canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Müellifin Hayatı Evveliyesinden Bir Kısım - (Zuhurâtı Izhârı'l-Vakf-ı Güneş 1.cilt)

 

MÜELLİFİN HAYATI EVVELİYESİNDEN BİR KISIM

 

1946 yılının sonunda askerden geldim. Bilal Baba Hazretlerinin tarikatı olan Kadiri tarikatına intisaplı idim. Bilal Baba Hazretleri’de Giresun’da sürgündeydi. O da on sene sonra aynı 1946 yılının sonunda sürgünden geldi. İrtibatım zahirde de başladı. Sevgi ve muhabbetim gün be gün artmaya başladı. Sohbetlerinde bulunduğum zamanlarda, sohbetlerinden yazabildiğim kadar deftere yazardım. Bazen de yazamadıklarımı kendi defterime yazar, yanlış olmasın, derdi.

Her konuyu yazmak çok uzun gidecektir. Kısadan daha sonra 1964 yılında beraber hacca gitmek ve hacda hizmet etmeyi Cenab-ı Mevlam nasip etti ve hizmetlerinde bulundum. Aşkım, sevgim, ateşim artardı. Beraber hacdan geldikten bir müddet sonra Türkiye’yi seyahat etmeye çıktı. Yine beraberinde seyahatinde beraber çıkmış oldum. Altmış gün seyahatinde beraberindeydim. İcap eden hizmetlerinde bulunmayı, Cenab-ı Mevlam nasip eyledi. İşte bu günlerde de gün be gün aşkım, sevgim ve ateşim artmakta idi.

Seyahatten bir müddet sonra Bilal Baba hazretleri 1969 yılında, kendi doğduğum Gaziantep’in merkezine bağlı olan Çarpın Köyü, yeni adı Işıklı olan kendi köyümüzdeki evimize teşrif edip, evimize gelmeyi Cenab-ı Mevlam müyesser kıldı. İşte yine evimize gelip kalmaları, yine altmış gün evimizde beraber kalıp, huzurunda bulunup, sohbet ve hizmetlerinde bulunmayı Cenab-ı Hak nasip ve müyesser kıldı. İşte bu günlerde zahiren sohbetinde, manen aşkım, sevgim ve ateşim gün be gün artmakta idi. Bu aşk, bu sevgiler ateşi ile de beraber iptilalar, meşakkatler imtihanlar da çeşit çeşit devam ederdi. Daha sonra iptilalar, horluklar, zilletler zaman zaman zuhur ederdi.

Kendi köyümüzde bulunan bir kısım ihvanlar ve bir kısım köy halkından da bize karşı su-i zanlar, adavetler, buğzlar da devam etmekteydi. İşte bu durumlarda Bilal Baba Hazretleri’de evimizde bulunuyordu.

Daha sonra emir verdi ki, köyde ne kadar ihvanım diyenler varsa, hepsini çağırın dedi.

Çağırıldılar, toplandılar. Huzurunda oturdular. Çok sohbetler yaptı. Daha sonrada bütün orada bulunan ihvanlara dedi ki; “Arkadaşlar, ben Hacı Mustafa’yı beraberimde hacca götürdüm. Seyahate, geziye çıktım, beraber götürdüm. Eğer sevmeseydim, beraber götürmezdim. Hacı Mustafa’yı seven, beni sever, Onu sevmeyen beni sevmez.” Buyurdular.

Daha sonra da çok derin üzüntüler oldu. Vefatının gündüzünde çok uzun boylu sohbetler etti. Sonra 1969 yılının Aralık ayının 22’sini 23’üne bağlayan gecesi, kendi evimizde altmış gün kalıp, o gece Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenab-ı Hak, ruhunu şad eyleyip, kabrini pir nur etsin, amin!

Ondan gördüğüm iyiliği, ihsanı hiçbir kimseden görmedim. Hayatında iken, çok fayda, menfaatler gördüğüm gibi, dünya hayatından ahirete göçtükten sonra da yine ruhaniyetinden mühim zamanlarda fayda gördüm ve halen görmekteyim.

Onun için her beş vakit namazın sonunda kendisinin ruhuna ve ahirete göçen ailelerinin ve ahirete göçen evlatlarının ruhlarına bir elham, üç ihlas, üç salavatı şerife okuyup, bağışlıyorum. Hem de öyle tavsiye ediyorum.

