıca baskı), Ramuze’l-Ehadis c.2.s.427/11, Rüdani, Cem'u'l-Fevaid c.5.s.303/9573. Bostanu’l-Vaizin ve Rıyadu’s-Samiın, c.1.s294/456 (Beyrut).

[2] Ramuze’l-Ehadis c.2.s.427/11, Rüdani, Cem'u'l-Fevaid c.5.s.303/9573. Bostanu’l-Vaizin ve Rıyadu’s-Samiın, c.1.s294/456 (Beyrut).

[3] Bostanu’l-Vaizin ve Rıyadu’s-Samiın, c.1.s294/456 (Beyrut). Delâililü’l-Hayrat Şerhi s.27–28 (Osmanlıca baskı).

[4] İmamı Suyuti, Cem’u’l-Cevamii. 7.s.422/18534.

[5] Ramuze’l-Ehadis c.1.s.273/7. Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.8.s.90/7461(Musul). İbni ebu’d-Dünya, Kitabu’l-Evliya s.22/43(Beyrut). İmamı Suyuti, Cem’u’l-Cevamii c.4.s.584/13400.

[6] Mustafa bin Abdullah er-Rumî, Keşfu’z-Zunun, c. 2, s. 1040 (Beyrut), Ali Bin Muhammed bin Ali el-Cürcani Et-Ta’rifat s. 218 (Beyrut) Muhammed Abdurraif el-Münavi Et-Tearif s. 568 (Beyrut).

[7] Sahihi ibni Hıbban, c.14.s.9 (Beyrut). 

[8] Ferâidü-l-Fevâid fi beyani-l-Akâid s.87 (Osmanlıca baskı.), Sireti Halebî İnsanu’l-Uyun c.1.s.175 (Mısır). Rûhu'l-Beyan tefsiri c.2.s.370 (Beyrut). Şerh ve Tercüme-i Delaili Abdulkadiri Geylâni s.145 (Osmanlıca baskı). Kettani Mütavatir hadisler.

[9] Tabarani, el Mu’cemu’l-Kebir c.7.s.144/6639 (Musul). Müsnedi Ahmed c.4.s.56 (Mısır)

[10] Nebe suresi 78/14

[11] Ramuze’l-Ehadis c.1.s.273/7. Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.8.s.90/7461(Musul). İbni ebu’d-Dünya, Kitabu’l-Evliya s.22/43(Beyrut). İmamı Suyuti, Cem’u’l-Cevamii c.4.s.584/13400.

 

[12] Nur suresi 24/35

[13] İbni Ebi’d-Dünya Kitabu’l-Evliya, c. 1, s. 12/8 (Beyrut).

[14] Sahihi Müslim c.4.s.2017/2612 (Beyrut). Sahihi Buhari c.5.s.2299/5873 (Beyrut). Sahihi ibni Hıbban c.13.s.18/5710 (Beyrut). İmamı Ahmed ibni Hanbel, Müsned c.2.s.244/7319 (Mısır). Rüdani, c.5.s.228/9182. El-Cürcâni Ta’rifat c.1s.128/631 (Beyrut)

[15] Sahihi Müslim c.4.s.2017/2612 (Beyrut). Sahihi Buhari c.5.s.2299/5873 (Beyrut). Sahihi ibni Hıbban c.13.s.18/5710 (Beyrut). İmamı Ahmed ibni Hanbel, Müsned c.2.s.244/7319 (Mısır). Rüdani, c.5.s.228/9182. El-Cürcâni Ta’rifat c.1s.128/631 (Beyrut)

[16] Bakara Suresi 2/257

[17] Bakara Suresi 2/168

[18] Taha Suresi 20/60

[19] Âli imran Suresi, 3/182.

[20] Ahmed ibni Hanbel, Müsned, c.5.s.258/22.280 (Mısır).

[21]   Casiye 45/23.

[22] Tefsirü’l-Geylani c.1.s.117 (Beyrut). İhya-i Ulumi’d-Din c.3.s.14 (Kahire). Ahmed İbni Receb el-Hanbali, Câmiu’l-Ulûm ve’l-Hikem s.398 (Beyrut). Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.3.s.174/4446 (Beyrut).

[23] Şuara Suresi 26/88–89

[24] Kenzü’l-İrfan fi Ehadisi’n-Nebiyyi’r-Rahman, s.47/261 (Osmanlıca Baskı.) Ömer Nasuhu Bilmen, Beşyüz Hadis, no.337.

