canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

HACI MUSTAFA GÜNEŞ EFENDİ HAZRETLERİNİN SOHBETLERİ 23 (AHLAK-I HAMİDİYENİN BAŞI) - (BAHRU'L-VEFA)

HACI MUSTAFA GÜNEŞ EFENDİ HAZRETLERİNİN SOHBETLERİ 23

23. Sohbet: AHLAK-I HAMİDİYENİN BAŞI

Hacı Mustafa Güneş Efendi Hazretlerinin Sohbeti: 

(10-04-1977)

Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri sahabelerle birlikte otururlerken dışarıdan hazreti imam-ı Ali kerremallahu vechehu hazretleri içeriye girdi. İçeriye girince hazreti Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri sahabelere birisine kalk, falan demedi. Yalnız baktı böyle, dedi ki; bir yer yok mu?

Hemen kendinin sağında hazreti Ebu Bekir radıyallahu Teâlâ anhu hazretleri yekindi ayağa kalktı. Hazreti imamı Ali kerremallahu vechehu hazretlerini getirip Peygamberimiz ile kendinin arasına oturtturdu.

Kendiside oturunca Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri şöyle baktı, hafif tebessüm etti gülümsedi diyor; ya Ebu Bekir, fazilet ehlinin faziletini, yine ancak fazilet ehli anlar.

Kızılı (altını) cahilin eline verirsen diyor cahil kızılı (altını) pul eyler. Kızıl altını pul sarinde (değerinde) tutar. Onlar cahildir, kâmil değildir. Şeytan, nefis kendilerinin kafasına yular takmış, sarhoş yapmış. Hem bu sarhoşluk var. Hem onların havai arzu, dünya sarhoşluğunun içine düşmüşler, yollarından şaşmışlar. Nefsin şeytanın hava arzusunun peşine koşmuşlar.

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ  هَوٰيهُ

 “ya Muhammed, Şonları görmüyor musun sen.

مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ  

Kendi nefislerinin hava arzularını kendilerine onları ilah etmişler. Allah'ı bırakmışlar nefislerinin hava arzularını kendilerine Allah etmişler. Onun peşine koşuyorlar gece gündüz.

اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ

Sen görmüyormusun onları ki nefislerinin hava arzularını kendilerine ilah etmişler[1] ilahları o olmuş. Allah'ı bırakmışlar, nefsin peşine ardı sıra koşmuşlar. Onlara artık bilmezliklerine, cahilliklerine saymadan başka bir iş yok. Acınacak hallerinden başka bir halleri yok.

Geldik şimdi bunların yanına gitmek var mı? Bunlarla konuşmak var mı, yok mu?

Bunların bir haddi var, akrabalık var, kardaşlık var, yoldaşlık var, onların yanına giderken ıslah niyetiyle gitmek lazım.

Yani bunların artık insana benzer yeri kalmadı, Allah'ın hoşuna gelen tarafı kalmadı, bunlarda bir hayır kalmadı; gitmekte, konuşmakta bunlara kat’iyyen caiz değil dememeli.

Acaba bunların yanına gidişimde, konuşmamda belki bir sıra gelir, ben kendi bilgimle Allah rızası için onları ayıktırmak niyeti ile belki bir iki söz gelirde tesir yapar mı acaba niyeti ile gidilirse o adama zarar gelmez.

Fakat kendisi o adamların yanına varınca havai arzu renklerine boyanmamalı. Kendi huzur, rabıtasının içinde durduğu vaziyette ne zaman kendisine bir söz hakkı gelirse onların ayıkması için bir söz atar, onlarda tutarsa hem onlar kazanır, hem kendi kazanır.

Bir mal, dört ayaklı mala benzer; evinden, kazığından boşanmış ötekinin, berikinin ekinine, bahçesine girmiş; sende sahibinin hatırı için bir taş attın çıkardın, o zaman kazandın.

Buda buna benzer.

Böyle münkirler, fasıkların yanına akrabanın yanında, bunlar münkir ve münafıkta, yani böyle olur.

Bu niyet ile giderde eğer sana bir söz sırası gelir, bir iki taş atarda onlara belki bir tesir eder maksadı ile gidersen onlarada tesir ederse sen de kazandın, onlarda kazandı.

Onlara tesir etmedi, onlar o ziyanlıktan çıkmadılar; senin yine faydan var, ticaretin var, onların yok.

Amma gittiğin zamanda nefsini yenemiyorsan, nefsine gücün yetmiyor, onların o ses, şamata hareketlerine sende katılıp günahkâr oluyor, nefsinde seni kazıktan boşanıp sende günahkâr olup geliyorsan gitmemek doğru.

Bu hususlarda mümkün mertebe işte bunlar böyledir. İyi tarafları var, kötü tarafları var.

Bunların içinde gide gide baktın ki artık son haddini de buldu. Artık baktınki onlarda bir umut kalmadı, artık Cenâb-ı Hakk'a havale edersin. Ne yapacaksın; akrabaydı amma sen akrabalık vazifeni yaptın, güttün güttün olmadı. Son sonunda baktın ki artık hiç sarinde (saygınlığında) kalmadı. Gittin saygınlığında kalmadı senide birşeye saymıyorlar, gitmezsin o zaman.

 

Evliyanın Maneviyatından İstifade Edemeyen Üç Kimseler

 

Şimdi burada yine bir soru soruldu soru üzerine yine bir mevzu açıldı.

Soru sormak, evvela bizim büyüğümüz olan büyüğümüz Allah. Fakat bizim tarikatça önderimiz olan babamız, şeyhımız Bilal Muhammed Nadir hazretleri. Ruhu için rıza en lillahi'l-Fatiha.

Onun sözünden başlayalım inşaallah.

Dedi ki; bir evliyanın maneviyatından üç kimseler istifade edemez yavrum dedi. Bir evliyanın maneviyatından üç kimseler istifade edemezler, fayda göremezler; birisi dedi; ayalı, çoluk çocuğu, ikincisi; kendi köylüsü, üçüncüsü; ufak yaştan beri bir arada yetişip büyüyüp arkadaşları var ya, bunlar.

Bunlar dedi o evliyanın ruhaniyatından istifade edemezler.

Sebebi?

Kendi ayalı, çoluk çocuğu istifade edemediğinin sebebi; zahirde beşeriyet halleri var; kadınıyla, çoluğuyla, çocuğuyla gece gündüz. Bunlar daima o zahirde beşeriyet halına bakarlar, ruhaniyatına kıymet vermezler maneviyatının ne derecede olduğunu bilemediklerinden.

Köylüsü derler ki; aman canım sende yahu filan adam değil mi? Yahu filanın oğlu değil mi bizim bildiğimiz, boşver yahu sende.

Yahu senin ne haberin var. Evet, filanın oğlu ama senin o Allah ile o adamın gece ve gündüzde hangi yönde çalıştığında, ne halde, ne alavere ettiğinde, ticaretinde, kârında, zararında haberin var mı? Kontrol memuru musun?

Yok.

Böyle derler.

Ufak yaşından beri beraber yeyip, içip, yoldaş, akadaşlık yaptıklarıda yerenlik, yavanlık yapmakta daim ufaktan beri alışmışlar ya, gene buna bir saygı, hürmetleri olmaz. Yine o eski şeyleri güderler.

O yüzden istifade edemezler dedi.

Ben dedi Pir Muhammed Bahaeddin Nakşibendi hazretlerinin evrad-ı bahiyesi var, onu okuyorum dedi. Ona devam ederim.

Onun bir yerinde yazar ki şu mevkiye gelince bin kere şu kelamı şurda şu esmayı bin defa okursan, açıktan bakarsın ki bir pir ayın ondördü gibi zuhur eder çıkar.

Pir Muhammed Bahaeddin Nakşibendi hazretleri, evrad-ı bahiyenin yarı yerinde okunacak bir isim var, esma. Her kim oraya gelince bin defa bunu çekerse Pir Muhammed Bahaeddin Nakşibendi hazretleri ayan açık olaraktan içeri girer. Beyaz elbiseli, nurani yüzlü bir şahıs içeri girer, pir. Her ne ki hacetin varsa dilemek lazım.