İşte bu haller sonunda düşünerek, deftere yazdığım notlardan ve Bilal Baba Hazretleri’nin sohbetlerinden, vesair Hadis-i Şeriflerden, Ayet-i Kerime’lerden ve bazı kendi içimden doğan zuhuratlarla, ümmeti Muhammed’in zulmetlerden, karanlıklardan, aydınlığa çıkmaları için zamanımızda çok bozuk mezhepler zuhur edip, bütün insanların itikatlarını ve kafalarını, zihinlerini bozucuların çoğaldığı zamanımızda o yanlış içtihatçılar ve bozuk mezheplerin yanlış sözlerinden, itikatlarından kurtulup, ehl-i sünnet itikatlarına bağlanmaları için Cenab-ı Hakk’ın izin ve iradesiyle iyi halis niyet ile bu kitabı yazıp, kitabın insanlara dağıtılmasında bir maddi para karşılığı beklenmeyerek, sırf Allah (c.c.) rızası için ümmeti Muhammed’e vakfetmek niyeti ile yazılmıştır. Yeter ki, Cenab-ı Hak teala ve tekaddes Hazretleri noksan, hata ve kusurumu affeyleyip, kusurumuzu sevaba tebdil eylesin, Habibinin hürmetine amin, ya Muin!

Yazılmasına Sebepler;

Bazı ihvan kardeşlerimiz, hayatı evvelinizden bir kısımlarından açıklamalarda bulunsanız, dediler. Bizde yüce Rabbimiz izin verirse, biraz yazalım inşaallah, dedik. Yazacaklarımda nefsimin arzuları, riyaları ve iftiharlar olmasın, inşaallah. Yüce Rabbimizin rızası olsun inşaallahu teala.

Bizler dünyaya gelmeden evvel babam Muhammed, kendisi ehl-i tarik olarak çalışırmış. Çocuğu olmadığından dört kadın ile nikahla evleniyor. Sonra üçünden çocuk olmuyor. Bir kısım köy halkından, babamıza kadın tüccarı oldu diye çok dedikodular yapıyorlar.

Buradaki hatayı yazıyorum. Gizli küfre varıyorlar. Gizli küfür ikidir. Birisi ehl-i zikir olanların aleyhinde kötü konuşmaktır. İkincisi Allah’ın emriyle evlenen kimselerin hakkında kötü konuşmaktır.

Neticede bizim anamız olan Makbule’den biz iki kardeş dünyaya geldik. Büyüğüm Muhammed, küçüğü biz Mustafa’yı Cenab-ı Hak 1926 yılında dünya alemine getirmiştir. Hepsini yazmak çok uzun olacaktır.

Biz çocukluk çağımızda iken, Şeyhımız Bilal Baba Hazretleri kendi köyümüze geliyor. Babam biz iki kardeşi Bilal Baba Hazretleri’ne götürüyor. Büyük kardeşime ders veriyor. Bizi tehire bırakıyor. Çünkü büyük kardeşim, bizden üç yaş büyüktü. Bize çok küçük diye tehire bırakıyor.

Daha sonra kendi köyümüzdeki Bilal Baba Hazretleri’nin halifesi olan Sait Hoca isminde olan zat bize ders tarif etti. Babamda vefat etti. Daha sonra ben askere gidip, 1946 yılının sonunda askerden geldim. Şeyhimiz Bilal Baba Hazretleri’de on sene sonra 1946 yılının sonunda sürgünden gelmiş oldu. Bizim dersimizi yeniledi.

Çalışmalara başladık. Sıkıntılarda, üzüntülerde, çeşitli iptilalar, imtihanlarda mizacımda, meşrebimde, maksadı arzularımda, iki yüzlülüğü kabul etmezdi. Hayra şerri, ibadete riyayı karıştırmayı, iman itikadım kabul etmezdi. İslam ve ihvan arkasında, gıybet, adavet, buğz etmeyi, kötülük yapanlara karşılık kötülük düşünmeyi, iman kabul etmezdi.

