canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Kasideler ve Nasihat - (Zuhurat-ı Vakf-ı Güneş)

 

Kasideler ve Nasihat

Bilmek istersen eğer aded-i ayatı

Cümlesi altı bin altı yüz altmış altı

Binidir vaad beyanındadır anın bini vaid

Hem bini emr-i ibadet bini nehyü tehdid

Bini emsal-ı ibaredir, bini ahbaru kasas

Beşyüz ayatı helal ile harama muhtas

Oldu yüz ayatı tesbih, zikr duaya çu rüsuh

Altmış altısı dahi ayet-i nasih mensuh

 

Geldi aşura, Muharrem aşıka eyler sala

Kim olur bu dem Huseyn için fiğana mübtela

Mücib-i cennettir elhak sabıra kerbi bela

Kalb-i uşşaka Huseyn’in nuru vermiş ki cila

Bir bölük gümrah elinde kaldı Şah-ı Kerbela

 

Server-i cümle şehidan kıldı ol Şah-ı Ula

Kıl nazar Kufilerin, Şamilerin tuğyanına

Bir için su vermediler Mustafa’nın a’line

Al ateşi dil reh Kerbela meydanına

Can dayanmaz masumların feryadına efganına

 

Eyzan

Çıktı bir mel’un anın sine-i uryanına

Vurdu seyfile o zalim o şahın gerdanına

Bu hakaret yaraşır mı bu cihan sultanına

Cennetin hurileri müştak iken didarına.

Eyzan

Ümmü Gülsüm ile Zeyneb vah eba derler vah eba

Kim Sekine, Şah Ali Zeynelaba der, vah eba

Al kana boyandı nur-ı ayni Mustafa

Aydii biçare de kan ağlasın subhu mesa

Eyzan

İlahi, ente maksudi ve rıdake matlubi ve ileyke vesileti şeyhi

Ya Hazreti Sadat, emidduni ve eğisuni ve einuni ve erşiduni ve erhamuni

Havatır için okunur.

 

İmtisal-i cahidu fillah olubdur niyyetim

Din-i İslam’ın mücerred gayretidir gayretim

Fazlı Hak ve himmet-i cündüllah ile

Ehl-i küfrü serteser kahr eylemektir niyyetim

Enbiyaya ve evliyaya istinadım var benim

Lutf-i Hak’dandır heman ümid-i feth ve nusratım

Nefsü mal ile nola kılsam cihanda ictihad

Hamdü lillah var gazaya sad hezaran rağbetim

Ey Muhammed mu’cizat-ı Ahmed-i Muhtar ile

Umarım galip ola a’day-ı dine devletim(Sultan Muhammed Fatih’in sözü)

 

Ey risalet burcunun hurşid-i mah-ı enveri

Vey nübüvvet mazharı ahir zaman Peygamberi

Ayeti şemsu'd-Duha indi cemalin şanına

Alemi kıldı münevver mah cemalin enveri

 

Hak senin şanında levlak okudu, ya Mustafa

Yani sen ki, ya Muhammed kainatın serveri

Ta kıyamet haşr olunca kimse çekmez korkusun

Ol livaül hamd altında görünce mahşeri

 

Ya Resulullah, şefaat kıl Gazali hastana

Bir günahkar ümmetinim, hem kamunun kemteri.

 

Salavat vermez isen anlara fasiddir salatın hep

O günde olmaz isen mühmeldir mühimmatın hep

Al-i Rasulü sevmektir senin ab-ı hayatın hep

Hanedanla kaimdir kıyamı kainatın hep.

Bihamdillahi tamme.

 

 

Gönül hakka ermek ise muradın,

Edep ile erkandan ayrılma.

Şeriatla amel eyle sen hemen,

Ol iki cihan sultanından ayrılma.

 

Ayrılan izinden gider havaya,

Gönül kuşunu konduramaz yuvaya.

Zerre kadar meyil etme dünyaya,

Tarikatın burhanından ayrılma.

 

Piri tarikattır Sultanı Evliya,

Ayrılan izinden olur muraya,

Üstadın olsun canına bir maya,

Gece gündüz ondan ayrılma.

 

Bu yolda sermaye rabıta olur,

Huzuru teveccüh eden anı bulur,

Nuru Muhammed kazancın olur,

Deryasına dal da ondan ayrılma.

