canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

HACI MUSTAFA GÜNEŞ EFENDİ HAZRETLERİNİN SOHBETLERİ 22 (VERA’) - (BAHRU'L-VEFA)

HACI MUSTAFA GÜNEŞ EFENDİ HAZRETLERİNİN SOHBETLERİ 22

22. Sohbet: VERA’

Hacı Mustafa Güneş Efendi Hazretlerinin Sohbeti:

 

Hazreti Peygamberimiz Sallallahu Teâlâ aleyhi Vesellem Hazretleri bir Hadisi Şerifinde buyuruyor ki;

إِنْتَهَى الْإِيمَانُ إِلَى الْوَرَعِ

imanın en yükseği vera' buyuruyor. İman da ancak vera'da hitam bulur[1] diyor.

İmanın en yükseği vera', imanda ancak vera’da hıtam bulur, demek ki iman derece derece

İmanın en yükseği vera', imanda ancak vera’da hıtam bulur dediğine karşı vera'da şüphelilerden sakıncalı olmak.

Her kimin imanı kuvvet bulmuşsa, gün be gün terakki ediyor. Manen Cenâb-ı Hakk'a gurbiyet hâsıl ediyor, yakîni kuvvetleşiyor, imanı kuvvetleşiyorsa imanında ona göre mahsulleri zuhur eder.

Edebi artar, hayâsı artar, korkusu artar, şüphelilerden sakıncalı olması artar, bilki imanı kuvvet buluyor, kemal bulmakta. Yakîni kuvvet bulmakta.

Buna karşı şüpheliler deyince kendi gücümüzün yettikleri var. Hiç olmazsa evimizin içinde gücümüzün yettiklerinden Cenâb-ı Hak mesul olacak hallarımızın cümlesinden muhafaza buyursun.

Bir mesuliyet var ki; emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker ayeti. Her ehl-i iman buna borçlu. Her ehl-i imana vazife düşüyor bu ayete karşı. Bu gün devlet amirlerinden tut, bir ev reisine kadar herkes bu ayete karşı borçlu.

 

Emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker.

Emr-i bi'l-maruf; Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin emirleri; onu bildiğin kadar ihlaslı icraya çalışmak ve çevreye yaymak, aktarmak.

Nehy-i ani'l-münker; Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin nehy ettiklerinden şüphelilerden kendin sakıncalı olduğun kadar mümkün mertebe çevreye ve bütün İslam kardeşlerine elinden geldiği kadar aktarmaya herkes borçlu.

Devlet amirleri bu emri güç kuvvetleri var, selahiyetleri var, elleri ile icra etmeye yapabilirler.

Devlet amirlerinden beri gelince hazreti Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretlerinin

        وَرَثَةُ الْأَنْبِيٰٓاءِ

Dinin mirasçıları Peygamber efendimizin mirasçıları hakiki kemal sahibi âlim ulemalarda bu emri, dilleri ile ümmet-i Muhammed’e yaymaya borçlu. Yaymazsa mesul.

Daha bundan beri gelince de, ne devdette bir güç kuvveti var, ne de ilmi var, fakat imanlı; bu da böyle fuhşiyat işi, Allahu Teâlâ hazretlerinin nehy ettiği işler zuhur ettiğinde buna kat'iyen bir içinde üzüntü, bir sıkıntı gelmezse onun imanından korkulur diyor.

Hiç olmazsa kalbinde bir sıkıntı, buğzu olması lazım.

 

Giyim Usul ve Edebleri

Buna karşı tekrar şüphelilere gelince evimizde gücümüzün yettiği bugün giydiğimiz elbiseler var, sağ Rahmani, sol şeytani diyor hadis-i şerifte.

Nasıl ki namaz kılarken sağ bileğimiz sol bileğimizin üzerine geliyor. Dünya âleminden ölüp cenazemiz kefene sarılırken kefenler yine sağ solun üstüne biniyor. Elbiselerimiz de aynen bunun gibi olması lazım. Giydiğimiz mintanlar gerekse ceket, pantolon mümkün mertebe sağ solun üstüne binmesi lazım.

Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri sonra erkek ve kadınların giyim elbiselerinden hadis-i şerifleri var, mümkünse beyaz makbul. Nasıl ki son dünya âleminden ahret âlemine mezar iskelesine yolcu olacağımız zaman beyaz kefene sarıldığımız gibi beyaz makbul oluyor hali hayattada.

Tüm beyaz olmazsa hiç olmazsa alttaki gömlek ve diz donları beyaz olma imkânı olsa o da olabilir.

Bunların sünnet olan usulleri; ayağa giyilen elbiseler gerekse kadın gerekse erkek aşağısı dar, yukarısı bol olması lazım; aşağı ayak paça tarafları dar, yukarısı bol.

Üste giyilen kadınların fistanları, erkeklerin giydikleri kaputlar; kaputlar mümkünse yirik (yırtmaç) olmaması makbul arkadan düz. Diz kapağı ile topuk arası ikisinin ortası, diz kapağı ile topuğun ikisinin ortası normal makbul olan. Daha bundan kısası da makbul değil bundan aşağı çok topuğa kadar böyle giyip sürütenleride nehy ediyor, o da mekruh diyor Peygamberimiz. Çok uzun olup böyle sürünmesini de nehy ediyor.

 

Lehve’l-Hadis Ayeti ve Televizyon

Bugün evimizin içine sokulanlar var bid’at yönünde. Bid’at-ı haseneler var, bid’at-ı seyyieler var.

Bid'at-ı hasene; dinimize zarar vermeyenler. Mesela sonradan icad olanlar kaşık, minareler, hoporlörler, teypler buna benzeyenler bid'atlar var. Bunların dine zarar vermeyip dine yardımı menfaatı dokunanların zararı yoktur diyor hadis-i şerifte.

Fakat dine yakışmayan, zarar verenleri bid'at-ı seyyie, imamlarımız öyle buyurmuşlar bidat-ı seyyie.

Bir ayet-i kerime var,

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَر۪ي لَهْوَ الْحَد۪يثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍۙ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًاۜ

lütf-u ilahiyenin hukukundan gafil bazı insanlar, cehaletleri sebebiyle Allah zikrinden gaflete düşürücü, rıza yolundan alıkoyucu, oyun eğlence işlerine dalarlar, onları satın alırlar”[2]

Lehve'l-Hadis; oyun manasına. Bir toplumda gerekse cemaat az, gerekse çok; o toplumun içinde o cemaatin kalbini, zamanını Allah'tan gafil etmeye, beyhude yere akıtmaya sebep olan eline çalgı aleti alıpta çalsa veyahutta kalksa oynasa cemaatin kalbini Allah'tan gafil etmeye sebep olsa o kimse ve o cemaat cehennem azabına layık oluyor. Ayet-i kerimenin mealinde.

Ayağa kalkıp oynamasa, çalgı olmasa, bir toplumun içinde kendisi yalan gerçek olup o cemeati güldürüp kalbini Hakk'tan gafil etmeye sebep olaraktan hortalık, gevezelik, maskaralık yapsa yine aynen bu ayet içine alıyor. Hakk'tan kalbleri gafil etmeye sebep olduğu için.

Onun içine televizyonda giriyor.

Televizyonun yalnız iyi tarafı dünyadan, kendi devletimizden, hali hayatta yaşadığımız zamanlardan haberdar olmak için ajans, radyo dinlemek tarafı iyi. Fakat bunun dışında gençlerimizi hayâ, edeplerini bugün gevşetici, yırtıcı hareketler zuhur ediyor. O filimler olmasa.

Onunda zaptına kadir olma zor. Bir evin ev reisi zaptına kadir olsa; kendi işe gidince evdeki kadın, çoluk, çocuk, gençlerin elinde kalıyor. İstediği şekilde kullanıyorlar.

Bunada mümkün mertebe bu yönlere gelince kapatmak lazım. Ajans, havadis taraflarını dinlemeli bunun dışındaki olan beyhude yere hem hayâ, edebini gevşetip yırtıcı, hemde kalbini Allah'tan gafil etmeye, zamanını beyhude geçirmeye, zamanlarına meydan vermemeli elden geldiği kadar.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri işte böyle buyuruyor ayet-i kerimede; Lehve'l-Hadis denilen ayet, çok işleri içine alıyor.