Bunu ben dedi bir gün niyetime aldım, camide ıssızdı dedi. Caminin köşesine çekildim, kapıyıda örttüm, sürgüsünü de sürdüm. İçeride dedi bunu namaz kıldıktan sonra başladım evrad-ı bahiyeyi oraya kadar geldim okudum, bunu çekmeye başlayınca dedi kapıdan dışarı tak tak kapı dövüldü dedi.

Bizim bir arkadaş var, bizimle beraber iner, kalkar köylümüz. Kapıyı tak tak vurdu ses yok. Bir daha küt küt kapıya vurdu; ya hu dedi dedi, tahtalı caminin imamı mı oldun yahu, yeter artık çık şurdan yahu dedi dedi. Çık, tahtalı caminin imamı mı oldun dedi dedi.

Tahtalı camide Antep'te nam almıştı o zamanda bir yüksek zat varmış ki, onun ismi söylenir.

Tahtalı caminin imamı mı oldun?

La havle vela… Dedim. Ne dersin buna sen. Adam gitmiyor dedi, işimiz bozuldu dedi.

Kalktık açtık dedi.

Bunun dediği gibi insanın işte böyle yakın akrabalarından; efendim bu filan adam değil mi, filan kişi değil mi, şimdi ne oldu?

Ya senin ne haberin var? Adam değişilir mi, değişilmez mi? Aklının yettiği yok.

Kendin daha evvelki çocukluk beleğinin içinden bir tarafa çıkamamışsın. Çocuk beleğinin içinde daha kokularını temize çıkaramadın. Çocukluk hali zuhur ediyor senden. Yüksek adamın halinden ne haberin var?

Daha aynı konuştuğun değişilmemiş, aynı rengin, boyan, arzun, fikrin değişilmemiş. Değişenlere de itiraz edersin, başına gelmedi ki. Çünkü sıtma hastalığına düşmeyen adama sıtmadan ne kadar uzun boylu söylesen anlatamazsın başına gelmeyince.

 

Battal Gazi Hazretlerinin Bir Menkıbesi

Bu hususta Battal Gazi hazretleri kendisi hayatta iken çok din uğrunda çalışıp, fedakârlık yaptı.

Bir gün tek başına çıktı bu Tarsus kenarında bir yere geldi. Ne zaman bu bir sefere, harbe çıkarsa dışarı çıktımıydı nerde bir münasipli, tenha su bulsa orda gusül yapardı mübarek. Orda soyunmuş gusül yaparken silah milah bi tarafta çıplak.

Tarsus beyinin o zamanın hükümdarının ismi Kelb bin Sebbah idi. Onun askerleri yanına geldiler ki bir çıplak adam gusül yapıyor. Bildiler ki bu İslam, Muhammedi. Çünkü kendilerinin dininde gusül yapmak yok.

Hemen derhal bunu kemendle tuttular. Çıplak, silah yok birşey yok. Battal gazi hazretleri siyasetle kendini saklamakta istediysede askerlerin içinden bir tanesi tanıdı bunu.

Hülasa, getirdiler bunu Kelb bini Sebbah'ın huzuruna. Elini ayağını demir bentler, bağla zincirlediler, zindanın köşesine attılar. Altınada birkaç helke su döktüler.

Asıl bunların daha kâfirlerin büyüğü İstanbul'da Kayser-i Rum'du onda.

Oraya mektup yazdılar ki; işte en büyük düşmanımızı tuttuk, ne emir buyuruyorsun? Biz burada hakkından gelelim mi? Yoksa sen bize ayrı bir emrin var mı?

Mektup gitti oraya, Battal Gazi hazretleride burada eli ayağı demir bendin içinde zincirle yatıyor yaşın içinde.

Kelb bini Sebbah kumandan da kendi tahtında yatarken gece rü'yasında kıyamet kopmuş. Ölmüş kendisi kıyamet kopmuş. Mahşer yerine bütün halk bölük bölük toplanıyorlar. Herkes günah şeleği ne kadarsa onun kadar sırtında. Kimi ayın on dördü gibi geliyor. Kimi yerde sürünerek geliyor. Böyle mahşere toplanıp bir işkence, bir sıkıntının içinde ki; kimseden kimseye bir konuşma, yardım yok.

O sırada bakıyor ki bir taraftan o kalabalığın içinden ayın on dördüne benzer, alnı açık böyle nur saçaraktan at üstünde bir şahıs geliyor. Halk bütün önüne böyle fevç fevç, bölük bölük gelip medet, şefaat ya Rasulallah, şefaat ya Rasulallah. Onun şefaat kıldıkları azaptan kurtulup selamete ulaşıyor.

Yakınına gelince bu kumandan Kelb bini Sebbah'ta atın önüne varıp şefaat ya Rasulallah, deyince çehresini azdırıyor Peygamberimiz, yüzünü bu tarafa dönüyor. Bu sefer o tarafa ulaşıp aman ya Rasulallah bana da şefaat diyor, yine yüz vermeyip çehre vurunca diyor ki; ya Rasulallah, benim suçum ne ki diyor sen bütün herkese şefaat yapıyorsun, bana böyle yapıyorsun.

Diyor ki; sen suçunu bilmiyor musun?

Yok diyor.

Diyor ki, sen benim ciğer köşem olan Battal Gaziyi, ciğer köşem olan o Seyyid Battal Gazi hazretlerini eli ayağı demir bende vurdun, zindan köşesinde altı suyun içinde yatırıyorsun, şimdi benden şefaat mi talep ediyorsun?

Aman ya Rasulallah, diyor ben bilmedim, beni affet.

Diyor ki kelime-i şahadet getir. Peygamberimizin önünde orada bir kelime-i şahadet getiriyor. Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu deyip Şefaat yapılıp selamete çıktıktan sonra Peygamberimiz diyor ki kendine, senin bu ismin diyor yaramaz bir isim, Kelb bini Sebbah ya. İsmin senin bundan sonra Ebu Zer olsun diyor.

Peki ya Rasulallah.

Elini öpüp böyle ferahla o vaziyette uyanıyor.

Uyanıyor ki hem gözünden yaşlar akmış, yastığı ıslatmış; evin içi safi bir yeşil nurla dolmuş. İçinde bir aşk, muhabbet, ağıt, gözyaşı durduramıyor, dindiremiyor. Hemen gece tek başına kalkıp doğru zindan kapısına gidiyor.

Zindanı bekleyen nöbetçi bakıyor ki gelen kumandan.

Aman ya malik, gece altında ne bu yalınız diyor.

Aç söyleme diyor aç kapıyı. Kapıyı açıyor ki mübarek köşede yatıyor böyle eli ayağı demirli.

Varır varmaz ayağına kapanıyor, ağlıyor diyor ki; ya Seyyid beni affet.

Battal Gazi hazretleri diyor ki; dedem Muhammed Mustafa’yı rü'yanda görmeyince, isminide Ebu Zer vurmayınca bana inanmadın bu zamana kadar.

Aman diyor beni affet.

Orada tekrar Müslüman olduğunu orada gene tekrar ilan edip elinin ayağının bendini çözüp hamama götürüp yıkandıktan sonra bir padişah elbisesi giydirip getirip otutturuyorlar.

Gündüz bir minber tertip yapıyor. Bütün Tarsus halkının hepsi oraya birikiyor. Kendisi minberde Müslüman olduktan sonra Tarsus beyleri, bütün köy kazaları hepsi bir günde gelip Battal Gazi hazretlerinin önünde orda Müslüman oluyorlar.

Battal Gazi hazretleri yüksek minberde bunlara hutbe okuyup dinimizin ahkâmını, adabını, erkânını bunlara konuşurken Kayser'e gönderdikleri mektubun karşısı geliyor.

Mektupta işte şehrin ortasına bir ateş yakın; yakın kendisini külünden bana bir avuç gönderin, gözlerime sürme yerine çekeyim. Ondan sonra kendi askerimle, tacımla kalkıp yeryüzünde Kâbe kapısına varıncaya kadar bir Muhammedi komayıp yakacağım diyor.

Mektubu getirip böyle Ebu Zer’in eline veriyorlar o kalabalığın içinde. Battal Gazi hazretleri yukarıda minberde; Kelb bini Sebbah'ta artık Ebu Zer oldu aşağıda, el böyle döşte. Dinleyip dururken mektubu eline veriyorlar.