 

Bunu söyledi Muhammed Nadir,

Muradını versin halk eden Kadir,

Cümle alemlerin mabudu odur,

Terk et gayriyi ondan ayrılma.

           Hacı Muhammed Bilal Nadir

 

Ben bir zaman kamillere danıştım

Ne istersin biraz söyle dediler

Dedim bana yakın bir yol gösterin

Zikre çalış durma kış yaz dediler

 

Dedim ben bir cahili biçareyim

Utanmadan Hakk’a nasıl varayım

Çok günahkar hem de yüzü karayım

İstiğfar et günah kalmaz dediler

Nasıl ki ben geldim rahmi maderden

Gözüm açamadım gamdan kederden

Öleceğim yara aldım ciğerden

Sakın korkma mü’min ölmez dediler

 

Dedim acep bana kimler yar olur

Dedi çalış sana aşk üstad olur

Dedim alem güler oynar şad olur

Hakk’ı seven burada gülmez dediler

 

Yüküm ağır çoktur günahım benim

Kendim zayıf hem sakalım ak benim

Yolu bilen bir delilim yok benim

Ehl-i zikir yolda kalmaz dediler

 

Dedim gafilim bende selat yok

Dedi gaflet gibi bir kabahat yok

Dedim çalışmaya bende takat yok

Çalışmayan murat almaz dediler

 

Dedim efendiler söyletmen beni

Devasız dert ile inletmen beni

Dedim yeter artık ağlatman beni

Güle güle de dost bulunmaz dediler

 

Dedim kime şekve edem halimi

Dediler ki çekeceksin elemi

Manada verdiler defter kalemi

Seyyid Seyfi bir divan yaz dediler

 

Yani Allah (c.c.) yolunda çalışıp, Allah’ın dostluğuna kavuş-mak isteyenler, şeriatını tamamlayıp, sünnetleri tamamlayıp, zikrul-lahın çokluğu ile nafilelere devam ile temizliğe devam ile az yeme-ye, az uyumaya devam ile lüzumsuz kelamları terk edip, Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun kelamlara dilini açmaya devam, gereksiz sözlerde dilini tutmaya adet etmeyi ve ölümünü, mezarını düşü-nüp, çok yakın bilip, daima hazırlıklı olmayı ve kendini Allah’a çok yakın bilerek, korkusunu bir an kalpten çıkarmayarak ve edebini daima muhafaza etmeyi, yani Allah’a çok yakın bilerek, korkusunu bir an kalpten çıkarmayarak ve edebini daima muhafaza etmeyi, yani Allah’tan çok kurkup, günahlara tevbe istiğfara devam ile, kendimizi daima Allah’a karşı mahcup, suçlu bilmeyi, bunları bırakmamayı kendimize bir terazi ve bir ölçü bilip, bu ölçülerin içinde yaşayarak, bu ölçülerin haricine çıkmamaya azimli, sebatın-da sebat ve sabit kalmaktır.

Bir de korku ve recayı da ilave edelim. Havf, Allah’tan çok korkmaktır. Reca da Allah’tan umudu kesmemek, umutsuzluğa düşmemektir. Şeyh Cüneydi hazretleri diyor ki;

 Ya Rabbi, Musa Aleyhisselam Tur dağında senin kapına bir ateş istemeye vardı, onu kapından boş çevirmedin, peygamberlik, nünbüvvetini verdin, ya Rabbi öyle ise, ben senin kapından nasıl yüz çevireyim ve nasıl umutsuzluğa düşeyim, ya Rabbi. Ey Allah’ım, ey yüce Mevlam, sayısız nimet verir, başa kakmazsın, günahkar kulların cidden tevbe edince onları cehennemde yakmazsın.

 

KASİDE

Ey Allah’ım seni sevmek ne güzeldir ne güzel,

Ya yolunda baş, can vermek ne güzeldir ne güzel,

 

Sürüp dergahına yüzler, döküp yere yaşı gözler,

Bir olsa gece gündüzler, ne güzeldir ne güzel,

 

Visalin derdine düşmek, yanıp aşkın oduna pişmek,

Sonunda Mevlam sana kuvuşmak, ne güzeldir ne güzel.