Baş taraftaki konuştuğumuz; iman ancak vera'da hitam bulur. İmanın en yükseği vera' dediğine karşı, pirimiz şeyh Abdülkadir Geylani kaddese sırrahu hazretleride vera'yı bize şöyle tavsiye buyuruyor.

 

Her Kadın ve Erkekte Olması Gereken On Haslet

Bir ehl-i iman olan gerek kadın gerekse erkek, on ahlak, on hasleti kendi nefsinin üzerine aynı farz kılmayınca farz gibi kılmayınca vera' sahibi olamaz diyor.

Birinci diyor dilini, lisanını gıybetten, malayaniden; dünyasına ahretine yaramayan fuzuli kelamlardan dilini tutması lazım.

İkinci; göz haram olan, mahrem olan yerlere gelince gözünü bakmayıp kapatması lazım diyor.

Üçüncüsü; kibirden sakınması lazım; büyüklenmekten, gururdan sakınması lazım diyor.

Dördüncüsü; ucubtan sakınması lazım ki; ilmini, amelini, keşfini, kerametine buna dayancı ve iftihara düşmekten sakınmak lazım.

Beşinci; su-i zandan sakınması lazım. Su-i zandan kurtulmayınca vera' sahibi olamaz. Su-i zanda, İslam din kardaşların gerekse ıhvan kardaşlarıyın içinde bir hal, tamamen gözün ile görmeyince, kulağınlada duymayınca onun özeti sana vakıf olmayınca su-i zanda; yani kötü zanda durmak.

Nehyediyor. Kötü zanda durmayın. Su-i zandan kurtulmayınca o kimse vera' sahibi olamaz diyor.

Çünkü bu işin hakikatine geçmedin, görmedin, duymadın. Dedikoduyla ve kendin tahmin üzere içtihadın üzerine kötü zanda bulunmaktan Cenâb-ı Hak bizi nehyediyor.

Altıncısı; sözünde dürüst, sadık olmayınca.

Yedincisi; ahdinde vefa etmeyince.

Sekizinci; halkı küçük, hor görüp onları istihza, alay, maskaralık yapmaktan vazgeçmeyince.

Dokuzuncu; maddiyatını Allah'ın nehyettiği yerlerden sakınıp Allah'ın razı olduğu yerlere sarf etmek.

Maddiyat deyince dünya malıda giriyor, bize Cenâb-ı Hakk'ın verdiği vücut nimetide giriyor. Vücutta ki olan azaları, kelamları, dili, gözü, kulağı, eli, ayağı, kalbi Allah'ın nehyettiği yerlere gelince sıkı tutmak, kapatmak lazım ve Allah'ın razı olacağı ibadet yerlerine gelince oraya sarfetmek. Maddiyatta bunun gibi Allah'ın verdiği dünya nimet mallarını haram olan yerlere gelince kapatmak ve helal olan yerlere gelince esirgemeden cömertlik yapmak.

Onuncu; namazını kılarken farz olan gerekse nafile olan namazları huzur-u kalb ile huşu ve edep erkânı ile vaktinde riayet etmek.

Birde ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebinin inanç, itikadını bulup ona sahip olup onun haricine çıkmamak. Sonuna kadar ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebinin inancı ve itikadından ayrılmamak.

Ehl-i sünnet deyince ehl-i sünnet; Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem bütün sünnet onundur. Ve'l-cemaat dediği kendinden sonra dört tane halifesi; halife-i raşidin dört halife-i raşidinler ve onların tabiinleri.

Bunların inancı, itikadı ne itikattaysa onu iyi anlayıp, ona yapışıp, onun haricine çıkmamak suretiyle bu sayılan işte on hasletler her kimsede mevcutsa o kimse diyor vera' sahibi.

Bunlar yoksa vera' noksan, vera' noksansa imanda noksan.

