canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

İlham - (Zuhurat-ı Vakf-ı Güneş)

 

İLHAM

 

İlham dört türlüdür: İlham-ı Rabbani, ilham-ı meleki, ilham-ı nefsani, ilham-ı şeytani. Bunlar birbirini takip eder, birbirine mani olmaz. Ancak iman seçer, şeriatla ölçülür. O zaman meydana çıkar. İsra suresi, 72. Ayet:

وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى

Her kim bu dünyada kör ise, o ahirette de kördür. İşte ayet-teki kör budur. Bu sözlerin hepsi, ben alimim diyenlere söyleniyor. Alimler iki türlüdür: Biri hak beyin, biri hud beyin. Biri Hakk’ı hak anlar ve Hakk’ı anlatır; bu okumuş, hoca, alim olanların bir kısmı, hakkı görür, batılı batıl görür. Bir kısmı da hakkı batıl görür ve ba-tılı hak görür. Bunların dilinden neler çekmiş olan büyük zatlar ulul elbab olanlar Allahu Teala’ya şöyle yalvarmışlardır:

اَللّٰهُمَّ اَرِنَا اَلْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتَّبَاعَهُ وَ اَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ

Yani, Allah’ım, bize hakkı hak göster ve ona tabi olmak nasip eyle, diyerek ve batılı batıl olarak göster ve ondan da sakınmak nasip eyle diyerek yalvarmışlardır. Resul-i Ekrem Efendimiz buyu-ruyor:

اِنَّ الْقُرْآنَ ظَاهِرًا وَبَاطِـنًا حَتّٰى سَبْعَةَ اَبـْط۪ينْ

Yani, Kur’an’ın zahiri ve batını var, hatta yedi batna kadar var. İşte kalpleri kör olanlar Kur’an’ın yalnız zahirinde kalırlar, batına girişemezler. Bunun için batınını bilenlerle mücadele eder-ler. Çünkü kör olan kimseye alı, yeşili, kırmızıyı, karayı nasıl götse-rebilirsin?

Şimdi bu hakikatleri Allahu Teala nasıl açıklıyor: dikkat et, bu ayet-i kerime’de; (Zümer Suresi ayet: 9)

اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ۟

Ancak Kur’an-ı Kerim’in batın manalarını zahir manalarını zikrullah derecesini lübbe yetiştirenler bilirler. Enbiya suresi, 7. Ayet:

فَسْـَٔلُوٓا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

Yani, eğer siz bilemez iseniz, ehl-i zikirden sorunuz, diye bu-yurdu. Ehl-i zikir de zikrullah derecesini sağ böbrek olan lübbe yetiştirmiş, Allahu Teala’nın akıllı dediği bunlardır.

Dördüncü, zikrullah derecesi sanavberi, göbekten iki parmak yukarıdadır. Kalpte zikrullah devamla çok olunca, bu sanavberiye geçer. İşte o zaman bütün vücuda zikrullah duyulur; tepeden tır-nağa kadar çarpar, yanar. Ef’al-i ilahiye keşf olur. Acayip, garaib haller zuhur eder. Yine zikrullahı çok devamıyla çalışa çalışa lübbe geçer.

Beşincisi lüp, sağ böbreğin olduğu yerdir veya kendisidir. Orada içeriden yumruk ile vurulur gibi seğirir, oynar, açık aynı çocuk oynaması gibi olur. Bunların sonunda Cenab-ı Hak tarafın-dan ilmü irfan kapıları açılır. Esmaül Hüsnaların sırrı hikmeti zuhur eder. Kur’an-ı azimüşşanın manaları, esrar-ı ilahi, hikmet-i ilahi zuhur eder. Cenab-ı Hakk’ın hadis-i kudsisi:

اَنَاسِرُّ الْاِنْسَانِ وَسِرّ۪ى سِرُّهُ

Yani, “Ben insanın sırrıyım ve sırrım onun sırrında-dır”[1] buyurduğu zuhur eder. İşte ulul elbab olup, Allahu Tea-la’nın, bilenler dediği ve lüb sahibi, akıl sahibi olanlar bunlardır, sahib-i irşad bunlardır. Ra’d suresi, 20. Ayet:

اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ

Bunlar o kullarımdır ki, ettikleri ahde vefa ederler ve misakı da bozmazlar. Bu misak, alem-i ervahtaki Allahu Teala’ya verilen sözdür ki, seni seveceğiz ve sevginden ayrılmayacağız, diye verilen ahd ve sözdür.

İşte dünyaya gelince bunlar bu sözlerini bozmadılar. Gelen Peygamberlerden ahdü misakı yenilediler. Onlara yetişemeyenler kendi zamanında onların halifelerinden aldılar. İşte bunlar, tarikat-ı aliyye ve şeriat-ı Muhammediye ile amel ederek: اُولُو الْاَلْـبَابِ ellerinden tevbe alarak, bu ahdü misakı bozmadılar. Bunlar ezelki ahdü misakı devam ettirirler. Medhe layıktırlar. Hakkı ile şeyhler, hakkı ile müridler. Bunlar ahdü misakı bozmayıp, bir de taze-leyenlerdir. Hakkı ile bir kamil şeyhin elinden tutup, tazelerler. Ashaplar da Resulullah’ın elinden tazelemişlerdir: Ra’d suresi, 21. Ayet:

وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَآ اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوٓءَ الْحِسَابِۜ

Tefsirde bunlar Allahu azimüşşanın vaslını emir buyurduğu şeyleri vasl ederler. Rableri Teala’dan korkarlar ve sui hisaptan korkarlar ve sıla-i rahm ve müvalat-ı mü’minin gibi vasl edilecek şeyleri vasl ederler.

İşte Allahu Teala bunlara salahiyet vermiştir. Vuslatı, vasıl ol-ması mümkün olan her şeyleri vasıl ederler. En evvel vuslatı Allahu Teala’yadır. Bunlar bunu da yaparlar. Hakk’a vasıl ederler. Bunlar Allahu Teala’nın has kullarıdır. Resulullah’ın halifeleridir.

 

Vasıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dur olmadan

Kenz açılmaz her gönülde ta ki pürnur olmadan

Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan

Mutu kable en temutu sırrına mazhar olan

Gördü anları haşri neşri nefha-i sur olmadan.

 

 مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا

Hadis-i şeriftir. Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem buyur-muştur ki, “ölmeden evvel ölünüz”[2], fena fillah olunuz. Evve-la mürid şeyhte fani olur, buna fena fiş şeyh derler. Sonra Resu-lullah’ta fani olur, buna da fena firresul derler. Sonra da Hak’ta fani olur, buna da fena fillah derler.

Fena sahrasını görmezse salik

Olamaz devleti irfana malik

Yine bir hadis-i şerif:

 اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا ثُمَّ اَفْنُوا

Yani fani olunuz, sonra fani olunuz. İşte bu zat-ı ali kadirler arif-i billahtırlar. Salikleri, tam teslim olan sadık müridleri bu süzgeçlerden geçirirler.

İşte bazı sarığı, cübbesi büyük, bazı okumuş, alim hoca görünüp, nefsinin esiri olanlar bu dereceleri ve bu makamların adını bilemezler. Bu makamlara nice süzgeçlerden geçerek vasıl olunur. İşte ayetlerde, bilenler dediği bu vuslat yolunu bilenlerdir. Körler dediği bunları bilmeyip, bilirim zannında olup, iddia, mücadele edenlerdir. Bilenlere karşı iddiacı olurlar.

İşte bu Cenab-ı Hakk’ın sultanları kıyamete kadar yeryüzünde bulunurlar. Resul-i Ekrem sallallahu Teala aleyhi ve sellem hadis-i şerifinde buyuruyor ki, Ebu Nasır kitabında Hasen radiyallahu anh’dan rivayet etmiştir.