 

 

 

KASİDE

 

Onun aşkı derdinden söylüyorum

Kusur günahıma tevbe etmeyi çok seviyorum

Ona kavuşmayı da çok seviyorum

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

Nefsim hata ile günahtan hiç sakınmaz

Edeple hayasını hiç takınmaz

Tevbe suyuyla hiç yıkanmaz

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

Alamıyorum elinden yakayı

Usanmaz da çok sever şakayı

Geriye atar ibadetle bakayı

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

İşim gücüm gam ile keder oldu

Amellerim riya ile hep, heder oldu

İşte bu dertler ise bana beter oldu

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

İşte fırsatlar hep gitti boşa

Onun için kalbim döndü taşa

İşte tevellüt bastı yetmiş altı yaşa

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

Nefis usanmıyor ağ yardan

Bu yüzden kalbim soğuk oldu kardan

Girmeyince içeriye fayda olmuyor serden

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

Onun aşkı derdinden söylüyorum

Kusur günahıma tevbe etmeyi çok seviyorum

Ona kavuşmayı da çok seviyorum

Estağfirullah el azim kusurlarım var çok azim

 

HACI MUSTAFA GÜNEŞ

 

Bu konular geride daha tafsilatlı olarak yazıldı. Burada bu cümleler yazıldı. Bir ayet-i kerime’nin mealinde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyorlar: “Ey Habibim, kullarıma haber ver ki, günahına pişmanlıkla tevbe edenleri affederim. Benden rahmet dileyenleri mağfiret ederim” buyuruyor.

 İşte Peygamber Efendimizin hiçbir günahı olmadığı halde, gece ve gündüzlerde tevbe, Estağfirullahe'l-azim’e devam ederdi. Bizlerin daha çok devam etmemiz lazımdır.

İşte şu dünya hayatı bitip geçmeden, sonu bitmeyen hayatımızı kazanıp, elde etmek için bütün mevcudatı halk eden şefkati, merhameti çok bol olan yüce Rabbimiz hadisi kudsisinde buyuruyor ki: Kulumun ne zaman benimle olan düşünce ve endişesi ve meşguliyeti yani benimle zikri, fikri sair gayrilerden benimle meşgul olması kalaba ve çok olursa, o zaman o kuluma sevgim hak olur, sevgimi veririm, buyuruyor.

 Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e sordular ki, Senin ali evlatların kimlerdir ya Resulullah? Buyurdular ki;

 “Ehl-i sefa, ehl-i vefadır” buyurdu. Ehl-i sefa, ehl-i vefa kimlerdir, ya Resulullah deyince, buyurdu ki:

 “Onlar şunlardır ki, Allah’ın sevgisini ve benim sevgimi, gayri sevgilerin en ileri üstünde tutanlar, gayri sevgileri kalpten atanlardır ve kalbini, dilini Allah zikriyle, benim üzerime salavat getirmeye bağlayanlardır”buyurdular. Bunlar geride yazılmıştı.

İki melek her gün ikindi ve sabah nida ederler ki: “Ey insanlar dikkat edin ki, Rabbinize ibadetli ve itaatli olun ki, Rabbiniz sizi cenneti alaya davet ediyor.” Burayı iyi düşünelim ki, Allahu Tea-la’nın daveti, kulların davetine hiç benzemez. Bu daveti derinden düşünmeliyiz.

Tevbe hakkında Müslüman olup, Allah’a iman etmişler vardır, ama bir kısımları vücudun tasarrufunu nefsin elinden kurtarama-mıştır. Bunlar ellerinden, dillerinden, gözlerinden yaptıkları günah ve hatalarını tehire bırakmadan hemen tevbeye devam etmesi lazımdır. Ehl-i tarik olup, ehl-i süluk olup, riyazet ve mücadele ile nefsine, şeytanına harp, savaş açıp, Cenab-ı Hakk’ın dostluğuna, sevgisine kavuşmak için gece ve gündüz ibadete ve zikrullaha çalışanlar, ibadeti ve zikrullahı keser veyahut kısaltırsa, hemen derhal tevbeye devam ederler. Ehlullah olup, esrar ve sırlara, hislere vakıf olup, Allah ile ünsiyete geçip, kalplerine ilhamı Rab-bani gelenlerin kalplerine iki dünyanın muhabbetinin, sevgisinin gelmesinden dolayı hemen tevbeye, istiğfara devam etmişlerdir.