Hakkımda buğz, adavet yapanlara üzülürdüm ki, eğer bunlar hakkı; hakkıyla anlasalar, nefislerini anlasalar, bu gibi hallerde olmazlar diye onlara da dua edip, yolumuza doğruluk ile doğru istikamete devam ile nefsin, şeytanın hilelerinden Allah’a sığınarak, Allah (c.c.) korkusundan emin olmamayı seçerdim.

Nefsini tanıyıp, nefsini kontrol altında tutamayıp, hakkımda hasitlik ve su-i zanda olanlara karşı aynı karşılığında olmayıp, onlara dua edip, doğru istikamete devam etmek, bu gibi halkın hakkında gerekse adavet, buğzlar nefretlerine, gerekse hürmetlerine methi ve sena ettiklerine her ikisinin de üstünde oyalanmayıp, tutmuş olduğum Allah yolunda doğru istikamete devam etme yönleri açılırdı.

Bazı kere enbiya, ehlullah olan zatların sözleri de bizi teselli ederdi. Kuddusi Hazretlerinin şu sözlerini de düşünürdüm;

 

Canana gönül vereli candan usandım

Düşeli onun derdine dermandan usandım

Çün zamana ihvandan, bulmadım derdime bir deva

Yüzleri kabil dost, özleri düşman olanlardan usandım.

 

Konular uzuyor. Yine Şeyhimiz Bilal Baba Hazretleri’nin hayatındaki bazı hallerden çok az kısımlardan başımdan geçenlerden birisi; Şeyhimiz Bilal Baba Hazretlerinin köyü olan Danacık Köyünün camisinde birkaç marangoz vardı. Kendimde marangozdum. Camide beraber çalıştık. Sonra beni Gaziantep’e malzeme almaya tayin ettiler.

Mevsim güz mevsimiydi. Gece çok yağmurun yağmasıyla dağlardan gelen coşkun seller, derelerden gelen sular birleşiyordu. Bende malzeme almak için akşamdan şehre gitmeye vazifelendirilmiştim. Ben de sabah erkenden yola çıktım. Suların hep birleştiği, Atmalı denilen köyün içinden geçen coşkun suya kendimi vururken, münacat edilecek yerlere münacat edip, kendimi suya vurdum. Ayağımı kaldırmayarak, suyun tabanından sürüye sürüye yürürken, ayağımın altı boşluğa düşünce, su beni yıktı. Önüne alıp götürüyordu. İşte canımızdan umut kesildi. Çok hızla suyun yüzünde gittiğim sırada, candan da umut kesildiği sırada kendimi suyun orta yerinde biraz yüksek berk yerinde iki ayağım üzerinde sağlam bir vaziyette dikiliyorum.

İşte bu vaziyette Atmalı Köyü’nden beni gören köy halkı geldiler. Ellerinde uzun kendir, yani kalın kuvvetli ip, ucunu biraz topak edip, bana attılar. Ben de ipi tutup, belime bağladım. Çektiler, çıkardılar.

Bu halden sonra itikadım, muhabbetim daha kuvvetleşti.

İkinci bir konuda; Şeyhimiz Bilal Baba Hazretleri kendi köyünde dükkan açmıştı. Beni de dükkanı çalıştırmaya tayin etmişti. Dükkanda mal azalınca, beni mal almaya göndermek için yanıma geldi, dedi ki; Seni Fevzipaşa’ya gönderirsem, gider misin, dedi.

Gönderirseniz, giderim, dedim.

Fevzipaşa’da Vakkas’ın oğlu Ökkeş’in evine varırsın. Sana yolu tarif edeyim. Dört köy söyledi. Dört köyü geçince Fevzipaşa çiftliğine geçersin. Belki de Ökkeş’in harmanına uğrarsın, dedi.

Ben de izin alıp, yola çıktım. Bineğimde, altımda kuvvetli bir katırdı. Birinci, ikinci köylere gelip, geçtim. Uzaktan gözüme gözüken geniş sahadaki yeşillik görünüyordu. Çokta uzun geniş mesafede görünüyordu. Mısır darısı mıdır, zannındaydım. Hem de bilmiyordum. Ben bu halde üçüncü köyü geçip, dördüncü köye giden yolu kaybettim. Güneş batıp, akşam olmuştu. Ben yolu kaybedince, artık ancak yolumu Fevzipaşa’daki yanan ışıklara doğrulttum.