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلٰى خُلَفٰٓاءِ ق۪يلَ وَمَا خُلَفٰٓائِكَ يَارَسُولَ اللّٰهِ تَعَالٰى قَالَ الَّذ۪ينَ يُحْيُونَ سُنَّت۪ى وَيُعَلِّمُو نَـهَا النَّاسَ

Yani, “Allah’u Teala’nın rahmeti Benim halifelerime ol-sun. Senin halifelerin kimdir, ya Resulallah dediler. Dedi ki, sünnetimi ihya eder ve nasa da öğretirler”[3] diye buyur-muştur.

İşte bu sultanlar Resulullah’ın hem şeriatıyla hem tarikatıyla çalışmışlar, sünnetini ihya etmişler ve hem de nasa şeriat, tarikat, hakikat yolunu öğretmişlerdir. Biz de alimiz, aynı vazifeyi yapıyoruz diyenlere şöyle denir; Eğer sen de şeriatla tarikatla çalışır isen ve sünnet-i Resulullah’a uyman tamam olmaz ise ve insanlara da maksatsız, menfaatsiz öğretip, insanlar senden menfaat görüyor-larsa, iddian tamamdır. Yoksa bir zahir ilmin var, bir de ilmine karşı kibir, gurur, benlik, ucubun da var ise, işte şu hadis-i şerifi dik-katle düşünüp, bu azgın yaraya bir çare bulalım.

Hadis-i Şerif:

تَعَوَّذُوا بِاللّٰهِ مِنْ فَخْرِ الْقُرّٰآءِ فَهُمْ اَشَدُّ مِنَ الْجَبَابِرَةِ وَلَا شَىْءً اَبْغَضَ اِلَى اللّٰهِ مِنْ قٰارِئِ فَخُورْ

Yani, “Cenab-ı Allah’u Teala Hazretleri şu kimseye buğz eder, şu kibirli, gururlu, okumuş olan kimseyi sevmez, onlara buğz eder diye buyuruyor. Kibirli ve gururlu, riyalı, halka beğensin, daha iyi desinler, maksatlı bu şekilde okumuş olanlar Allah indinde cebbarlardan daha şerlidirler. ”[4]

Geride bir hadis-i şerifte; Kur’an-ı Kerim’in zahiri var, batını var, yedi batına kadar batını var yazılmıştı. İsra suresi, 72. Ayet:

وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلًا

Yani, bu dünyada âma gibi kör olanlar, kalbini dünya kasa-vetleriyle dünyevi hayal, endişeleriyle daima şehvani arzular ile ihlaslı ibadet, zikrullahtan, fikrullahtan kesildiğinden, kalbini kör et-miş. Allah’ın sevgi ve feyzinden mahrum kalmış, istikametini sem-tini gaip etmiş kör adam gibi hak, hakikatte, muhabbetullaha gözünü kapayan kimseler, ahirette de bütün nimetleri a’ma gibi göremeyecektirler.

İşte şimdi Kur’an-ı Kerim’in zahiri, batınını Cenab-ı Hak izin verir ise, açığa çıkarsın, inşaallahu Teala.

Tin suresi 1-4. Ayetler

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ ﴿﴾ وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ ﴿﴾ وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ ﴿﴾ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪يٓ اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ

Yani incire ve zeytuna ve Musa Aleyhisselam’ın münacat ma-halli olan Tur dağına ve Muhammed Mustafa sallallahu Teala aley-hi ve sellemin doğup ve Resul ba’s olunduğu Mekke şehrine yemin ederim ki, muhakkak biz, insanı güzel suret üzere yarattık.