Mektubu açıyor ki böyle luzumsuz kelamlar yazılı. Mektubu yırtıyor, parçalıyor; kelb diyor o sevdadan vaz geçti. Kelbin ismi şimdi Ebu Zer oldu diyor.

Bundaki gaye; demek ki insanda çalışırsa daim kelblikte kalmaz, Ebu Zer olmak var.

Aklı yetmeyenler derler ki, efendim o filan değil mi? Filanın oğlu değil mi? Şu zamana kadar şöyle değil mi?

Yahu sen o zamana kadar onu gece gündüz takip ettin mi? Gece gündüz Allah'la onun arasının kalbini kontrol memuru mu etti Allah seni, haberin var mı? Allah ile ne alavereler yaptı. Allah ile ne pazarları var, neleri var, haberin var mı?

Sen daha nefs-i emmare beleğinin içinde belenmişsin, pis kokuyun içinden dışarı çıkamamışsın, birde daha onu taan ediyorsun.

Aynı böyle değişileceğinden haberi yok.

Sizin evvelki bantlarda gene konuşmuştum onlar bilmiyorlar mı adamın değişilip, değişilmeyeceğini?

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur'an-ı Kerim’inde buyuruyor.

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ

“Her kim kadın ve erkek iman edip imandan sonra devamlı amel-i saliha; ihlaslı amele çalışırsa o kimse değişilir ölmez temiz bir hayata kavuşur. [2]

Yeniden değişilir başka bir adam olur. Böyle haber veriyor.

Misallari çok işte geçen gün yine böyle bir misal vermiştik. Sizin orda turunç çok olur; portakaldan misal verirsek daha iyi anlaşılır. Portakalın adisine turunç derler. Makbulünede waşinhgton diyorlar. Yani satışta paha en yüksek nam kazanana waşinhgton diyorlar.

Şimdi bu adamlara desek ki adamlar değişilir mi, değişilmez mi?

Nasıl bir ağaçta turunçluktan değişilipte waşinhgtonluğa yönelme kabiliyeti oluyorda, niçin insanlarda olmasın?

Sen nasılki o turuncun yukarı işlek dal budaklarından toplu bir yerden kesiyorsun boynundan; yeniden ışgın çıkınca gelip orayada güzelce bir nam kazanmış güzel bir waşinhgton kalemini ora geçiriyorsun. Ondan sonra lüzum gelen tertip hizmetlerini de yapıyorsun. Ara sırada kontrol ediyorsun. O eski bedenden çıkan piçler, piç deriz biz ona. Turunç cinsinden gene ara sıra yeni aşı takıldı ama devamlı kontrol edilmezse gene sağdan soldan eski şecerinden gene eski turunç şıvgaları çıkıyor.

Onların ara sıra kontrol edip yolunması lazım çıktıkça. Yeni takılan aşıyada tamamen dikkat edip muhafaza edip suyuna, çapasına dikkat ettinmiydi çıkan şıvgalarıda çıktıkça yoluverdinmiydi eski ağaç bu sefer değişilir yeniden waşinhgton olur. Wasinhgton meyvasını sandığa doldurursun.

Adamda bunun gibi. Adamda imanla amel-i salihe çalışır, salihlerle beraber olur, çalışırsa bakarsın ki adamın eskiki turunçluk vaziyetinde çirkin huyları, pis huyları yavaş yavaş içine aşk, muhabbet, aşk-ı ilahi kalbine indikçe göz ağlamaya başlar. Göz ağlayıp içine aşk, muhabbet indikçe nefs-i emmarenin eskiki kötü piç huyları kendiliğinden dökülmeye başlar. Yeniden ilm-i hikmet, muhabbet ağacından bakarsın ki meyveler zuhur etmeye başlar.

Onun için Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

مَنْ أَخْلَصَ لِلّٰهِ أَرْبَع۪ينَ صَبَاحًا ظَهَرَتْ يَنَاب۪يعُ الْحِكْمَةَ مِنْ قَلْبِه۪ عَلٰى لِسَانِه۪

“Her kim halis muhlis olaraktan kırk gün böyle zikrullah ile namazla zikir ile sabaha dâhil olursa o kimsenin kalbinden diline ilm-i hikmet pınarları akar[3] diyor.

Evvelki adam bakarsın ki değişilmiş. Adam bu sefer tebdil olmuş.

Cenâb-ı Hak, nefs-i emmare ahlakından ahlak-ı hamidiyeye tebdil etsin maneviyatımızı. Hayvaniyetten insaniyete çevirsin maneviyatımızı.

Onun için onlar nefs-i emmareden çıkamamışlar. Nefs-i emmare hava arzusundan geçemedikleri için akılları yetmez. Sıtma hastalığına düşmeyen adam sıtma hastalığını bilmez, tanımaz. Ne söylesen kendine anlatamazsın başına gelmeyen adama.

Onlarıda çok görmemeli. Allah onlarada hidayet etsinde onlarıda tebdil etsin Cenâb-ı Hak.

Battal Gazi hazretlerinden biraz bahsetmiştik. İnşaallah münasip olursa ondan yine biraz Cenâb-ı Hak münasip gördüğü şekilde rızalı olaraktan konuştursun. Hem kendimize, hem ümmet-i Muhammed'e faydalı olanlardan konuştursun. Onun çok kemalleri, çok halleri var.

Şimdi hal diyeceğiz; bazı arkadaşlar sorarlar merhaba nasılsın, ne haldasın, ne âlemdesin?

Evvelden beri insanlarda alışılan bir usul değil mi?

Bunun bir zahiri var, bir batını var. Ne âlemdesin, ne haldasın?

Zahiri şu; ya horantasından şikâyet eder veyahutta evladından şikâyet eder veyahutta dünya maişatları dar, dost, düşmandan şikâyet eder sıkıntısı varsa.

İyilik yönü; evlat, ayal, çoluk, çocuğu kendine muti ise maddiyatı yerine geldiyse bunlardan düzeldiğini söyler.

Bu zahiri.

Fakat daha bundan mühim olan asıl daha ne âlemde ne haldasın demek şuna benzer; on iki ay var zahirde misalde hata olmaz. Zahirde on iki ay var. On iki ayın hemen hemen her aylarında birer mevsim geliyor değil mi? Her üç ayda bir mevsim teşkil olunuyor; bahar, yaz, güz, kış.

Ne âlemdesin, ne haldasın? Bahar mevsiminde misin, yoksa kış mı, yoksa yaz mevsiminde misin? Ne haldasın? Ne âlemdesin?

Hal deyince zahiren sebze halini hepimiz biliyoruz değil mi? Şimdi haldan dağ başında çoban var, uzak memlekete; şehre girmemiş, şehir görmemiş, dağ başında çobanlık yapıyor. Hal bilmiyor, şehre gelmemiş, görmemiş.

Bu adama desek ki; şehirde hal pazarı var. Hal pazarına her gün şöyle çeşitli meyveler geliyor, her üç ayda, aylarda böyle çeşitli meyveler geliyor.

Bu, acaba! Der. Tam tasdike geçemez.

Amma şehrin içinde, o sebze halında komisyonculuk yapanlar varya, onlara varsak, sorsak tam tasdik ederler.

Evet, derler. Hakikaten her gün bakarsın ki akla gelmedik yerden üzümü bir çeşit gelir, narı bir çeşit gelir, portakalı bir çeşit gelir. Çeşitli sebzeler, meyveler, akla gelmeyenler böyle dolar hala.

Ertesi gün bakarsın ki bir çeşit, öteki ayda bir çeşit. Şimdi üzüm yok. Şimdi bahar mevsiminde bakarsın ki sebze bunlar zuhur etmiş. Yaz mevsiminde bakarsın ki üzümler, ötekiler. Her mevsimi geldikçe hala mahsulleri inmeye başlar.

Bunu ancak hal pazarının içinde oturan komisyoncuya anlatırsın, ancak o anlar. Dışarıdaki hiç görmeyen adama anlatmak zor olur.

Ne âlemdesin, ne haldasın?

Âlem içinde, hal içinde olanlar bilir halı. Hal ehli olmayan ne bilsin.

 

Cahil ermez bu hikmete

Cahili koymayın sohbete

Yiyede içe muşuluya yata

Ahır dolusu saman gerek.

