canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Halvet ve Şeyhların Müridlerine Zikir Telkin Etmesi - (Zuhurâtı Izhârı'l-Vakf-ı Güneş 1.cilt)

 

HALVET VE ŞEYHLARIN MÜRİDLERİNE ZİKİR TELKİN ETMESİ

 

Sual- Halvet etmek ve çilehanede oturup erba'iyn çıkarmak ve şeyhlerin müritlerine zikir telkin etmek, Fahr-i Ka­inat Efendimizden mi kalmıştır? Yoksa, daha önce gelip geçen peygamberan-ı izam da bunları yaparlar mıydı? Yahut, me­şayih bunları talipler maslahatı için kendileri mi icat ettiler?

Cevap- Sünnettir. Resul-ü Zişan aleyhi ve alihi salavatullah-il-Mennan Efen­dimiz Hazretleri, bu aleme teşrif buyurmalarından evvel muhterem ataları İbrahim Peygamber aleyhisselama; kafir­ler Mekke-i Mükerreme'yi elinden alıp işgal ve istila ettikleri zaman, Cebrail aleyhisselam geldi ve zikir telkin etti.

Zira, İbrahim aleyhisselam, kafirlere mağlup olmuş ve ne yapacağını tayin etmekte aciz kalmıştı. Hak Teala Hazretleri­ne niyazda bulundu:

- İlahi! Sen bilirsin, Sen padişahsın. Bu kafirler bana galip geldiler. Aciz kaldım, ancak Senden medet dilerim, dedi. Gerçekten, kafirler Mekke-i Mükerreme'yi işgal etmişler, Bey­t-i Muazzamanın içine putlar doldurmuşlar ve o kutsal şehri puthane haline getirmişlerdi. Hak Teala Hazretleri buyurdu:

- Ya İbrahim! Sen aczini bildinse, Biz de kendi kudreti­mizi senin aczinde zahir ederiz. O zaman, sen de Bizim kud­retimizi görürsün. Sana Cebrail'i göndereceğim, lâ ilahe illallah kelimesini telkin edecek ve zikri öğretecektir. Na­sıl bir yerde ve kaç gün müddetle oturup zikirle meşgul olman gerektiğini de talim eyleyecektir. Sen de, kafirlerden intikamı­nı alır ve Benim kudretimi görürsün.

Derhal, O namus-u ekber Cibril-i Emin geldi ve:

- Ya Halilullah! dedi. Hak Teala, sana lâ ilâhe il­lallah'ı telkin etmemi emir buyurdu. Cebrail aleyhisselam, lâ ilâhe illallah zikrini İbrahim aleyhisselama üç kerre telkin etti. Cebrail aleyhisselam ‘la ilahe illal­lah' dedi, İbrahim aleyhisselam dinledi. İbrahim aleyhisselam söyledi ve Cebrail aleyhisselam dinledi ve böylece üç kerre tekrar ettiler. Bunun üzerine ferman-ı ilahi şeref-sadir oldu:

- Gayet karanlık bir halvette çilehaneye girsin. Orada kırk gün oturmağa niyyet etsin ve kırk gün lâ ilahe il­lallah demeğe devam etsin. Ta ki, Hak’kın kudreti zahir olsun ve Mekke-i Mükerreme'yi kafirlerin ellerinden alsın ve putları da çıkarsın.

İbrahim Peygamber aleyhisselam gitti. Cebrail aleyhisselam’ın tarifi üzere bir çilehane yaptı. Kırk gün oturmağa niyyet ederek çilehaneye gir­di. Kırk gün orada lâ ilahe illallah demekle meşgul oldu. Kırk gün, dört kerre on gün olur. Üç on gün, yani ilk (otuz gün geçip son on gün kalınca, İbrahim aleyhisselamın bütün uzuvlarına zikir sirayet etti. Yani, Zikrullahın nuru ağzından, gö­zünden ve bütün uzuvlarından zahir olmağa başladı ve sancak çekerek kafirin üstüne galip oldu. İbrahim aleyhisselamın, ağzı kurumuş ve dili damağına yapışmıştı. Artık, söylemeğe mecali kalmamıştı. Fakat, içeriden gönlü de zikre başladı ve nurunu dışarıya verdi. Bunu görünce hayretler içinde kaldı ve kendi vücudundan bir çok ellerin çıkmakta bulunduğunu da hayret ve dehşetle müşahede etti. Göğsünden de heybetli sesler geliyordu ki insan buna takat getiremezdi. Kendisin­den çıkan eller, Mekke-i Mükerreme içinde bulunan bütün put­ları tutup tutup şehir dışına atıyorlardı. Kafirler, o putları alıp yerlerine koyuyorlar ve fakat, o eller tekrar atıyorlardı.