İncir hazmı kolay bir gıdadır. Tabiatı yumuşatır ve balgamı gi-derir ve mesanede olan kum vesaire gibi televvüsatı tathir eder ve böbrekte ve ciğerde olan müzahrafatı izale eder, menfezlerini açar ve insanın vücudunu semizlendirir ve felç illetine bir devadır.

Zeytun bir şecere-i mübarekedir ki, insanlara birçok menfaati ve birçok hastalıklara şifası vardır.

Tur, Hazret-i Musa Aleyhisselam’ın münacat ettiği dağ, sinin, güzel, mübarek manasınadır.       وَهٰذَ الْـبَلَدِ الْاَم۪ينِ Mekke-i Mükerreme’dir. Nur suresi, 35. Ayet:

اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪يٓءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ

Şimdi bu ayetten evvelki vettin suresini ve açıklamasını bir profesör okumuş, itirazlarda bulunmuş demiş ki, sizin Kur’an de-diğiniz dağa, taşa, incire zeytun ağacına yemin eden kitap değil mi, diye itirazda bulunmuştur. Şimdi Peygamber efendimizin hadis-i şerifinde Kur’an’ın zahiri var, Kur’an’ın batını var. Hatta yedi batna kadar batnı var buyuruyorlar. İşte müfessir efendilerimiz girişebil-dikleri kadar yazmışlar. Girişip çözemediklerini tehvile muhtaç diye ulul elbab olanlar ki, Cenab-ı Allah’ın akıl sahipleri dediği zatlara bırakmışlar.

Şimdi vettin suresi ile sure-i Nur’daki zeytun ağacının açık-lamasını ulul elbab olan Allah’ın, Allahu Teala’nın, akıl sahipleri dedikleri zatlardan alalım, inşaallahu Teala.

وَالتّ۪ينِ

Yani, Cenab-ı Hak, incir ağacını dünyaya misal veriyor; incirin hükmü, kökü çok kuvvetli değil, kış gelince yaprağını döker, çıplak kalır.

وَالزَّيْتُونِۙ

Cenab-ı Hak, zeytunu maneviyete, ahirete misal veriyor ki, kökü hükümlü, kuvvetlidir. Kış yaz yaprağını dökmez. Yağında çok şifa var. Peygamber Efendimiz sallallahu Teala aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde, zeytun yağını yiyin, vücudunuza sürün; yetmiş türlü derde şifa buyurmuştur.

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ

Tur yüksek manasınadır. Sinin diş manasınadır. Tur dağında diş yoktur. Sure-i Nur 135. Ayet:

مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ

Yani, bu zeytun ağacı öyle bir mübarek bir ağaçtır ki, ne şarkta var, ne de garpta var, buyuruyor. Vettindeki dediği zeytun ise, her yerde vardır. Öyle ise, Cenab-ı Hakk’ın akıl sahipleri de-diklerinin beyanları bu mübarek zeytun ağacı Cenab-ı Hakk’ın dost-luğuna ve esrar ve sırrına kavuşmuş olan mü’min-i kamilin vücut şeceresidir.

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ

Dişler sahibi olan mü’min-i kamilin kafasıdır ki, Tur burasıdır ki, vücudun en yüksek maalidir. O kafada ne cevherler zuhur eder.

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Yani, emin olan mü’min-i kamilin kalbidir ki, ilmü irfan doğan esrar sır menbaı olan ilham-ı Rabbani gelen ilmü hikmete açılan mü’min-i kamilin kalbidir.

Cenab-ı Hak Teala ve tekaddes hazretleri işte bu gibi mü’min-i kamilin vücut şecerine, kafa ve kalbine yemin etmiştir. Şimdi Allah indinde mü’min-i kamilin şerefi, şanı, hürmeti nedir bilinsin, inşaallahu Teala.