 

Hal ehli olursa haldan bilir. İkiside hal ehliyse. O adam eğer kış mevsiminde gibi ise, nefs-i emmare fırtınasına tutulmuş, güneş buluta girmiş, soğukluk gelmiş, Allah ile arasında olan aşk muhabbeti kesilmiş. Böyle bir hastalığa tutulmuş. O adam bilsin ki kendi hangi mevsimde, hangi halda yaşıyor, hangi ayda.

Bazı bakar ki adamın terakki zamanında aşk, muhabbet çeşitli ilim, irfanlar kalbine doğar, diline akar. Kendinin bir yığdığı bir şey değil. Terakki ettikçe, kendi çalışıp maneviyatı terakki ettikçe haldan hala geçtikçe halın ay, mevsiminde meyvaları, varidatlarıda beraber gelir.

Bunu şimdi halden haberdar olmayan adama nasıl anlatacaksın.

Ne âlemdesin, ne haldesin? Ancak bunu hal sahibi anlar.

Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri buyuruyor ki;

Ahlak-ı hamidiyenin başı nedir ya Rasulullah?

Ahlak-ı hamidiye Allahu Teâlâ hazretlerinin en memnun sevdiği güzel ahlaklar; sabır, gönül enginliği, tevazu, kanaat, tevekkül, teslimiyet, rıza, cömert, sehavet. Hep bunlar güzel ahlak, ahlak-ı hamidiye.

Demişler bu ahlak-ı hamidiyenin en daha başı, güzeli hangisi ya Rasulullah?

صِلْ مَنْ قَطَعَكَ وَاعْفُ عَمَّنْ ظَلَمَكَ وَاعْطٰى مَنْ حَرَمَكَ

Ahlak-ı hamidiyenin en güzel başı bunlardır.

صِلْ مَنْ قَطَعَكَ

“Tarikat ve şeriat ve akrabaların, kardaşlarınla, yoldaşlarınla bir sebeple kırgınlık, dargınlık oldu yanına gelemiyorlar,kesildiler senin onların yanına gitmen.

İkincisi;

وَاعْفُ عَمَّنْ ظَلَمَكَ

Onlar sana dil ile el ile gönlünü kırdılar, hatırını yıktılar, sana bir zalimlik yaptılar. Zaman geldi onlar geri sana muhtaç oldu. Onları affetmek. Onlar bana şöyle çamur attılar, böyle hakaret yaptılar diye o kin, küdüretten vazgeçip onları affetmek.

وَاَعْطٰى مَنْ حَرَمَكَ

Sen onlara hem madden, hem manen muhtaç olduğun sıralarda muhtaç oldun zerre kadar sana şefkat, merhamet edip acımadılar, işinide bitirmediler. Zaman geldi onları Allah sana muhtaç etti, geldiler. Bunlar benim işimi bitirmediler, bana böyle yapmadılar deyip eski husumette durmayıp onların hacetini diyor maddi manevi neyse Allah için vermek.[4]

İşte bu ahlak-ı hamidiyenin başı budur diyor bu hususta

İşte bu hususta ahlak-ı hamidiyeden bahsediyorduk. Ahlak-ı hamidiye ancak manen nefsini bu kötü, pis, mikrop ahlaklardan, nefsin kışından yaz mevsimine ulaştıran maneviyat sahiplerinde mevcut olur ahlak-ı hamidiye.

Nefs-i emmarenin kış aylarından yaza çıkamayanlarda daha ufak tefek fırtına ahlaklarının alametleri görülür.

Ne zaman nefs-i emmareden levvameye, levvameden mülhimiye, mülhimeden mutmainneye ulaşırsa Allah cümlemizi ulaştırsın oraya o zaman nefsin eskiki kötü ahlakları tamamen kökünden sökülür, gider.

Fakat oraya ulaşamayan, mücadele içinde bazı kerre güneş doğar, bazı kerre fırtına zuhur eder. Bazı kerre ibadet yapar, bazı kerre kabahat yapar, nefis kendini yıkar, bazı kendi nefsini yıkar. Onun için ancak tamamen ahlak-ı hamidiyeye sabit, sahip olanlar mutmainneye ulaşanlar.

Allah cümlemizi ulaştırsın.

Onun için bu hususta Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri Kur'an-ı Kerim'inde

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ

Yani, “ancak size kardaşlık, kardaşınız ancak mü'minlerdir.”[5]

Hepimiz kardaş değil miyiz? Bu diyor ki ancak mü'minler sizin kardaşınız.

O ahlak-ı zemimeden kurtulup, ahlak-ı hamidiyeye kavuşup mutmainneye ulaşanlar ancak size kardaş onlardır. İsterse zahiri kim olursa olsun. Onlar sizin kardaşınızdır. Ancak namusunuzu, dininizi, sırrınızı, canınızı, malınızı, ancak o mü'minlere emin olabilirsiniz. Ötekilerde emin olamazsınız. Çünkü emin olunmaz. Kış mevsiminde açıksız, çıplak açık yere oturmaya emniyet yapamazsın. O vakit aynı saatte fırtına gelir seni üşütür.

Münkirden vefa ummak; kış fırtınasının içinde nefs-i emmaresini yenememiş, nefsinin hükmünün altında yaşayanlar kış içinde yaşayan kimselere benzer.

Münkirden vefa ummak zehirden şifa ummaya benzer, güvenemezsin.

Battal Gazi hazretlerinden konuşuyorduk. O zatın babası Hüseyin Gazi vardı, evladı Rasulden gelme. Müslümanlara, din-i İslam’a çok fedakârlıkla, çok yardımı var. Çok yardımda bulundu; canıyla, malıyla bütün çalıştı. En sonu Ankara'da Ankara'nın ismi Amuriye tarihte, Ankara'da şehid düştü orda.

Hüseyin Gazi derler ruhu için lillahi'l-Fatiha.

Ankara'dan Kırıkkale tarafına giderken sol kolunun üstünde sivri tepenin başında mübareğin ziyareti Hüseyin Gazi.

Fakat Hüseyin Gazi kendi Allah rızası için, din için, Rasulullah için canıyla, malıyla son haddine kadar çalıştığı için Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri ona o kadar güç, kuvvet, nusrat verdi. Rum, Kayser Rum Kralları bütün hükümdar Krallar haraç gönderdiler Hüseyin Gaziye. Altın eğerli atlar, çok miktarda altınlar, silahlar, kılıçlar, hilatlar gönderirlerdi. Ayma ay, seneme sene (her ay, her sene) tek bizim üstümüze gelme. Bunları al haraç, bize gelme. Böyle vaad yaparlardı.

Kendisi şehid düştükten sonra bunun haracı yine devam etmeye başladı. Bir dul kadın kaldı, birde oğlu Battal Gazi hazretleri ismi Cafer'di.

Bu sefer Müslümanların içinde Hüseyin Gazi şehid olunca yeniden yine bir mareşal lazım ya ordu kumandanı, onun yerine Abdüsselam isminde bir zat geçti ordu kumandanlığına Hüseyin Gazinin yerine.

Hükümdarlığa geçip bir zaman böyle çalışınca biraz harpte, darbda bulununca onun yanındaki olan arkadaşları dedilerki Abdüsselam'a; sen, Hüseyin Gazinin yerine geçtin fakat haracı niçin almıyorsun? Haraç senin hakkın dediler.

Cebren Battal Gazi hazretlerine babasından gelen haraçlarını Abdüsselam aldı. Çok müddet o haraçları kendisi aldı yediler.

Battal Gazi hazretleri Mektebe kondu din, diyanet bütün fıkıh ilmini, Kur'an ilmini nihayetine kadar ikmal etti, çalıştı. Biraz yaş haddi de arttı biraz on üç on dört yaşlarına gelince on bir on üç yaşlarına; kendini seven arkadaşlarıda vardı kendiyle beraber; babasının zamanından kalma, babasının devamlı atına bakan, evine bakan, hizmet yapanlar tevvabil vardı ayrılmadılar.

Onlar dediler ki ciğer köşem dediler sen din diyanette, bilginde bir kusur yok. Pehlivanlığında at üstünde silahşörlük öğrendin o da yerinde. Fakat dediler sen babanın ismine Hüseyin Gazinin ismine geliyor bütün Rum'dan, İstanbul'dan bütün haraçlar. Sense senin buna ihtiyacın da var. Abdüsselam zengin bir adam. Babanın haracını sen niçin talep etmiyorsun dediler.