 Şöyle bir misaldir ki, bu konuyu açmak için inşaallahu Teala hata, günah yazmasın. Çok yüksek bir zatın bir takım hizmetçileri olup, o zatın haneyi sarayının haricinde uzakta olan hizmetçilerin korkmasına havf denilir. Yani korkudur.

 Birde biraz daha sarayı hanesinin yakın dahilinde ama, sedası sesi gelmez, duyulmaz yerdeki hizmette olanların korkmasına rehbet denilir. Yani onların korkusu daha fazla olur.

 Birde o zatın hanesinin daha yakınında cüzi ses seda işitiliyor, bu mahalde bulunan hizmetkarların korkmasına haşyet denilir. Yani bu yakında olanların korkuları daha çok fazlalaşır.

 Birde hane yani sarayın daha yakın mahallinde seda, ses daha çabuk işitilecek yerde bulunan hizmetkarların korkmasına vecil derler. Yani bunların korkusu diğerlerinden daha fazla olur.

 Bir sarayın daha çok yakın ki, saraydaki zatın gördüğü yerde bulu-nanların korkmasına heybet denilir.

 Yani bunlar o zatın hem gördüğü hem de sedalarını işittiği bir mahalde, yakınında olan hizmetçilerin daha çok korkuları diğerlerinden daha çok fazla olur. Bir an serbest olamazlar. Daima korku üzerlerinden gitmemiştir. Çünkü zatın yakın ve huzurundadırlar.

 Kurbu sultan, ateşi suzan, yani sultana yaklaştıkça tehlike çok olur. Padişahın sarayının uzak haricinde bulunan asker ile padişahın sarayının iç dahilindeki muhafız askeri ile uzaktaki askerlerin adabı ve korkusu beraber olabilir mi? Sure-i Yunus 62. Ayet:

اَلَآ اِنَّ اَوْلِيَآءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ

  Yani bilmiş olunuz ki, Allah’ın dostları olan evliyaları için, hiçbir kor-ku, keder yoktur. Gam ve üzüntü mahsuniyet yoktur.

 Yalnız Allah’ın sevgili dostlarının üzerlerinden bir an kalkmayan Allah korkusudur. Üzerlerinden kalkan gayri korkulardır. Onun için Peygamber Efendimize sordular, alimler kimlerdir ya Resulullah? Buyurdu ki;

 “Allah’tan çok korkanlardır” buyurdu. Hikmetin başı nedir ya Resulullah?

 “Allah korkusudur” buyurdular.

Yani ehl-i cahil ve ehl-i gafil olanların Allah’tan korkması ve adabı ile ehlullah olan kamillerin Allah’tan korkması ve konuşmaları düşünceleri arzu maksatları edep ile hayaları beraber olur mu? Yani, her insanın Allah’a imanı, inancı ne derecede, ne mertebededir, ve ruhen Cenab-ı Allah’a ne kadar yakîn hasıl etmiştir. Ne kadar yakına varmış ise, ona göre de korkusu, edebi, konuşması ve hareketleriyle ölçülür. Yakîni, imanı kuvvet bulanların ve yakînde huzurda olanların sözlerinden ve ibadetlerinden ve her türlü hareketlerinden belli olur.

 Serbest olamaz. Yarenlik şakalaşmalar olamaz. Gıybet, yani lüzumsuz kelamlarda olamazlar. Çünkü huzurdadırlar, yakındadırlar, ama imanı, itikadı zayıf, yakînı da zayıf, zanda kalmışlar, yakîn hasıl edememiş kimselerin imanı, toprakta biten kökleri kuvvet bulamamış, kökü çok zayıf olursa, ne taraftan bir rüzgar eserse, o tarafa gider. İşte belli olur ki, iman zayıf, yakînı da zayıftır. Herhangi bir topluma varırsa, o toplumun rengine boyanır. İmanı, yakîni kuvvet bulanlar, herhangi bir cemaate varsa, sabit bir kaya gibi olur. Onu her rüzgar yerinden depretemez. İşte Hadis-i Şerif: Ebu Hureyre radıyallahu anh buyuruyor:

اِنَّمَا اَتَخَوَّفُ عَلٰى اُمَّت۪ى ضَعْفَ الْيَق۪ينَ حَدِيثِ شَر۪يفْ

Yani, “Ancak ümmetimin üzerine yakînlerinin zayıf olmasından korkarım”[1], buyuruyorlar.