Şimdi uğrayacağım acayip hal, yolumuz o yeşilliğe uğradı ki, bizim darı dediğimiz kamışlığa dayandı.

Burasının ismine de Eman Gölü derlermiş. Bizde bilmiyorduk. Altımda bindiğim katırı aynı kamışlığa doğru sürdüm. Epey bir uzun müddet sonra çıktım. Aynen dediği Ökkeş’in harmanına da dek geldim.

Fevzipaşa’da işimi bitirince, tekrar Danacık Köyü’ne döndüm. Onlara başımdan geçen hali söyledim.

Bana dediler ki, sen ne yaptın? Nasıl batmadan o bataklık gölü geçtin? Eğer göle fil girse, o göl fili yutardı.

Ben de dedim ki, göl ve bataklığa uğramadan geçtim.

Çok acayiplerine geldi.

Bu hallerde itikadım daha artardı.

Üçüncü konu; Şeyhimiz Bilal Baba Hazretleri hayatında iken sizleri çileye koyacağım inşaallah dedi.

Bu konuda kendi hayatını değiştikten sonra oldu.

Bu çileye girme usulünü, adabını kendinden dinlediklerim, hem de müzekkin nüfus kitabında Eşrefoğlu Rumi Hazretleri’de tarif edip, hem de cesaret veriyordu ki, usulü dairesinde girilir.

Dünya yüzünde Allah’ın sevdiği evliyaları bitmiş değil, bu ahirete göçmüş olan büyük pirlerimize, Abdülkadir Geylani Hazretlerine, Pir Şah-ı Muhammed Bahaeddin Nakşibendi Hazretlerine, Pir Seyyid Ahmet Rufai Hazretlerine, işte bu zatlara itikat ile rabıta ve teveccühle manevi ruhaniyetlerinden yardım görürsünüz, diye cesaret veriyordu.

Bende çileye girmeyi düşünüyordum. Yaşım tahmini 55 idi. Önce iki üç gece uyumadım. Uykusuzluk bana dokunmadı. Yeme içmeyle deneme yaptım. Açlıkta dokunmadı. İstihareye yattım, gördüğüm rüya ve işaretlerini uygun gördüm.

Mevsim bahar mevsimiydi.(Not: Çileye girmek mevsimi, ya bahar ya güz, yani mutedil havada girilmesi lazımdır) Tevekkeltu Alallah, Allah’a tevekkül edip, bir çilehane yaptım. Çilehaneyi evin taban katında Bilal Baba Hazretleri’nin cenazesinin yıkandığı odanın içine yaptım.

Çilehane iç durumu: Dikilince baştan yukarı boşluk bir karıştan az eksiktir. Oturup diz büküp veya bağdaş kurunca, iki tarafında boşluk olmayacak vaziyette, dört duvardır. Kara toprakla çamur yapıp, içten dıştan sıvanacak ki, hiçbir hava ve ışık içeri girmeyecektir. Giriş kapısının içinde ve dışından siyah perde çekilecek. Üstten ve yanlardan hava, ışık girmeyecek.

Duvarlara yaslanılmayacaktır. Yemesi içmesi oruçlu, akşamdan akşama az bir miktar arpa ekmeği, çok az tuzsuz, yağsız, az miktarda bazen kabak yemeği, bir tas su, bir bardak meyve suyu(fabrikadan üretilmiş olmayacaktır).

Çevresi içerisi çok temiz olacaktır. Katiyyen uyku olmayacaktır. Mürşidine ve yazılı olan üç büyük pirlere rabıtası ve teveccühü tam itikatla bağlı teveccühünü ayırmamak gerekir. Gün adedi 40 günden eksik olmayacaktır.

Çilehanenin dış çevresinde banyo olup, 40 gün içinde bir veya iki kere çok oyalanmadan yıkanıp, temizlenmek gerekir. Cuma namazına giderken başına bir örtü alıp, öyle gidilir. Giderken, gelirken, baş aşağı bakarak dili, kalbi La ilahe illallah zikrini kendi duyacak kadar devam ile kimseyle konuşmadan gider, gelir. Hemen çilehaneye girip, zikrine devam eder.