Dedi ki gelin bunu bana teklif etmeyin. Benim rızkım o Halık'ın üzerine olsun. Araya korkuyorum sizin dediğiniz gibi olursa bir nifak düşer dediyse yine haline koymadılar.

Dedi ki yine Abdüsselam zengin, başındaki kendinin adamları, kendini tutan çok, ben bir yetim çocuğum, benim sözüm yer almaz. Bu işi gelin Allah'a bırakın.

Yok dediler. Sen git babanın haracını talep et.

Geldiler bir gün, Cuma günü kalabalık çok, bütün cemaat orda. Battal Gazi hazretlerinin ismi Cafer'di, onda daha on bir on iki arasındaydı. Orda ayağa kalktı namaz bitince cemaate bunu söyledi.

Dedi ki; arkadaşlar bu haraç hususunda konuşmak istiyorum. Bu ana kadar buna irtikâp etmedim (bu hususta bir girişim, talepte bulunmadım). Babamın namına gelip babamın ismine bu kadar haraçlar geliyor hiç bize bir hisse olunmuyor. Ben dedi maddende muhtacım. Babam bu hususlarda çok fedakârlık yapmış.

Böyle söyleyince Abdüsselam, caminin içinde ayağa kalktı, dedi ki; sen Cafer, babanın mansubunu mu talep ediyorsun dedi.

Evet, dedi.

Sen babanın mansubunu talep ediyorsan sen daha bir süt emen çocuksun. Gitde babanı katil edenlerin kellesini kes, intikamını al, ben kendi elimle babayın haracını sana vereyim dedi.

O zaman beri taraf öte taraf derken münakaşa çoğaldı, ikiye bölündü cemaat. Bir kısmı onu haklı, bir kısmı onu haklı gördü.

Battal Gazi hazretleri, ben size söylemedim mi arkadaşlar? Bunu bana zorladınız, bunun böyle olacağını ben biliyordum, beni halime bırakmadınız dedi.

Eve geldi mübarek, bir dul anası kaldı, kendi yetim. Yemek getirdi anası, yiyemedi yemeği merakından, sıkıntısından.

Anası söylettiysede; niçin yavrum dedi sen gittin? Onlar zenginler, adamları çok, sen yalnız bir fakirsin.

Dedi ki; ben fakirsem benim Allah'ım var. Ben fakirliğime şikâyet etmiyorum.

Yemek yemedi, gece elbisesinide çıkarmadı. Anası uyuyunca babasının atını düldülü, silahlarını aldı, ata bindi tek başına çıktı bu Ankara Amuriye tarafına.

Orda geldi, Amuriye'de atını bir yere gizledi. Kendi de genç, tebdil-i kıyafet oldu. Babasını öldüren Babil'di. Oranın hükümdarı oydu.

Onun bahçesine bir sebeplerle sokuldu. Onlar biraz yemek, içmek, ziyafet yaptılar buda onlara hizmet etti orda.

Hizmet etti ondan sonra içki kullandılar; içki kullanınca her birisi sarhoş olup bir yere devrilip yattılar.

Asıl kendinin babasını öldüren dedi ki, gel seninle biz şu ileriye gidelim.

Battal Gazi hazretleri daha genç, delikanlı daha tüy, tüs yok. Kolundan tuttu bahçenin bir tarafına selamete götürdüki orda niyeti yanlış, mikrop, dinsiz; daha ona bir hakaret yapacak o sarhoşlukla.

Orda Battal Gazi hazretleri hemen kimse yok nasıl bir yumrukla ya Allah deyip bir göğsüne vurunca tepesi üstüne yıkıldı orda. Onun orda kafasını kesti.

Geldi ki ötekilerde leş gibi yatıyorlar. Onlarında kafasını kesti. Beş miydi yedi miydi onlar. Kafalarını ipe dizdi, bağladı atının terkisine bindi gene geri Malatya'ya azmetti. Malatya'nın kenarında kendilerinin bir bağları vardı. Bağda bir damları vardı ufak ebçik. O kafaları içine gizledi oraya.

Geldi kendi arkadaşlarına bunu haber verdi. O kadar sevindiler. Cemaat toplandılar Abdusselam'ı çağırdılar.

Abdusselam dedi ki, haşa dedi bu işi o yapsın. Eğer o bu işi yaptıysa ben kendi hayatımı teslim ederim babasının mansıbı değilde. O nerde bu işi becersin. O dedi başka bir yanlış kafa getirik.

Kafayı bileniniz var mı?

Var dediler.

Gittiler Battal Gazi hazretlerinin adamları bağ damından kafaları getirdiler, cemaatin ortasına koydular.

Baktılar ki hakikaten o Kralın kafası.

Bu sefer tasdik edince Abdusselam dedi ki sen iyi iş yapmadın dedi. Şimdi bu işin arkasında sen meydana çıkmalısın.

Bu işin arkasından da bunların kafasının kesildiğini duyunca Kayser Rum, kaç yüz asker koştu Malatya’nın altını üstüne dönderin. Hüseyin Gazinin yeni bir oğlu türemiş Cafer isminde, gelmiş altı kişinin kafasını kesmiş, götürmüş.

Askerin, kâfir askerinin geldiği duyulunca Malatya'ya yakın yere Abdusselam dedi ki, gitsin Cafer cevabını versin dedi. Uyur ejderhanın kuyruğuna bastın, uyandırdın. Git cevabını ver şimdi dedi.

Battal Gazi hazretleri tek başına gitti ordan onların cevabını verdi. Arkasından Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri bunlara nusrat yardımını verince Abdusselam'ın işi düşmeye başladı.

Hased, kin, buğuz bu yolda insanı aşağı düşürür. Allah cümlemize vermesin bunu.

Abdusselam dedi ki bu gitti bu kadar kaç yüz kişiye karşı durdu bunları imha etti. Bir kaç sefer böyle kaleleri yıktı. Kendisi hiç daha böyle bir harekette bulunmadı. Gene onun aleyhinde atıyor.

Abdusselam'a dediler ki yahu dediler sen Allah'tan kork. Bu adam senin aleyhinde atmıyor. Babasını katil edenin kellesini kesti, beylerin kellesini kesti. Onlara cevap ver dedin, gitti cevap verdi. İki üç sefer gitti böyle kâfirleri mağlup etti. Sen hala burada oturuyorsun, yine onun aleyhinde konuşuyorsun. Senin elinden ne iş geldi ki bu zamana kadar böyle yapıyorsun dediler.

O da ben de bir iş yapayım diye tek başına gitti bir fedakârlık, bir isim bende çıkarayım diye İstanbul'a gitti, yakalandı, tutuldu orda.

Tutulunca bunu bu sefer ham derinin arasına koydurdu Kayser Rum çiğ derinin arasına, İstanbul'un orta yerinde Üsküdar'da mı nerde iki tane demir çaktırdı direk. O direkle bu direk arasına bu deriyi gerdi. Güneşte şimdi güneş vurup deri kurudukça sıkıştırdı bunu böyle. Güneş vurup deri kurudukça sıkıştırırken can çıktı çıkacak.

Yeme içme yok.

Battal Gazi hazretlerine bu haber geldi. Abdusselam tutulmuş bu vaziyette.

Tek başına gitti. Orda bir nalbant Müslüman vardı, onun evine gitti. Onun evinden yonacakları aldı. Ordan çıktı kalenin burcundaki o teli kesti gece. Ne zahmetlerle uzunboylu bu gayet genişte; ne zahmetler var, vaktimiz dar. Hulasa Abdüsselam'ı ham deriyle kucakladı, o nalbantın evine getirdi.

Curunun içine ısladı, zeytinyağıyla başka yağlarla. Hergün getirir ağzına badem yağı akıtırdı Abdüsselam'ın.

O deri kaç günde böyle açıldıktan sonra kendini çıkardı ki canı çıktı çıkacak.

Orda kendini kaç gün besledi; badem yağıyla gövdesini. Yedirdi, içirdi, vücudun sıhhati yerine geldikten sonra ata bindi beraber gelirken artık gönlünde bir kin, küdret kalmadı Abdüsselam'ın.

Dedi ki şurdan ben gelirken filanca kalenin Kralının kızına ben âşık oldum dedi.

Gel.