Yani yakîni zayıf olanlar, her türlü hal ve hareketlerinde Allah (c.c.) sanki uzaktaymış gibi kendilerini görüp dinlemiyormuş gibi çok serbest, çok geniş olurlar. Bu konular geride açıklamalarıyla yazılmıştı. İşte insanların imanları, itikatları, yakînleri, tevekkülü, teslimiyeti aynı seviyede değildir. İşte amelde üç kısma ayrılır:

1-  Fetva ile amel: Fetva ile amel umum insanlara aittir.

2-  Takva ile amel: Takva ile amel tarikat ehline mahsustur.

3-  Azm ile amel: Azm ile amel azminde devam edip, gurbiyeti ilahiye bulanlardır.

Allah (c.c.) yolunda ilerlemek isteyenler, cemaatle namaz kıl-maya, cemaatla zikrullaha, abdestli durmaya, misvak kullanmaya, helal yemeye, az yemeye devam eder, gece teheccüd namazına devam ederse, bunlar kalpte hikmet kapılarını açar. Bazı büyük zatlar buyurmuşlar ki, bir kimse hakikatı tevazia vasıl olamaz, meğer ki nuru müşahade onun kalbinde leman eyleye, yani Cenab-ı Hakk’ın nuru o kimsenin kalbine inip, nur kalbinde parlaya, işte o nur kalbe iner ise, o zamanda nefsi erir. O erimekle kibir ve ucup-tan vesair nefsin kötü huyu, ahlakı zemimelerinden halas olup, sefa bulur. Bu müşahade serkeşlikleri gider. Hakk’a ve halka yakı-şır bir hale gelir. Bu konuda geride yazılmıştı.

 Hadis-i Şerifin mealinde bir kimsenin, ne zaman nur kalbine inerse, onun kalbinde bütün kötülükleri o kalpte koymaz, temiz eder. Kalbi Allah tarafına açar buyuruyorlar. Bizlerde nur gelecek kalbi, nefsin fesat, mundar arzularından, tez gelip geçici dünya endişe hayallerinden, nur gelecek kalbi daima temiz tutmaya dikkat etmeliyiz. Rabıta’yı şerife ve huzuru şöyledir ki;

 Bir mekanda oturup, evvela Allahu Teala bana benden yakındır. Ben her ne kadar onu göremiyorsam da o beni görüyor. Gözleri kapalı bir evi beklemek gibi, o eve Allah’ın sırrı esrarından bir sır gelecekmiş gibi beklemek, esrarı ilahiyeyi ve işareti hemen görecekmiş gibi hazırda, huzurda olur.

İkinci, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın nuru nübüvveti başımın üzerinde güneş gibi doğmuştur diye, bilerek huzur eder.

 Üçüncü, Pirimiz Abdülkadir Geylani Efendimizin sağ eli başımın üstündedir. Himmetini hazır bilmelidir.

 Dördüncü, mürşidim benimle beraberdir. Şeyhini sanki elbise gibi giymiş bilerek, bu oturan ben değilim, şeyhimdir, ben onun kalbindeyim der. Şeyhimden gelen feyz evvela Allahu Teala’dan, Allahu Teala’dan sonra Peygamber Efendimize, Peygamberimizden şeyhimize; şeyhinden de kendinin kalbine geldiğini bilir. Kalbini, şeyhinin kalbine bağlar. Ne kadar rabıtayı şerifte kalsa böyle tefekkür eder.

 Allahu tealayı şöyle düşünür, murakaba eder ki, cemii mevcudat arşı aladan tahtı saraya kadar sanki hepsi yok olmuş görüp yalnız var olan Allahu Teala’dır. Bilip, tefekkür eder.