Nahl suresi, 97. Ayet:

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ

Yani, erkek ve kadından her kim amel-i salihaya devam ederse, biz onu güzel bir hayata kavuştururuz. O kimse mü’min-i kamil olur, Cenab-ı Hakk’ın dostluğuna layık olur. Amel-i saliha da odur ki; istek, arzu ve maksadı Allah’ın rızası olsun. Hadis-i Kudsi;

لَا يـَسْعُن۪ى اَرْض۪ى وَلَا سَمٰٓائ۪ى وَلَا عَرْش۪ى بَلْ يَسْعُن۪ى قَلْبُ الْمُؤْمِنِ النَّقِىِّ التَّـقِىِّ

Yani, “Cenab-ı Hak Teala yerim bana geniş olmadı, göklerim, arşım, bana geniş olmadı, ancak şu kulumun gönlü geniş oldu ki, o mü’min kulumun kalbidir ki, o kalp benden gayrilerin cümlesinden arınmıştır.[5] Yani demek olur ki, ben onun gibi kalbe sığarım ki, o kalp dünya ve ahiret mu-ratlarından arınmıştır. Cenab-ı Hak, mekandan münezzehtir, sığa-rım dediği yine hadis-i kudsisinde:

اَنَا سِرُّ الْاِنْسَانِ وَسِرّ۪ى سِرُّهُ

Yani, “Ben insanın sırrındayım, insandan zuhur eden sır Benim sırrımdır”[6], buyuruyor.

Hadis-i Şerifte:

اَلْمُؤْ مِنُ اَفْضَلُ مِنَ الْـكَعْبَةِ

“Mümin-i kamil Allah indinde Kabe’den efdaldir,”[7] buyuruyor.

Yine bir hadis-i şerifte:

عَالِمٌ يَنْتَفَعُ بِه۪ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ عَابِدٍ

Yani, “ilminden menfaat görülen bir alim, menfaat görülmeyen bin abidden hayırlıdır”[8], buyuruyor.

Öyle ise kardeşlerim, mü’min-i kamil olmaya çalışalım, gayret edelim, ne yapıp edip, bizleri halk eden Rabbimizin rızasına kavuş-mayı ve ona aşık ve sadık olmayı ve huzur bulup, huzur ve rıza-sında daim kaim olup, ahiret alemine rızası ile yolcu olmayı cüm-lemize nasip müyesser eylesin, amin! Kafayı buraya verelim. Cüm-lemize ahiret yolculuğu gelecektir. Erken uyanalım. Ey nefsim, er-ken uyan, dedim ama uyanmadın, aşıkların rengine boyanmadın. Ölüm var dedim, inanmadın. İşte hazır ol, ölüm çıkacaktır karşına. İşte sure-i Nur’daki ayet-35:

مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ

“O zeytun ağacı öyle bir mübarek ağaçtır ki, ne şark-ta, ne de garpta vardır” dediği. Öyle ise, bu zeytun ağacı nere-dedir? Vettin suresinde manasındaki zeytun ağacı ise, şarkta da vardır, garpta da vardır. Nur suresindeki manasında da o zeytun ağacı öyle bir mübarek ağaçtır ki, ne şarkta var, ne garpta var. Öyle bir mübarek ağaçtır ki, ateş görmeden ziya verir.

نُورٌ عَلٰى نُورٍ

“Nur üzerine nurdur”. İşte ulul elbab olanların verdikleri manaya göre şarkta, garpta olmayan zeytun ağacı Cenab-ı Hakk'ın indinde Kabe'den efdal olan mü'’ini kamilin vücut ağacıdır diye, beyan etmişler.

Peygamber Efendimiz sallallahu Teala aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor:

هُمْ كِبْر۪يتٌ اَحْمَرُ

Yani, “ulema-i ümmet ki, ilmi ile amel eder, halka da öğretir, onlar kırmızı kibrit başı gibidirler”[9]. Kalpleri temiz olanları ateşlerler, kalp kazanını ateşlerler, kaynatıp gözlerden yaşlar akıtırlar. İşte bunlar manevi doktordurlar. Teslim olursan maneviyatını, batınını temizleyip, kötü huy ve ahlak-ı zemimelerini tedavi edip, seni zulmetten nura çıkarıp, huzur-ı aslına kavuştu-rurlar. Senin ham vücut ağacına güzel bir aşı vururlar. Vücut fab-rikasının üretimini değiştirirler. Kalp ve dilini huzur-ı kalp ile seni ihlasa bağlarlar. Kalp ve diline salavatı ve Allah’ın zikrine ve fikrine ve rızasına bağlarlar.