Beraber gitti o kızıda o kaleyide fethetti. Kızıda aldı Abdüsselam'a teslim etti. İçinden diyor husumet, buğuz gitti Abdüsselam'ın.

Bak bunu yapan nedir?

Ahlak-ı hamidiye demiştik. İşte ahlak-ı hamidiye sahibi olanlar aduleri (düşmanları) kendine aman deyip düştükleri zamanda onları gene kurtarırlar.

Büyük kemal sahibi adamın alameti o ki; ufak çocuklar kendine taş atarlar, çamur atarlar, bakar ki o çocuk bataklığa düşmüş gidiyor, varır yine elinden tutup çıkarır o büyük adamın vazifesi.

Allah cümlemize o ahlak-ı hamidiyeyi nasip, müyesser etsin. Cümlemizi o sevgili Peygamberimizin hürmetine bütün kardaşlarımızı, yoldaşlarımızıda muhafaza buyursun Cenâb-ı Hak. Onların himmetlerini üzerlerimize daim, kaim etsin Cenâb-ı Hak.

Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretlerinin mi’raca çıkmasında bundan sonra sahabelerin bile kafaları karışmış oldu.

 

Mi’rac

Mir’ac’tan gelipde bunu böyle haber verince; gezdiğini, gördüklerini, konuştuklarını aynen geldiğini sahabelerin kalbi tatmin olmadı.

Hazreti Ebu Bekir radıyallahu ahnu hazretleri dedi ki; vallahi billahi hiç şüphe yok tasdikdir. Siz bu ana kadar bununla beraber yürüdük, indik, kalktık hiçbir hılaf, yanlış yalan söylediğini gördünüz mü?

Yok dediler.

Vallahi buda tasdik dedi.

Evvela o tasdik etti mi’racını.

Mir’ac’a Cebrail aleyhisselam gelip Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretlerini davet-i rahman, Cenâb-ı Hakk'ın davetine icabet, Burak'a bindirip Kudüs-ü Şerife geldi.

Kudüs-ü Şerif'te Mescid-i Aksa var, orda iki rekât namaz kıldı. Mescid-i Aksa'dan dışında muallak taşı var. Muallak taşının üstünden rivayete karşı semaya ağıd ediyor (yükseliyor). Muallak taşı yukarıya yekinmiş vaziyette Kudüs-ü Şerifte. Muallak taşı yukarı semaya yükselince müsaade olmamış o vaziyette havada kalmış.

Bunuda iddia ettiler hakikaten, o taş öyle havada duruyor mu dediler.

Evet dedi.

Etrafını şimdi taşlarla, topraklarla yığmışlar bir yol kalmış altına, altı boşluk. Korkunçluk olmasın diye böyle basırmışlar (kapatmışlar). Bu evin içi kadar geniş böyle bir taş.

Bizim arkadaşların birisi dedi ki o zaman buna şüphelenenlere; yahu, o bir taş dedi ona, kafanıza sığmayacak bir durum yok. Şu semaya bakın bir sefer, başınızdaki semaya altında bir dikmesi mi var, bir berçimi mi var, bir iskeleti mi var? Bu neyin nesi dedi. O bir taş ne kıymeti var? İbret almak istiyorsanız semaya bakın dedi.

Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretleri birinci göğe, ikinci, üçüncü, dördüncü göğe semaya yükseldi. Bizim Peygamberimizden evvel beş Peygamber mi’raca çıktı fakat onların en yukarı çıkanı altıncıdan yukarı çıkamadılar.

İbrahim Halil Peygamber alehisselam altıncı semaya kadar çıktı mi’racta. Altıncı semaya varınca Cenâb-ı Hak Teâla hazretleri bütün onun gözünden basiretini açınca maneviyatını, yeryüzünde bütün gizli aşikâre birşey kalmadı, hep avucunun içinde gibi.

Baktı ki öyle yeryüzünde fuhşiyata bir adam dalmış ki Allah'a karşı onu görünce aman ya Rabbi, şu kulunu imha et dedi helak et.

Duası müstecab, derhal o kul helak oldu.

Baktı ki bir kul daha ondan beter; ya Rabbi, şunu helak et.

Onuda helak etti.

Ohooo baktıki fuhşiyata dalan çok ya Rabbi, şunuda helak et.

Üçüncüye gelince Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri İbrahim Halil Peygamber aleyhisselama dedi ki ya Halil, yerinde dur dedi. Sen onların bir sefer böyle fuhşiyata, günaha dalmalarını gördün tahammülün kalmadı, helak et diyorsun.

Ben onların dedi günde belki yetmiş defa böyle günahla karşılaştıklarını görüyorum helak etmiyorum. Sebebi ise belki bu yaptığı günahtan nadim, pişman olur tövbe, istiğfar eder, boynunu büker, ağlar, ya Rabbi der, affederim kurtulur.

Veyahutta bu günahla o azap layık olduğu halde ahrete gider arkasından bir salih evladı dünyaya belki gelir. O Salih evladının hatırı için yine kendini affederim.

Sen diyorsun ki bir hatasından dolayı hemen durma bunu helak et ya Rabbi! Senin dediğine bakarsak ya Halil, yeryüzünde adam kalmayacak.

Peygamberimizde işte semaya çıkıp bu her gökteki olan meleklerin yaptığı amel ibadetlerine baktı.

Birinci gökteki meleklerin öyle ibadetleri varki bir kısmı devamlı bunlar kıyamda böyle kıyamete kadar.

Öteki semadaki melaikelerin bir kısmı devamlı rükû’dalar böyle kıyamete kadar.

Bir kısım melekler var ki semanın bir kısmında devamlı secdedeler.

Bir kısmı ettahıyyatü’de böyle huzurla oturmuşlar kıyamete kadar.

Bir kısmı çeşitli tesbih çekmekteler meleklerin.

Bir kısmı vazifeli olanlar var. Bunların hepsinin ayrı ayrı ibadetlerine mütealli oldu hoşuna geldi.

Sidretü'l-Münteha; Cebrail aleyhisselamın makamından yükselip Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerine yakın ğavs kadar kaldı diyor. Ğavs; bir kirişin; eskiden ok atarlarmış kirişin eğri böyle oku kirişine ğavs olurlarmış ona ğavs diyor. Halburun kasnağına ğavs diyor. İnsanların kaşının böyle eğiğine ğavs diyor.

Yani Cenâb-ı Hakk'a diyor bizzat böyle ğavs kadar kavuştu Peygamberimiz diyor. Hiçbir yaratılmıştan kimse böyle bu hale ulaşmadı.

O zaman Cebrail aleyhisselam dedi ki, ya Muhammed, Rabbine kavuştun, Rabbine tazim, ikram, hürmet eyle, tazim getir.

Derhal ettahıyyatüye oturdu Peygamber Efendimiz. Diz büktü böyle ettahıyyatüde ellerini koyup Rabbına selam et, tazim eyle.

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ

Dedi. Peygamberimiz buraya kadar Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerine selam verdi. Selam verme büyük sünnet. Selamı almakta farzdır. Cenâb-ı Hak selamını alıyor;

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَاالنَّبِيُّ وَرَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Cenâb-ı Hakk'ta selamın karşılığını alıyor.

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَاالنَّبِيُّ وَرَحْمَتُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Farz oluyor selamı almak. Cenâb-ı Hak selamın karşılığını aldı. Cebrail aleyhisselam,

أَشْهَدُ اَنْ لٰٓا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Rasulühü

Ben şahadet yaparım ki Allah birdir şeriki naziri yoktur şahidlik yaparım ki Muhammed O'nun Rasulüdür.

Şimdi bizim ettahıyyatüye oturup namazda ettahıyyetüye oturmamız bizzat Cenâb-ı Hakk'a selam veriyoruz, Cenâb-ı Hak selamımızı alıyor.

Tekrar Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretlerine ne istiyorsun dedi. İste bir isteğin, hacetin var mı, ne istiyorsun dedi.

Peygamberimizden önce ecdadı olan İbrahim Halil Peygamber aleyhisselam, Peygamberimizin ecdadı. O'nun sülalesinden gelme.

Altıncı semaya çıkınca İbrahim Halil peygamber aleyhisselam, Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri ya Halilim, hacetin var mı, ne istiyorsun dediğinde

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِ مُحَمَّدٍ

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed demişti.