[25] Münavi, Feyzü’l-Kadir c.1.s.186 (Mısır).

[26] Ebu Nuaym Hilyetü’l-Evliya, c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani, el-Mu’cemu’l-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul).

[27] Kenzü’l İrfan fi Ehadisi’n-Nebiyyi’r-Rahman 1001 hadis s.101/639

[28] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.6.s.95 (Beyrut). Ramuze’l-Eadis c.1.s.254/1

[29] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.6.s.95 (Beyrut). Ramuze’l-Eadis c.1.s.254/1

[30] Ez-Zühdü li İbni’l-Mübarek c.1.s.196/557 (Beyrut). Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsad c.8.s.3591/8869 (Beyrut). Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.63/30 (Beyrut). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’suri’l-Hitab c.4.s.94/6294 (Beyrut). Camiu’s-Sağir Muhtasarı, c.3.s. 258/3358.

[31] Ez-Zühdü li İbni’l-Mübarek c.1.s.196/557 (Beyrut). Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsad c.8.s.3591/8869 (Beyrut). Beyhaki, Şuabu’l-İman c.1.s.63/30 (Beyrut). Deylemi, el-Firdevsü bi Me’suri’l-Hitab c.4.s.94/6294 (Beyrut). Camiu’s-Sağir Muhtasarı, c.3.s. 258/3358.

[32] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.6.s.95 (Beyrut). Ramuze’l-Eadis c.1.s.254/1

[33] İmamı Ahmed ibni Hanbel Müsned/8715, Buhârî, Tevhid 50; Müslim, Zikr Tirmizî, (3603)

[34] İhya-i Ulumi’d-Din c.4.s.146 (Kahire). Ramuze’l Hadis, c. 2, s. 348/a (Değişik lafızla)

[35] İhya-i Ulumi’d-Din c.4.s.146 (Kahire). Ramuze’l Hadis, c. 2, s. 348/a (Değişik lafızla)

[36] Tin Suresi, 95/4

[37] Tin Suresi, 95/5

[38] İnsan Suresi, 76/1

[39] İnsan Suresi 76/3

[40] Raad suresi 13/39

[41] Ez-Zühdü li İbnü’l-Mübarek, c. 1, s. 196/557 (Beyrut), Tabarani Mu’cemu’l-Evsat, c. 5.s.354/8869 (Kahire), Beyhaki Şuabu’l iman, c.1.s.63/301 (Beyrut), Deylemi, el-Firdevsu bi Me’suri’l-Hıtab c.4.s.44/6294 (Beyrut).

[42] Bakara Suresi, 2/260

[43] Levamiu’l-Ukul şerhu Ramuze’l-Hadis c.3.s.276. Ramuze’l-Ehadis c.1.s.284/16.

[44] Tefsirü Ruhu’l-Beyan c.3.s.230 (Beyrut), İsmail ibni Muhammed el-Acluni, Keşfu’l-Hafa c.2.s.384/2669 (Beyrut), Ebu’l-ala Tuhfetu’l-Ahvazi, 6/515 (Beyrut)

[45] Miftahu’l-Kulub

[46] Tin Suresi, 95/5

[47] Tin Suresi, 95/6

[48] Tin Sursi, 95/7

[49] Tin Suresi, 95/8

[50] Ramuzel Ehadis c.2.s.317/8

[51] Bakara Suresi, 2/30

[52] Hicir Suresi 15/29

[53] Sure-i Raad 13/25

[54] İmamı Gazali, Bidayetu’l-Hidaye s.105. Beyhaki, Şuabu’l-İman, c.1.s.451/680 (Beyrut). Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, c.6.s.42 (Beyrut). İbni Ebi Şeybe, Musannef, c.1.s.108/1224 (Riyad).

[55]Kütübü Sitte c.1.s.323. Camiu's-Sağir Muhtasarı c.3.s.321/3540 (6:42/8357).

[56]Ruhu’l-Beyan tefsiri c.3.s.343,  Mecmau’l-Adab s.36 (Osmanlıca baskı)

[57] Mecmuatü’l-Cevahir, el Cemiu’l-Usul ve Şerh ve Tercüme-i Delâil-i Abdulkadir Geylani s.174 (Osmanlıca Baskı). Ruhu'l-Beyan Tefsiri c.9.s.385 (Beyrut). Mirkatü'l-Mefatih Şerhu Mişkatü'l-Mesabih cc.1.s.299 (Beyrut). Şerhu Şifa c.1.s.514 (Beyrut).

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>