 Beşinci, Tefekkürü mevt, yani kendini ölmüş yapar, cesetten ruh çıkmış, cesedini yıkatır, kefene sardırır, kabre koydurur, sorgu meleklerini getirir, sual verir, mahşeri mizanı düşünür. Efradı, ailesi ve evladı akrabası ve maddi varlıklardan ve servetlerin hepsinden ayrılmış hiçbirinden bir çare olamamış, bir yardım bulamamış, yalnız bir kefenle mezarın çukuruna yatırıp, herkesler gidip, kendisi tek başına yaptığı amelleriyle kalmış vaziyette olduğunu derinden düşünüp, tefekkürde olup, başa gelecek bu işleri şimdiden gelmiş bilerek, çareler bulmayı tefekkür etmektir. İşte böyle hayırlı bir saat tefekkür hakkında hadis-i şerif:

تَفَكَّرُوا سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ سَنَةٍ

  Yani bir saat tefek-kür etmek bin seneden hayırlıdır,[2] demektir.

İşte dikkatli olalım. Gafil, cahil olmayalım. Nefse şeytana esir olup, hırs ve tamahla geçici olan dünya muhabbetlerini kalbimize doldurup, onlarla mezara yolcu olmayalım. İşte insanlarda iki türlü gaflet vardır. Birisi ibadet gafletidir. Biri de murakabe gafletidir.

 İbadetten gafil olanlar bellidir ama murakabeden, tefekkürden gafil olanlar tarikat lezzetini, tadını alamazlar. İşte, zaman bulanlar en az bir saat oturup, huzurda murakabede olup, tefekkürde kalır. Mümkün mertebede ölümü çok yakın bilerek her yerde, her zamanda huzuru Allah ile olup, huzurlu olup, huzurdan uzaklaşmayıp, her halinde Allah beni görüyor diye korku, haya, edebimizi gevşetmeyip, çok dikkatli olarak dışımız her ne kadar dünya ile meşgul olursa da içimizi, kalbimizi huzuru Allah’ta tutmaya gayretli olup, kalp dil zikrullahta eğer dilin mümkün olmayan yerlerde kalbi zikrullahta, fikrullahta tutmayı unutmayalım. Kalbe gelen gayrıları kalpte yerleştirmeyip, atmayı unutmayalım, inşaallahu Teala.

Peygamber Efendimiz miraca çıktığında, bütün acayipler, cennet nurlandı, dünya süslendi, bak ya Muhammed, diye arz olundu. Hiçbirisine bakıp, iltifat etmedi. Cenab-ı Hak Teala ve tekaddes hazretleri, ya Habibim, hiçbirine bakmadın, cennet senin dostlarının yerleriydi. Cennete neden bakmadın? Deyince, dedi ki; Ya Rabbi, ben senin cennetteki evlerinin aşığı değilim. Ben senin aşığınım. Ya Rabbi, çoktan beri seni görmek için sakladığım bu gözlerimin başkasına bakması reva mıdır ya Rabbi, deyince, Cenab-ı Hak Teala ve tekaddes Hazretleri buyurdular ki; Ya Habibim, kuş kanadıyla erer. Er himmetiyle erer, neye ererse. Eğer onların herhangi birisine bakıp, iltifat edipte baksaydın, bu makam ve dereceye eremezdin buyurdular. İşte çok ciddi ihlaslı, gayretli çalışmamız muhakkak lazım geliyor. İşte ayet-i kerime (Necm suresi 39. ve 40. Ayet) :

وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ ﴿﴾ وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ

Yani, her insan kendi çalıştığı ve sai gayretinin karşılığı sevap, veyahut cezasını bulur. Bazı müfessirinin beyanı üzere Cenab-ı Hak, bu ayetle umum insanları sai gayrete teşvik buyuruyor.

 Onun için ihlaslı ibadetlerimizi, korkumuzu, adabımızı artırıp, kalbimizi daima tasfiyede, nefsi tezkiyede bulunması lazımdır. Yani tezkiyeyi nefis, tasfiyeyi kalp ki, nefsini her an kontrol altına alıp, terbiyesine çok dikkat edip, riyazet (az yemeye), mücahedeye devam, zikrullaha devam ile, yani nefsini şeriat zincirine bend edip (bağlayıp), riyazet zindanına koyup, istiğfar, tevbe anahtarı ile heva ve arzu kapılarını kilitleyip, işte vurulan bendlere kilitlenen kapılara dikkat ile sahip olmak. Nefsinin ıslahına çalışıp, nefsini terbiye edip, kalbi de tasfiye edip, ilhamı Rabbani, aşkı ilahi, feyzi nuru ilahi, esrarı ilahiye gelen kalbi, daima temiz tutup, Cenab-ı Hakk’ın sevgi ve rızasını umup, rahmetini beklemek, ölümü çok yakın bilip, mezara ve ahirete hazır vaziyette beklemektir.