Ey Rabbim, Allahım, benden selam eyle O Muhammed’in üzerine ve O’na tabi olan O’nun âline demişti.

Sen ne istiyorsun ya Muhammed, hacetin var mı deyince Peygamberimizin, burası; ecdadının selamladığı hatırına düştü orada.

كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى إِبْرَاه۪يمَ وَعَلٰى آلِ إِبْرَاه۪يمَ إِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

kemâ salleyte alâ İbrâhime ve alâ âli İbrâhime inneke hamidün mecid.

Sen ya Rabbi ecdadım olan O İbrahim'in üzerine salat ile selam eyle ve O’nun aline, muhakkak sen ki Mecid'sin ya Rabbi. Neler, ne manalar var.

Sonra ne istiyorsun deyince ya Rabbi diyor, yedi kat semada senin halkettiğin melaike mahlûkatlarının hep sana karşı amellerini ibadetlerini gördüm, o kadar hoşuma geldi sevdim.

Bana yaptığın bu ihsan-ı ilahiyeyi hiçbir Peygambere yapmadın. Beni mi’raca getirdin senden diliyorum ki benim ümmetime de mi’rac yapasın, onlarıda mi’raca çıkarasın.

Senin ümmetinin mi’racı beş vakit namazdır diyor. Beş vakit namazı mi’rac kıldım.

اَلصَّلَاةُ مِعْرَاجُ الْمُؤْمِن۪ينَ

“müm'inlerin miracıdır namaz.”[6] Her kim huşu ve edeple beş vakit namazı kılarsa yedi kat göklerdeki meleklerin yaptıkları ibadetin sevabını alırlar.

Namazda ki hassa; kıyamda durmak, rukuya eğilmek, secdede, ettehıyyatüye oturmak.

Her kim bunları böyle yaparsa; çünkü bunlar namazın içindeki kıyam, rükû, secde, tehıyyatü bütün semadaki olan meleklerin her semadaki ayrı ayrı meleklerin vazifesi kıyamete kadar.

Senin ümmetine bunu ihsan ettim ki ya Muhammed, her kim böyle ihlaslı beş vakit namaz kılarsa yedi kat semadaki bulunan meleklerin bütün hepsinin yaptığı amellerin karşılığının sevabını vereceğim.

Her kim, beş vakit namazı kılarsa yedi kat sema melaikesinin yapmış olduğu amelin karşılığı sevabını alır.

Allah cümlemize ihlaslı nasip etsin.

Şimdi Cuma namazından evvel Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretlerinin mi’racından bahsediyorduk, namaz mevzusu üzerinde kalmıştık.

İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; her kim bu beş vakit namazı hulis-i kalb ile ihlas ile dürüst niyet ile böyle devam ederse yedi kat gökteki meleklerin yapmış olduğu ibadetin hepsinin karşılığı, bedeli kadar sevap alır.

Namaz, bizzat Allah'a kavuşmak; insan o kadar emniyetli tutması lazım ki bir bina kuracaksın; binanın hiç olmazsa yeni temelini eştin, onu gönyeye getirmek lazım. Zeviye, gönyeye getirmek lazım ki bina dürüst çıksın üste.

Namaza durduğumuz zamanda kalbe başka fikirler gelmemesinin imkânı yok, gelir. Fakat hiç olmazsa namaza ilk duruşumuzda yönüm kıbleye, kıblem Kâbe’ye niyet ettim şu vaktin şu sünnet veyahut farzına Allahu Ekber; sen büyük Rabbımsın elim ve vücudumu her kötülüklerden çektim, senin huzuruna geldim ya Rabbi. Böyle huzur ile başlangıcı olursa arada sırada yine kalbe bir şeyler gelir, başlangıcı temel huzurla başladın sonuna kadar huzur ile gitmiş olur.

Fakat böyle bir düşünce, böyle bir ölçü, huzuru almadan hemen ale'l-usul çabucak yatayım kalkayımda geri işime kaçayım dedinmiydi, böyle huzursuz namaz kılmak, gafillik ile zikrullah etmek, bunlar, bir de sünnete uymadan salavat-ı şerife getirmek bu üçünün diyor Allah indinde sineğin kanat miktarı (kanadı) kadar değeri yoktur. Huzursuz namaz kılmak, gafillik ile zikrullah etmek, birde sünnet-i şerife uymadan salavat-ı şerife getirmek.

Huzursuz namaz kılmak; bir zengin adamın işine çalışıyorsun. O zat başucunda böyle yakînen dinelirse (başında beklerse) onun işinde bir dalevere yapabilir misin? Ama o zat senden biraz uzağa giderse biraz gafillik yapabilirsin.

Biz, devamlı huzur-u Allah'ta olduğumuzu kalbimize tasdik ettireceğiz.

Gafillik ile zikrullah etmek; bizim burada köylüyüz, yannık deriz, kadınlar çayır zamanlarında yoğurdu böyle fişek derler, yannık derler içine koyarlar ki yağı, yoğurdu ayırt etmek için.

O yannığın, fişeğin içine birde el koyarlar dövecek yani topuz. Şimdi bu dışarıdan takırtı, tukurtu etsen bir şey hâsıl olur mu? Fişeğin yannığın dış kısmından el, takırtı tukurtu var; zaman geçer, emek boşa gider. Yağ, yoğurt olduğu gibi içinde durur, içine girmesi lazım.

Zikrullah yaparken dil ile kalbin arasında boş, gereksiz fikir, eşyalar bir tarafa gidecek, dilden çıkan doğru kalbe temas edecek. O fişek yayan adam gibi dil ile kalb böyle yayacak ki oradan yağ, yoğurt meydana çıksın.

Dilde Allah'ın zikri var kalbe hiç ulaşmıyor, kalbin içine tesir etmiyor; fişeğin dışından takırdatan adama benzer.

Öyle yakînen huzurlu olması lazım ki şu odanın içinde bir büyük zat var diyorlar. Göz ile göremiyorsun fakat gözünle göremedin bu binanın içinde büyük bir zat olduğunu kitaplardan okudun, ağızlardan işittin fakat bunun tasdiğine nasıl geçeceksin. Şahsen göremiyorsun.

Ancak bunun, bu binanın etraf pencerelerine, kapılarına, kenarlarına dikkat edeceksin; oralara kulağını verip şöyle pencereden, kapılardan, binanın içini dinledinmiydi ufak tefek sırlar kulağına gelmeye başlar. İçeriden ufak tefek sofradan meyve kabukları falan bazı pencereden dışarıya atılmaya başlar.

Artı ben içerideki oturan büyük zatı ille gözümle göreceğim demeye hacet değil. Kımırtısını, ufak tefek öksürüğünü, tıksırtısını veya yemek yediği kapçıklarını falan dışarıya attığını görüyorsun. Artık gözünle görmeye hacet kalmadı.

Onun kapısını zikrullah ile çalarsan kapıya geldinmiydi güm güm güm tak tak tak vurduğunu birkere duyuyor hissedeceksin. Duymaz, boş odaya çalıyorum demeyeceksin. Bunun içinde var, vurduğumu da içeride duyuyor diyeceksin.

Artık hissettin ya, atılan kapçıkları da gördün; aksırmasını, tıksırmasını, öksürüğünü, ufak tefek kımıltısını hissettin. Binanın etrafında yavaş yavaş kulak vere vere içeriye muhakkak bir sır duydun; artık kalbin ona mutmain olması lazım.

Biz de bu hususta Allahu Teâlâ hazretlerinin varlığını, birliğini bu ceset gözü ile görmenin imkânı yok, tahammül edemeyiz.

Allah'ın evvela var ve bir olduğunu iyice kalbimize tasdik ettirmek için alametlerine bakacağız. Binanın etrafında dolaştık, gezdik içindeki padişahı göremedik amma kulağını gece gündüz oradan ayırmayan bir gün, beş gün, bir hafta, on gün o kapı, pencereye kulağını verip beklerken, beklerken bakar ki pencere açılıp örtülüyor. İçeriden dışarı kapıdan, pencereden bir şeylerde dışarıya atılıyor, giren çıkan da var, artık buna yoktur demeye mecal yoktur.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerini biz bu ceset gözü ile göremiyoruz. Hangi mekânda, hangi yurtta, nerde diye bu hatadır.