Çilehaneye ilk başlarken evvela abdest ve gusül yapar, efradı ailesiyle helalleşir. Çilehane önünde iki rekat namaz kılıp, üç Fatiha, üç İhlas, üç salavat-ı şerife okuyup, sevabını Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhuna bütün Peygamber Efendilerimizin ruhlarına hediye eder. Euzu besmele ile sağ ayakla içeri girer. Edeple diz büküp oturur. Yine üç Fatiha, üç İhlas, üç salavat-ı şerife okuyup, sevabını mürşidi hayatta değilse, mürşidinin ruhuna, geride yazılı Pir Efendilerimizin ruhlarına hediye eder.

Mürşidinin ve bu zatların ruhaniyetlerine rabıta teveccühünü tam tutar. Her an yanında hazır bilip, La ilahe illallah zikrine kendin duyacak kadar devam etmeye başlar.

Dizi çok yorulursa, bağdaş kurar, fakat hiçbir tarafa yaslanılmaz. Şayet dil çok yorulur, damağa yapışırsa, birkaç dakika dil dinlenir. Fakat kalp yine çalışır. Katiyyen uyku olmayacaktır.

Beş vakit namazı çilehane içinde sünnetleri, farzları tam olarak kılar. Tesbih çekmeden hemen yine La ilahe illallah zikrine devam eder.

Beş vakit namazda ezan duyulmuyorsa, bir kimse vakitleri dışarıdan bildirir. Kimse ile konuşmaz. Yemeğini çilehane önüne koyarlar, kendine dışardan bildirirler.

İşte bu üslup üzere girmiş olduk. Allah’ın yardım hidayeti ayan açık olurdu. İman, itikat kuvvet bulurdu. Şimdi burada şunları yazıyorum. Eğer bir kimse gece gündüz ibadet etse, çilehaneye girip çıksa, bunları yapan kimse, eğer derse ki, ben artık işi tamamladım, bitirdim, derse, Cenab-ı Allah korusun bu fikirde olup, eminliğe düşenler, çok büyük felaket ve dalalettedirler.

Eğer bu adam derse ki, yâ Rabbî, senin hidayetinle daha işleri biraz anlamaya yeni başladım derse korku, edep, hayası da artarsa, Allah için Allah’ın kullarına da acıyıp, zahiren, batınen onlara Allah için cömert olup, onları Allah’ın rızasına muhalif ve rızasına uygun olmayan hallerden onları koruyup, Allah için onlara duada bulunup, Allah’ın rızasına doğru istikamete getirmek ve getirmeye çalışmak niyetinde olmak, işte bu niyetle çalışanlar, inşaallah iki dünyada selamette olurlar, inşaallahu teala.

Çilehanedeki bir halde şuydu: Bizim evde bir kırk ibik olan nişansız safi beyaz horoz vardı. Her namaz vaktinde çilehanenin yakınına gelip, öterdi. Hele geceleri tahminen sabaha üç saat kala ötmeye başlardı. Birinci ötüp, uyarıda birden başlar yedi, dokuza kadar öter. İkinci uyarıda tahminen bir saat ara ile yine birden başlar, tahmini on yedi on dokuza kadar öter. Tahmini bir saat sonra üçüncü uyarıda ötme adedi tahmini yirmi bire kadar çıkardı.

Sonra çilehaneden çıkınca oturduğumuz evin penceresine yakın yere gelir, öterdi. Bana çok tesir yapardı.

Bu hayvan ve kuşların lisanını Süleyman aleyhisselam anlardı. Horozun ötmesi; “Ey insanlar Rabbinizi zikredin derler” buyuruyorlar.

Yine bize sordular ki, babanın ve annenin hallerinden biraz söz eder misin dediler.

Annemin halini takva hali gördüğüm kadar abdestli dururdu. Gıybet yapmaktan ve lüzumsuz sözlerden sakınırdı. Hatta arazilere gidip, gelirken, ayrı gidip ayrı gelmeyi tercih ederdi ki, kendi halinde zikrullah ile gider gelirdi. Senede, üç aylar orucunu tutmayı adet etmişti. Tarikata intisaplıydı. Bazı sene arazideki ekin biçme mevsimi yazın çok sıcak aylara gelirdi. Biçerlerde yoktu. O sıcak günlerde üç aylar gelmiş ise, hem oruç tutar, hem de demir orakla sıcakta ekin biçerdi.