 Bununla beraber helal yemeye ve zahirdeki hallerden de haberdar olmak lazımdır. İşte şeytanın insanları azdırmak için gelecek yolları ve açmak istediği kapılar şeriat ve sünnetlerin noksanlığı ve bid’atla amel işlemek ve nefisten açılmasını istediği kapılar şunlardır:

 Kibir yani benlik, ucup yani eminliğe düşmek, riya yani amelini halka gösterişli yapmak, hased, gazap yani öfke, hubbu dünya, yani dünya sevgisi, şehvet işte şeytanın nefisten açılmasını arzu ettiği kapılar bunlardır. İşte ehli iman olanlar, şeytanın yol bulacağı bu kapılara dikkat edip, nefsine uyup, bu kapıları açtırmamaya müdahale edip, nefsine şeytana karşı çıkıp, harp ve savaş açmak lazımdır. Cenab-ı Hak, bunlardan muhafaza eyleyip, yardımcımız olsun, amin!

Bu insanın vücudu aynı bir ev gibidir. İçindeki azalar kalp ve organlar ile yekûn aletlerinde en kıymetli eşya gibidir. İşte bu evin kapısı, penceresi dikkat etmez açık bulunursa, o evin içine bir zalim köpek veya kurt girerde ne yaparsa, işte bu vücuda da haramdan ve az geride yazılan sekiz adet kötü ahlakı zemime kapılarından bir kapı açılsa, işte o zaman şeytanda içeri girip, nefisle beraber olup, o insanın maneviyatını öyle harap eder. Allahım cümlemizi korusun, amin!

 Geride yazılmıştı. Hayırlı kelamın tekrarında fayda vardır in-şaallah. Mühim olanlar güzel huylar, tevekküldür, teslimiyet, sabır, cesaret, sahavet(cömertlik) tevekkül şudur ki, Cenab-ı Hak varken her işini Allah’a havale edip, sağlam güvenmektir. Hadis-i Şerif:

غَشِيَتْكُمُ السَّكْرَتَانِ سَكْرَةً حُبُّ الْع۪يشِ وَحُبُّ الْجَهْلِ فَعِنْدَ ذٰلِكَ لَا يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَلَا يَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْقٰٓائِمُونَ بِالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ كَالسَّابِق۪ينَ الْأَوَّل۪ينَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْأَنْصَارِ   

 Yani, “Sizi iki sarhoşluk kaplar. Birisi yiyip içip kazanç kazanmak sarhoşluğu, birisi de cahillik sarhoşluğu. Bu halde emri bil ma'ruf nehyi ani'l-münkeri terk edersiniz. (Bu cahil dediği Allah’ı, dini, diyaneti bilmeyen kimsedir. Her ne kadar ismi alim fakat ayet, hadis-i şeriflerde dinin İslam’ın temellerinde bilgisi yok ise, o kimse cahildir. İşte o zamandaki alimlere çok büyük vazife düşüyor.) İşte o zamanda her kim Allah'u Teala’nın emrini söyler ve nehyini söyler, kitabı Kur’an’ını anlatır ve anlattığıyla amel eder, benim hadisimle de amel eder ve aynısını da halka söyler, öğretirse, buyurmuştur. Yani, o kimse Resulullah’ın zamanındaki ashaplar gibidir.”[3] İnşaallahu Teala.

Bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki;

رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلٰى خُلَفٰٓاءِ

Yani, “Allah’ım, halifelerime rahmet ve yardım eyle Al-lah’ım.”[4] Halifelerin kimlerdir ya Resulullah?