Çünkü iman kuvvet buldukça vera'sı kuvvet bulur. Vera' kuvvet buldukça iman kuvvet bulur. İman ve vera'sı kuvvet bulan kimseninde mahsulleride değişilir. Meyvası, özü, sözü, düşüncesi, zikri, fikri bu mahsul meyvaları da değişmeye başlar.

Cenâb-ı Hak cümlemizin iman ve itikadlarımızı kuvvetleştirip şüphelilerden sakıncalı olmayı cümlemize nasip müyesser etsin.

 

Su-i Zan

Su-i zan dedi. Su-i zan çok yerde var.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki bir ayet-i kerimede:

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَث۪يرًا مِنَ الظَّنِّۚ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ

Ey Allah'a iman ettim, inandım diyen kimseler, siz Allah'a iman edip inandınızsa; imanlısınız madem, ameliniz var iman ile beraber ibadetiniz var. Çok şeylerden sizin sakınmanız lazım buyuruyor. Siz birbirinize bir şeyin hakikatine vakıf olmadan kötü zanda bulunmayın diyor nehyediyor; su-i zanda bulunmayın.

وَلَا تَجَسَّسُوا

Birbirinizin ayıplarını araştırmayın, birbirinizi kişiflemeyin, ayıplarınızı araştırmayın.

وَلَا يَغْتَبْ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ تَوَّابٌ رَح۪يمٌ

Birbirinizin arkasından gıybetini de yapıp çekiştirmeyin. İstermisiniz siz ölmüş olan bir kardaşınızın etini yemekten iğrenmez misiniz? Allah’tan korkun muhahakkakki Allah tevbeleri kabul eden rahim’dir”[3]buyuruyor.

İşte birbirinizin arkasından gıybetine geçip çekiştirmek daha bundan kötü daha bundan iğrenecek bir hal yoktur diye buyuruyor.

Allah bundan da ümmet-i Muhammed’i cümlemizi muhafaza buyursun Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri.

Burda nefis, şeytan bunların hepsi bütün ehl-i imana son nefesimize kadar büyük bir düşman.

 

Önce Edep Sonra İlim

Hazreti Ömer radıyallahu Teâlâ anhu hazretleri buyuruyor ki;

تَأَدَّبُوا ثُمَّ تَعَلَّمُوا

“Bizce bir kimse diyor eğer ilim öğrenecekse ilimden önce edeb öğrenip nefsinin terbiyesine hâkim olsun ondan sonra ilme çalışsın”[4] buyuruyor.

Yine Abdullah ibni Mübarek rahımehullah buyuruyor ki;

إِذَا وُصِفَ ل۪ي رَجُلٍ لَهُ عَلَّمَ الْأَوَّل۪ينَ وَالْآخِر۪ينَ لَا أَتَأَسَّفُ عَلٰى فَوْتٍ لِقٰٓائِه۪ وَإِذَا سَمِعْتُ رَجُلًا لَهُ أَدَّبُ النَّفْسَ أَتَمَنَّى لِقٰٓائِه۪ وَأَتَأَسَّفُ عَلٰى فَوْتٍ

“Bir beldede bir memlekette bir adam âlim methetseler evvelin ve ahirinin bütün ilmini tahsil etmiş deseler,methetseler o âlimi diyor görmek istemem göremediğime de müteessir olmam. Ama diyor bir beldede bir memlekette bir adam âlim methetseler ki kendi nefsinin terbiyesine hâkim olmuş deseler o zatı görmek isterim göremediğime çok müteessir olurum.”[5]

Burda demek ki nefsini tanımak, şeytanı tanımak Cenâb-ı Hakk'ı tanımak en büyük vazifeler oluyor.

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Her kim kendi nefsini tanıdı, nefsini bildi; nefsinin nasıl bir karakterde nasıl bir ahlak huya sahip olduğunu anladı onun kadar Rabbini anlar[6] diyor.

Nefsini tanımıyorsa, bilmiyorsa, nefsinin huyunu ahlak sıfatlarını fark etmiyorsa Rabbinide o kimse farkedip tanımaz diyor.