Babamda başka tarikata intisaplıydı. Takva yoluna çalışırdı. Bu şu halleri söylemek icap etti. Biz çocukluk çağımızda iken, babamgil tarikatta çalışırlar, zikrullahta ederlerdi. Biz onlara ve hallerine bakardık.

Sonra biz Bilal Baba Hazretlerinin tarikatına girip, çalışınca, babamgilin tarikat yolunda hem zikir, hem de ibadet yolunda çalışırlardı. Hem de bazı zamanlar ehli takvaya yakışmayan münasip olmayan hallerde de olurlardı. Biz kendilerinin vefatından sonra düşünürken, içimden geçerdi ki, babamgil çok uzun zaman tarikatta çalışmışlar, ama tarikatın içinden bir tat, zevk ve lezzet alamamışlar. Tat, lezzet alsalardı, bu uygunsuz hallerde olmazlardı, diye içimden çok üzülüyordum. Bu üzüntüm üzerine babam ile aynı gecede rüyada karşılaştık. Güzel bir takımlı atın üzerinde karşılaştık. Babam bana dedi ki; oğlum biz hakkıyla yapamadık, siz iyi buldunuz, dedi geçti.

Sonra bu rüyayı Şeyhimiz Bilal Baba Hazretlerine söyledim. O da bana dedi ki, baban çok büyük zat, büyük adammış, dedi.

Bilal Baba Hazretleri de dedi ki, bende Kahramanmaraş Şekeroba civarlarında bıldırcın yaylası derler, o yaylaya gittim. O yaylanın en yüksek yerinde bir ziyaret vardı. Şeyh Süleyman isminde, o çevredeki insanlar o şeyh Süleyman’a o kadar bağlılar ki, Şeyh Süleyman deyince dururlar.

Benimde senin gibi içimden geçti ki, bu Şeyh Süleyman bu kadar yüksek adammış da, acaba neden yerine bir adam dikmemiş diye içimden geçti. Aynen o gece senin gibi rüyamda; ben ormanın aşağısından yukarı Şeyh Süleyman’ın ziyaretine doğru yürüyorum. Şeyh Süleyman’da kalkmış arkasında, sağ ve solunda çok kalabalık müritlerle benim tarafıma geliyorlar.

Bana yakın gelince, ormandan bir kurt çıktı. Şeyh Süleyman’a hücum etti. O kurdu görünce, Şeyh Süleyman’ın arkasında ve çevresindeki müritlerin hepsi kaçtılar. Şeyh Süleyman tek başına kaldı. Kurtta Şeyh Süleyman’a hücum etti. Yaklaşınca, Şeyh Süleyman kurda karşı kendi eliyle kendi gırtlağını tuttu. Kurt dinlemedi. Şeyh Süleyman’ı kaldırdı, yere vurdu, boğmaya başladı.

Ben yetiştim. Kurt onu bıraktı, bana hücum etti. Bende Şeyh Süleyman gibi elimi kendi boğazıma tuttum. Kurt beni de dinlemedi, beni de yıktı. Beni de boğdu.

Sonra üzerimden kalktı, ormana gitti. Şeyh Süleyman kalkıp, yanıma geldi. Bana dedi ki; oğlum sen diyorsun ki, bu Şeyh Süleyman bu kadar yüksek adammış da, neden yerine bir adam dikmemiş diyorsun, işte gördün, arkamda bu kadar adam vardı. Bir kurdun çıkmasında başımda hiç kimse kalmadı. Nereden bulayım senin gibi kendi kendini benim için kurda boğduran kimseyi bulamadım ki, yerime dikeyim, dedi.

Bildim ki çok büyük adammış.

Kamil alimlerin nişanı ariflere kamillere nazaran cahillerde çocuğa benzer, çocuklar büyük adamları taşlarlar, taş atarlar. O büyüklerin, kamillerin vazifesi, o çocuklar çamura düşerlerse, kamil adamlar acır, yine elinden tutar, çamurdan kenara çıkarır.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>