Bir hadis-i şerifte:

اِتَّـقُوا فَرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ هُمْ يَنْظُرُ بِنُورِ اللّٰهِ تَعَالٰى

Yani, “Mü’min-i kamilin ferasetinden sakınınız ki, onlar Allah’ın nuru ile bakarlar. Kimseye bildirmediğiniz, kalbi-nizdeki gizli sırrınızı anlarlar”[10]. Yine bir hadis-i şerifte, Ken-zü’l – İrfan’da:

اَلْمُؤْمِنُ يَأْلِفُ وَلَاخَيْرَ ف۪يمَنْ لَايَأْلِفُ وَلَايـُؤْ لَفُ

Yani, “mü’min olanlar ehl-i iman ile ülfet ederler. İşte bu gibi mü’min-i kamiller ile sohbet yapmaktan kesilmiş olanlar, hem de bu gibi Allah’ın sevmiş olduğu mü’min-i kamillere kalben sevgi rabıta bağlılığından kopmuş olan-larda hayır yoktur”[11], diye buyuruyorlar.

Yine bir hadis-i şerifte:

مَنْ اَحَبَّ عَالِمًا فَقَدْ اَحَبَّن۪ى وَمَنْ اَحَبَّن۪ى فَقَدْ اَحَبَّ اللّٰهَ وَمَنْ اَحَبَّ اللّٰهَ دَخَلَ جَنَّتَهُ

Yani, “her kim böyle Allah ve Resulullah’ın sevdiği alimi severse, o kimse beni sevmiş olur. Beni seven kimse Allah’ı sevmiş olur. Allah’ı sevenin yeri cennet olur.”[12] Allah’ın evli-yasına düşman olanın hali ne olur? İyi düşünürseniz bilirsiniz. Hadis-i Kudsi:

مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ اَذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ * مَنْ حَارَبَ الْمُؤْمِن۪ينَ فَقَدْ حَارَبَ اللّٰهَ

Yani, “her kim benim evliyalarıma düşman olursa, ba-na harp etmek için mezundur. Her kim Allahu Teala’nın ev-liyasına buğz ederse onadır”[13]. Çünkü onlara muhabbet et-mek her müslümana vaciptir.

 

Evliyalar bildi Allahu ekberi

Evliyalar buldu Allahu ekberi

 

Evliyalar dost ilinden geldiler

Halkı ıslah etmek için her biri

 

Evliyadır enbiyadan söyleyen

Evliyadır Resulün menberi.

 

Dem be dem kan ağla ey çeşmim toprak olsan gerek

Hakk’a taat eyle ey çeşmim harab olsan gerek

Uyan ey miskin uyan bir gün erer ansız ecel

Kabr içinde nice yıllar mestü hab olsan gerek

 

Mürşide erip eğer derde deva buldunsa sen

Zerrei naciz iken bir afitab olsan gerek

 

Ger eğer pak eyledinse gayriden dil milkini

Aleme pertev salar bir mahitab olsan gerek

 

İşte hakkı ile mürşid-i kamillere ihtiyaç vardır. Onlarla hem sohbete ihtiyaç vardır, hem de onlar manen bir cereyanlı direğe benzer. Sevgi, itikat ile kalp kablonu o zatlara bağlar isen, manevi cereyan sana da gelir. Hatta öldükten sonra da yine fayda görür-sün. Çünkü onlar veresetül enbiyadırlar, halife-i Resulullah’dırlar. Nasıl ki salavat getirirken, Peygamber Efendimize getirirken, onun al’i de beraber katılıyor. Katılması caiz oluyor ise, rabıta-i şerifte Peygamber Efendimize hakkı ile bağlı olanlara ve bid’atlardan kur-tulup, hakkı ile sünnetlere bağlı olup, ilminden fayda görülen zat-lara rabıta caiz oluyor.