Bir hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

جَاهِدُوا اَنْفُسَكُمْ بِالْجُوعِ وَالْعَطْشِ فَاِنَّ الْاَجْرِ ف۪ي ذَالِكَ كَاَجْرِ الْمُجَاهِدِ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ

 “her kim nefsini tanıyıp nefsi ile mücadele yapar; nefsi ile şeytanı ile çatışmaya girişir mücadeleye girişirse o kimse bununla beraber mümkün mertebe yeme ve içmelerinde biraz kısaltırsa çünkü nefis, çok yiyip boyun, boğaz çok fazla haddinden fazla şiştimiydi sahibine itaat etmez, sahibinin gücü yetmez. Allah'a iman ile beraber Allah'ın nazargahı olan kalbini zahirini batınını şeytandan ve nefsin havai arzu yönlerinden muhafaza etmek için mücadeleye girişirse birazda yemek içmelerinde az yiyip az içmeye devam ederse bu kimse aynen diyor din yolunda harb eden gazilerin ecrini sevabını alırlar.”[7]

Eğer nefsi ile şeytanı ile hakikaten bu cihad mücadele harbinde ölürse o kimse şehid olur diyor.

Ölmez, mücadelesinde azminde devamlı sabit durursa gaziü'l ekber olur diyor. Yani büyük gazi olur diyor.

Burda kardaşım ne lazım geliyor?

Bu kadar büyük düşman bizim kendi içimizde her şahısta mevcut iken, kıldığımız namaza karışıyor, ibadetlerimize karışıyor, zikrimize, fikrimize karışıyor. Böyle olan büyük düşman karşısında devamlı harp, mücadele içinde uğraşan kimse, kendi bu kadar büyük vazifeleri bırakırda sairin aleyhinde uğraşabilir mi?

Sair, İslam, ıhvan aleyhinde uğraşan kimse, dedikoduyu bırakmayıp bu zanaatı terk etmeyen kimse demek ki kendi nefsi ile şeytanı ile çatışmaktan vazgeçmiş.

Allah muhafaza etsin, Cenâb-ı Hak cümlemize Muin olsun.

Mümkün mertebe su-i zandan da sakınmalı, gıybetten sakınmalı. Olduğumuz yerde baktık ki gıybet yapılıyor, gücü yeterse o gıybeti durdurması lazım. Gücü yetmiyorsa ordan kalkıp gitmesi lazım. Kendiside aynı müşterek olur yoksa o günaha.

Bu da çok oluyor.

En fazla zamanımızı, ömrümüzü alan, malayani, gıybet, fuzuli kelamlar, birde tul-i emel, buraya çok gidiyor.

Malayani; dünyaya ahrete yaramayan bir kelamlar, fuzuli.

Tul-i emel; luzumsuz bir fikir, dili sükût duruyor da kalbi tul-i emel üzerinde devrediyor. Tul-i emel; bundan sonra ki veyahutta bundan evvel geçmiş, veyahutta gelecek, daha senelerden sonra, on sene, yirmi sene, otuz sene aşağı yukarı bu gelecek işleri kafasında aktarır, dönderir yatağın içinde, giderken fuzuli tul-i emel. Çünkü o seneye değilde ikinci nefese ulaşacağın garanti değil.

Hali hazırda bulunan nefese, bulunan zamanına, bulunan sıhhatine Allah ihlaslı sahip olanlardan etsin.

Onun için derler ki; dünyada kendi hayatını üç gün hesap etmesi gerekir; ömür, hayatını, zamanını üç gün bir sermaye bilmesi lazım. Üç günün birisini harcettin, harcadın gitti, geri gelmenin imkânı kalmadı.

İkinci günün içindesin, üçüncü güne ulaşacağın garanti, sağlam değil, bulunduğun güne pür dikkatli ol bulunduğun güne.

Daha tekrar, üç saat bilmesi lazım kendi zaman ömrünü, hayatını üç saat bedel karşısında bilmesi lazım gelir.

Birinci saatı harcadın gitti tekrar geri gelme imkânı yoktur.

İkinci saatin içine girdik, giden saat geri gelemez, üçüncü saate ulaşacağın belli değil, bulunduğun saatın kıymetini bilmeli.