يُحْيُونَ سُنَّت۪ى وَ يُوعَلِّمُونَهَا النّٰاسَ

Yani “sünnetimi kendisi tutar, ihya eder, halka da öğ-retir.”[5]

 İşte şu konularda ne mükafatlar, ne beşaretler meydana çıktı. Yani Kur’an ilmini, hikmet ilmini, fıkıh ilmini, tasavvuf, tarikat, yakîn ilmini öğrenip, kendisi bu ilimlerle beraber ihlaslı amel eder, ilmiyle amil olur, ihlas sahibi olur. Aynısını da halka da maksatsız, menfaatsiz, Allah için, Allah’ın kullarına öğretirse, inşaallah bu gibi alimler Resulullah’ın zamanındaki muhacir ve ensar olan ashap gibidir diye buyuruyorlar.

Hem de halifeyi Resulullah’tan oluyorlar. Çünkü Peygamberimize sordular ki, halifelerin kimlerdir ya Resulullah? Sünnetimi kendisi tutar, ihya eder, halka da menfaatsiz olarak öğretir, buyurdular. İşte bu alimler dinin ahkamlarının hepsini öğretenlerdir. Yarım, noksan öğretenler değildir. Yarımlara, noksanlara teslim olmayın ki, sizi de yarım, noksan aşılamasınlar.

 Bu yarım, noksanlar takva ile amel yapamazlar. Kötü bid’atlardan sakınmazlar. Serbest geniş olurlar. Korku ve edepleri çok az olur. Sigara, nargile gibi kötü bid’atlardan sakınmazlar. Kur’an okurlar, Hadis okurlar. Kur’an-ı Kerim’in ve hadisi şeriflerin bir kısmına uymazlar. Kur’an-ı Kerim’de ayet, geride yazılmıştı. Bakınız, zikrullahı ayrı, namazı ayrı söylüyor. Hadisi şeriflerde de, zikrullahı ayrı, namazı ayrı bildirdiği halde, bu yarımlar kendileri zikrullah etmediklerinden, zikrullaha kıymet vermediklerinden, zikrullahın üstünü kapatıp, Allah’ı çok zikredin diyemiyorlar. Allah’ın ayetlerinin hükümlerini tamamen söyleyip, yapmadıkları için gafil ve hainlerden olmuşlar.

 Allah’ım bunlardan korusun, amin! Zikrullahı söylemiyorlar, söylemek hesaplarına gelmiyor. Kısadan her şey zikirdir, namazda zikirdir, hepsi namazın içindedir diye, ayetin hükmüne hainlik edip, gafil hainlerden oluyorlar. Namazda zikir diyenlere cevap: Namaz zikir fakat zikrullah değildir. Herşeyi anmaya zikir derler. Fakat zikir başka, zikrullah başkadır. İşte A’la suresi 15. Ayet:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰىۙ ﴿﴾ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّه۪ فَصَلّٰىۜ

Yani, şu kimse ki, iman edip, günahtan kaçıp, ihlaslı ibadeti ihtiyarla, küfürden ve günahlardan temizlendi ve Rabbisinin ismini zikirle meşgul oldu ve namazı da edep ve erkanı ile kılmaya devam etti. İşte o kimseler kurtulup iflah oldu. Nisa suresi 103. Ayet:

فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ

Yani, namazı eda ettiğinizde, namazdan farik olunca, kıyam-da, oturduğunuz yerde, yattığınız yerde, zikrullaha devam edin. Namazdaki kusurlarınıza keffaret olsun. İbni Abbas Hazretleri bu ayete göre ayakta yürürken, otururken, yatarken, hasta zamanlar-da, sıhhatli zamanlarda, zengin ve fakirlikte kendiniz duyacak kadar cemi vakitlerde zikrullaha devam edilmesini buyurmuştur. Hatta dil yorulursa, zikrullahı kalpte tutmakta zikrullah sayılır buyurmuştur.


[1] ez-Zühdü li İbnil Mübarek, c. 1, s. 196/557 (Beyrut), Taberani, el Gusaf, c. 8, s. 3591/8869 (Kahire); Beyhaki Şuabu’l-İman, c. 1, s. 63/30 (Beyrut); Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûru’l-Hıtab, c. 4, s. 94/6294 (Beyrut), Camiu’s-Sağir Muhtasarı, c. 3, s. 268/3358.

[2] Deylemi Müsned 2/46

[3] Ramuze’l-Ehadis, c. 2, s. 321/5.

[4] Ramuze’l-Ehadis, c. 1, s. 291/1.

[5] Ramuze’l-Ehadis, c. 1, s. 291/1.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>