اِنَّ اللّٰهَ مَعَكُمْ اَيْـنَمَا كُنْتُمْ

“O Allah sizinle beraberdir nerede olursanız.”[7]

Allah'ı biz, bu göz ile göremiyoruz ama Allah'ın aynı padişahın içeriye oturup içeriden dışarıya ufak tefek kabuk attığı, öksürüp ara sıra pencereden dışarı yolladıkları gibi her aylarda, her mevsimlerde fabrikadan dışarı piyasaya yollanan mallar gözüyün önünde.

Bugün her aylarda ağaçlar kuru iken ağaçların yeşil yaprakları bir çeşit, yaprakların arasındaki meyveleri bir çeşit, renkleri ayrı ayrı, lezzetleri ayrı ayrı, boyaları ayrı ayrı.

Bu kimin yapısı, kimin icadı bu, kendi kendine olan bir iş mi?

Aynı böyledir alametini görmek.

Mesela diyorlarki şu uzak dağın başında bir ateş var. Öteki baktı, beriki baktı, burayı merak eden adam kafasını verirken verirken, gece gündüz yaklaşırken yaklaşırken, baktıki duman yukarı kelep kelep çıkıyor.

Ateşini görmedi ama dumanını gördü.

Aynı Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerininde hakikate geçenler, yeryüzünde olan bütün hayvanatlarda, insanatlara, uçan kuşlara, ağaçlara, meyvelere baktığı gibi her şeyin hakikatini Hakk'ı orda ispat eder. Kendi vücudunda ispata geçer.

Bunun başlangıcımız huzursuz namaz kılmanın, gafillikle zikrullah etmenin, birde sünnet-i şerife uymadan salavat-ı şerife getirmenin Allah indinde bir sineğin kanadı kadar değer miktarı yoktur demiştik.

Huzursuz namaz kılmak; devamlı kendi huzur-u ilahide olduğunu tasdik etmeyip ale'l-usul böyle bir usul halinde kılanlar. Kalbini, nefsini inandıramamış tasdiğe geçememiş.

Gafillik ile zikrullah etmek; dil söylüyor, dil ile kalbin arasında çeşitli dünyanın endişe, fikirleri yığılmış hiç onların arasından vurupta kalbe ulaşmıyor.

Onları, tuttuğunu bir geçeye (tarafa) kötelenmesi (atılması) lazım ki buradan ağızdan çıkan doğru kalbe temas etsin. Kalb ile dil birbirine vura vura orada manevi nurlar meydana gelsin.

Salavat-ı şerife de; sünnet-i seniyeye uymadan salavat-ı şerife getirmek; Peygamberimizin çeşitli sünnetleri var. Sünnetlerinin hiç birine uymadan, hiç birisine tutup kıymet vermeden ayda, yılda aklına düşünce bir kuru dille bir salavat-ı şerif, ne hâsıl var bunda?

Namaz, zikrullah bunların hepsi insanı tebdil etmek için. Yirmidört saatte hiç olmazsa bu kalbimizi nefsani, şeytani, dünyavi taraflarıyla uğraşmak, kavraşmakla kalblerimiz kirleniyor, barlanıyor, paslanıyor. Günde beş vakit namaz kılmamız, tarikata geçip zikrullaha çalışmamız bu kalbteki kin, küdreti, adaveti, buğzu, şehvani, dünyavi arzularını ordan gidermenin için. Temiz yerden geldik gene geri temiz olarak temize kavuşmamız için.

Yoksa Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretlerinin, kulların ibadetine ihtiyacı yok. Bizim menfaatimiz için.

Günde beş sefer hiç olmazsa bu adamın üstüne, kalbine gelen kirleri yıkanıp sevk memuru geldiği zaman temiz bulunsun, hazır bulunsun. Azrail aleyhisselam sevk memuru gibi.

Geldik gene geri şimdi mi’rac yerinde yarım kalmıştık. Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem hazretlerine işte senin ümmetine ya Muhammed beş vakit namazı mi’rac kıldım. Senin ümmetinin mi’racı namazdır buyurdu Cenâb-ı Hak.

Tekrar orda doksan bin kelam bir rivayete karşı, buyuruyor ki; ya Muhammed, kullarıma emreyle beni memnun etsinler bir kaç şeylerle. Kullarıma haber ver, yeryüzünde ki kullarıma emreyle, haber ver. Beni memnun ve razı etsinler birkaç şeyle.

Birincisi; daima kalblerinde nadimlik, pişmanlık ile beni memnun etsinler.

Adam nasıl nadim, pişman olur?

Kendi büyüğüne karşı bir çırak, bir kendinden büyük ustanın eli altında iş yaparken hatalı yapar, cezaya basar büyüğüne karşı mahçup olur. Daima yüzü gülmez.

Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri kullarıma emreyle, kalbde daima nadimlik, pişmanlık ile beni memnun etsinler.

Malına, evladına, namına, şöhretine, bilgisine, ilim, irfanına, kibirli, gururlu, iftiharlı olmasınlar; bunda Allah'ın rızası yok.

Daima kim olursa olsun, büyük küçük, kimin korkusu çok Allah'tan, kim daima Allah'a karşı kendini suçlu biliyor, nefsine, şeytanına emniyeti yok; zalim düşman onlar. Onlara emniyeti yok, Allah'a karşı kendini suçlu biliyor, ondan memnun.

Çünkü insanın nefsinden kötü bir şey yok.

Sultan Süleyman aleyhisselam, daha babası Davut aleyhisselam Peygamberlik hem padişahlık zamanında iken Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri on tane sorgu cevap gönderiyor ki Davut aleyhisselama bu on soruya hangi oğlun cevap verirse Peygamberliği ona vereceğim. Hiçbirisi cevap veremiyor, sultan Süleyman aleyhisselam cevap veriyor Allah'ın inayetiyle.

Birinci soru buydu. Ondan kötü, ondan adi, kem, hiç kendinden kötü, kem bir şey yoktur, bu ney? Kötünün kötüsü ki kendinden kötü daha bir şey yok, bu ney?

Sultan Süleyman aleyhisselam dedi ki; bu insanoğlunun nefsidir. İnsanlardaki nefistir, hepimizde mevcut işte bu.

Daha kendinden kötü, adi, bir şey olmayan içimizde gece gündüz böyle seninle yoldaş olan hain, kötü, emniyet yapılmayacak bir yoldaşın içindeyiz.

Böyle bir hain, adi düşman seninle beraber gece gündüz dururken daha bundan haricindeki düşmanlardan sana düşmanlık gelebilir mi?

Çok çok dış düşmanlığın en büyük düşmanlığı Allah fırsat verirse canına kast eder.

Bu Allah muhafaza etsin imanına kast etmekte, Allah ile senin aranı bozucu, ahretteki olan ebedi saadetini bozucu, imha edici olan kendi nefsimizin pis huyları yüzünden oluyor.

Allah muhafaza etsin.

 


[1] Casiye 45/23

[2] Nahl Suresi 16/97

[3]Camiu’s-Sağir Muhtasarı c.3.s.322/3541(6:43/8361)

[4] İmamı Ahmed ibni Hanbel, Müsned c.4.s.148–158 (Mısır). Beyhaki, Şuabu’l-İman c.6.s.260/8077-c.6.s.261/8079–8080 (Beyrut). Hafız el-Münziri, Terğib ve Terhib c.3.s.232/3816–3817–3819 (Beyrut). Hâkim, el-Müstedrek c.4.s.187/7285 (Beyrut). Heysemi, Mecmua’z-Zevaid c.8.s.188 (Beyrut). Tabarani, el-Mu’cemü’l-Evsat c.5.s.364/5567 (Kahire). Tabarani, el-Mu’cemü’l-Kebir c.17.s.269/739-s.270/740 (Musul).

[5]Hucurat 49/10.

[6] Mefatihu'l-Ğayb Tefsirü'r-Razi c.1.s.226 (Beyrut). Ğaraibü'l-Kur'an ve Reğaibü'l-Furkan c.1.s.114 (Beyrut). Münavi Feyzü'l-Kadir c.1.s.497 (Mısır).

[7]Ebu Nuaym, Hilyetu-l-Evliya c.10.s.265.(Beyrut), es-Sünneti li Abdullah bin Ahmed bin Hanbali c.1.s.306/595.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>