Buna karşı devamlı olarak ancak nefsi yenmek, nefis ile mücadele yapmak; gıdasını biraz az vermek, suyunu ve yemeğini az vermek, haddinden fazla kendine asi gelecek kadar güçlendirmemek.

İkinci bununla beraber devamlı olaraktan kendini huzur-u Allah'ta olduğunu tasdike geçerekten kalbi daima huzura toparlayarak ve mezar iskelesini nefsinin karşısından gidermemek sureti ile mezar; dünya âlemi ile mahşerin ortasında bir iskeledir. Bir sevkiyat iskelesi gibi mezar iskelesini, mezar çukurunu aynen kendini mezar halkından bilmesi lazım gelir ki nefsini daima öğütleyip onunla korkutup, korku kamçısı ile zikrullaha, ibadete sevk etmek, korku kamçısı ile.

Yoksa kendiliğinden ibadete özenmez.

Devamlı ölümü unutmayaraktan, kalb sağa sola kaydığı anda devamlı huzur-u Allah'a toparlayaraktan ve bağlı olduğu Allah için Allah'ın Rasulüne, pirine, şeyhına teveccüh rabıtalarını kısaltmayaraktan kelime-i tevhide de devam edebilirse her yerde; iş başında, yolda, yolakta devamlı kalb, huzur-u Allah'ta tutaraktan gücünün yettiği kadar kalbi ile dilini kelime-i tevhid memesini kalbin ağzına verirse kalbi biraz nurlanmış olur.

Sen kelime-i tevhid memesini kalbin ağzına vermezsen nefis ile şeytan zaten fırsat bekliyor. Onlar, kalbe çeşitli meme verirler.

Şu zamanımızda gençlerimiz yetişiyor Allah ayıktırsın. Daha yeni yetişmeden sigarayı öyle bir somuruyor ki öyle birde emzik gibi ağzına almış birde forsla içine çekiyor bütün dumanını, içini dışını dumana veriyor.

Şoförlerimizin bir kısmı makineye biniyor kelime-i tevhid memesini bırakıyor, zikir memesini bırakıyor, şeytanın ihdas ettiği sigara memesini ağzına alıyor, hem dumanını kalbine, içine somuruyor, hem de bununla meşgul oluyor.

Ne zaman ölümü çok yakın bilerekten, her ne kadar ya Rabbi ben seni göremiyorsam sen beni göreduruyorsun, ben senin huzurundayım diye edebini muhafaza ederekten, Allah korkusu yüreğinden çıkmayaraktan, şüphelilerden sakıncalı olaraktan, nefsinin karşısından da mezar iskelesini ve mezar çukurunu gidermeyerekten, devamlı bağlı olduğu dergâhına, tarikatına teveccüh ve rabıtalarıda bağlı olursa mümkün mertebe dil ile kalbi birleştirerek zikrullaha devam ederse bu adamın kalbi nurlanmaya başlar inşaallahu Teâlâ.

 


[1]Süneni Darakutni, Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya C.9 S.249 (Beyrut) Abdullah Bin Musa El Beyhaki Kitabu’z-Zühdü-l-Kebir C: 2 S:311/ 826 (Beyrut), Deylemi El Firdevsü bi Me’suru-l-Hıtab C:1 S:417/1691 (Beyrut)

[2] Lokman suresi 31/6

[3] Hucurat Suresi 49/12

[4] Ğunyetü’t-Talibin, c.1.s.83 (Beyrut).

[5] Ğunyetü’t-Talibin, c.1.s.83 (Beyrut).

[6]Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.10.s.208 (Beyrut). Piri tarikat Abdulkadir Geylâni, Sırru’l-Esrar ve Mazharu’l-Envar s.14 (Mısır). Tefsirü’l-Beğavi Mealimü’t-Tenzil c.1.s.153. Mustafa bin Abdullah er-Rumi, Keşfu’z-Zunun c.2.s.1362. Münavi, Feyzü’l Kadir c.1.s. 225 (Mısır). Münavi, Kunuzu’d-Dakâik s.11 Deylemi’den.

[7] Müzekki’n-Nüfus s.182 (Osmanlıca baskı). İhya-i Ulumi’d-Din c.3.s.78 (Kahire).

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>