Yalnız dikkat edelim, isme aldanmayalım; peşine düşüp, rabı-ta ile bağlanacağımız kimsenin şeriatı tamam mı, sünnete uyması tamam mı, yani konuşmasında ve amellerinde Kur’an’a ve hadise uygun mu, bid’atlardan arınmış mı? Kendini medhü sena edenler-den zevk ve haz duymaktan ve iftihara ve gurura düşmekten kur-tulmuş mu? Menfaatçilikten kurtulmuş mu? Ucub, riyadan, gurur ve kibirlenmekten, süm’adan arınmış ise ve ilminden fayda görü-lüp, ikaz ve irşad olunuyor ise, edep ve erkanları, hayası, cömert-liği ve cesaretliği var mı?

İşte bu alametler mü’min-i kamillerde olur. Bu gibi mü’min-i kamillere bağlanır, rabıta caiz olur, fayda da görülür, inşaallahu Teala. İşte bu haller, bu vasıflar yok ise, bid’atler var ise, şeriata uyması tamam değil ise, yerenlik, şakalaşmalar var ise, dünya malına, hürmete, hizmete de tamahı var ise, ismi şeyh, hoca, alim ise, isimlere aldanmayın, kaçınız, ha! Size de aynı aşıyı vururlar, sizi de kendi gibi bozarlar. Ehl-i sünnet itikadından çıkarıp, saptı-rırlar. Bid’atlara, düşürürler. Bid’atla amel edenlerin amellerine şey-tan karışır, müdahale eder. Bid’atler yukarıda geçmişti.

 


[1] Cevâhir’ul-Kur’an, s. 12.

[2] Ebu’l-Ala Tühfetu’l-Ahvaz, c. 6, s. 515 (Beyrut); İsmail bin Muhammed el Acluni, Keşfu’l-Hafa, c. 2 s. 291/2669.

[3] Ramuze’l-Ehadis, c. 1, s. 291/1.

[4] Deylemi, Ramuze’l-Hadis, c. 1, s. 255/7.

[5] Müzekki’n-Nüfus,Ahmed İbni Receb el-Hanbali Câmiu’l-ulûm vel Hikems.398 (Beyrut), Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûru’l-Hıtab c.3.s.174/4446 (Beyrut),Münavi Feyzu’l-Kadir, c. 2, s. 496 (Mısır).

[6] Ruhu'l-Beyan tefsiri c.3.s.8. (Beyrut), Cevâhir’ul-Kur’an, s. 12.

[7] İhyau Ulumiddin, c. 4, s. 275.

[8] Deylemi Firdevs, c. 3, s. 41/4100. Ramuze’l-Ehadis, c. 2, s. 314/11.

[9] İbni Ebi’d-Dünya fi Kitabi’l-Evliya, c. 1, s. 12/8 (Beyrut).

[10] Sünen-i Tirmizi, c. 5, s. 298/3127 (Beyrut); Taberani Mu’cemü’l-Evsat, c. 3, s. 312/30354 (Kahire); Taberani, Mü’cemu’l Kebir, c. 8, s. 102/7497 (Musul).

[11] Kenzü’l-İrfan, 1001 Hadis s.81/492.

[12] Ramuze’l Hadis, c. 2, s. 403/8. (Değişik bir lafızla).

[13] Buhari, Rikak, 38, Camiu’s-Sağir Muhtasarı, c. 1, s. 469/1003 (2: 240/1752) İmamı Nevevi, 40 Hadis, s. 84/38.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>