 Kafirler aciz kaldılar, demir kazıklar ve kalın zincirlerle o putları yerinde tutmağa çalışıyor, muvaffak olamıyor ve yine atılıyordu. İbrahim aleyhisselam, bunları halvetinde temaşa ediyordu. Bu esnada, bazı dostları bulunduğu çilehanenin ka­pısına gelmiş kendisine sesleniyorlardı.

- Ya İbrahim! Ne duruyorsun? Dışarı çık da gör, bir çok eller çıktı ve Mekke'yi işgal eden ne kadar kafir varsa hepsini birer birer yakalayıp şehir dışına atıyorlar. Kafirlerin hepsini sürüp perişan etti, diye haber verdiler. İbrahim aley­hisselam, dışarı çıktı, olup bitenleri görünce Allahu Tealaya hamd-ü sena etti. Hak Teala buyurdu:

- Ya İbrahim! gördün mü kudreti mi? Bundan sonra da­ima lâ ilahe illallah kelimesiyle meşgul ol ki, Hak Te­alanın kudret eli çıksın, gönlünü ağyardan (Allah’tan başkalarından) ve başka hayaller­den arındırsın, arzu putlarını kırsın ve eritsin. Cebrail aleyhisselam, İbrahim aleyhisselama zikir telkin ederek onu bir çilehanede halvete gönderdikten ve zikrullah ile meşgul olmasını da bildirdikten sonra, bütün eksikliklerini ta­mamladı. Bundan da anlaşılıyor ki, zikrullah ile meşgul olan­ların bütün eksikleri giderilir.

Şu menkibeden de açıkça belli olmaktadır ki, çilehane­de halvet olmak ve erba'iyn çıkarmak, bizzat Cebrail aleyhis­selamın telkin’i ile olmuştur.

Kaldı ki, Resul-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efen­dimiz Hazretleri de, Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radiyal­lahu anh Efendimize zikir telkin buyurmuşlardır. Bir gün, Hz. Ali'ye:

Ya Ali! Gözlerini yum.. Sana söyleyeceklerimi üç kerre dinle.. Sonra, sen söyle üç kerre de ben dinle­yeyim, buyurduktan sonra aleyhissalatü vesselam Efendimiz üç kerre Lâ ilahe illailah dediler, Hz. Ali gözlerini yummuş olarak dinlediler ve üç defa da o söyledi ve Efendimiz dinlediler. İşte, Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radiyallahu anh Efendimize böy­lece zikri telkin buyurdular. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz buyur­muşlardır ki:

مَنْ أَخْلَصَ لِلّٰهِ أَرْبَع۪ينَ صَبَاحًا ظَهَرَتْ يَنَاب۪يعُ الْحِكْمَةِ مِنْ قَلْبِه۪ عَلٰى لِسَانِه۪

“Her kim, halisen lillah kırk sabaha erişirse, hikmetler kalbinden lisanına ulaşır.”[1]

Bu Hadis-i Şerif, kırk gün bir yerde oturup halvet etmeğe işarettir. Resul-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri de, Hira Dağında çileye girmişlerdir. Bu çile ve hal­vetten bazılarını haber vereyim ki talip olana karanlık bir yerde oturup halvet ve çile etmenin lüzumu daha iyi anlaşıl­sın:

Aleyhissalatü vesselam Efendimiz, Hira Dağında mağara­da otururlar, yedi veya on dört günde bir şehre gelir, arpa ekmeğini dağarcığına doldurur ve yine mağaraya dönerledi Bunu evvelinden başlayarak anlatayım da, Efendimizin nasıl mücahede ettiklerini de öğren ve anla:

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin, pey­gamberliğini açıklaması zamanı yaklaşınca, halk arasından çekilmeyi ve halvet olmayı arzu etmeğe başladı. Daha peygam­berlik gelmeden de, halvete devam ederler, rüyalar ve vakı'a­lar görürlerdi. Zira, böyle olmasaydı melekten vahiy almağa, insan kudret ve takati yetişmezdi. Hak Teala, habibini bak nasıl terbiye ediyordu. Bazan rüyasında ve bazan da aşikar göstermek suretiyle ona birçok şeyler öğretti. Mekke-i Mükerreme'ye hayli mesafede Hira Dağında bir mağara vardı, gayet ıssız ve tenha bir yerde idi. (Bugün, hacca gidenlerin de gördükleri gibi, Mekke-i Mükerremeden Mina'ye gidilir­ken, sol tarafta ve gayet heybetli ve dehşetli bir mağara­dır. Bir veya iki hafta orada kalır ve ekmeği bitince şehre iner Hatice validemizden arpa ekmeği alır ve hemen mağara­ya dönerdi.

Alemlere Rahmet olarak gönderilen o zat-ı akdes, arpa ekmeği ile vüsul buldu. Sen ise, buğday ekmeğini katıksız ye­mezsin. Böyle olduğu halde, yine de ümmetlik da­va edersin. Senin bu boş sözünü ve kuru davanı kim kabul eder?

   Evet, arpa ekmeğini dağarcığına doldurur ve yine Hira Dağındaki mağaraya koşardı. O mağarada kendi halinde olur­du. Ne yaptığını ne ettiğini ancak Mevlası ile kendisi bilir. Hatice validemiz de, için için üzülür, onun kuvvetten düştü­ğüne, hastalanacağına yanar dururdu. Rivayet olunur ki, Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: «Bana peygamberlik verilmeden, Hira Dağındaki mağara­da bir ay kadar oturdum, mücavir idim. Civarı tamam ettim. (Civarı tamam ettim buyurmasından anlaşılıyor ki, erba'iyni tamamlamışlardır.) Kalktım, dere içine doğru indim. Yolda, kulağıma bir ses geldi. 'Etrafıma bakındım, bir şahıs gördüm biraz korku geldi.

Resul-ü Zişan Efendimiz, süratle saadethanelerine gelerek Hatice validemize, üzerlerini örtmesini söylemişler ve Hatice valide­miz de bir kilimle kendilerini iyice sarıp bastırmışlar. İşte, o zaman aleyhissalatü vesselam Efendimiz kırk yaşlarında bu­lunuyorlardı ve Rebi-ul-evvel ayının da ikinci pazartesi günü idi. Örtü altında yatarken:

 يَاأَ يُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ

“Ey esvabına bürünen! Kalk, kafirleri Allahu Tealanın azabıyla korkut!”[2]

Ayet-i kerimesi nazil oldu. Korkusu geçinc­e, Hatice validemize olup bitenlerden haber verdi. Hatice va­lidemiz, kendilerini teselli ettiler:

- Korkma! dediler. Allahu Azimüşşan, Seni ebediyyen korkutmaz. Zira, Sen hısım akrabanı ziyaret edersin, konuk­larına ikramda bulunursun, sadaka verirsin. Allahu Teala, Se­ni ebediyyen korkutmaz ve korkutmayacaktır.

Hatice validemizin bir amcası vardı. Halk içinde tanın­mış bir kişi idi. Ona Varaka bin Nevfel derlerdi. Cahiliy­yette Nasrani idi. İncil'i okur ve ayrıca İbranice okur yazardı. Nasrani olmasına rağmen, gayet alim üstad idi.. Hatice anamız, Resul-ü Zişanı aldı ve onun yanına götürdü. Olup bitenleri aynen anlattı. Varaka bin Nevfel, Resul aleyhissela­ma sordu ve hakikatleri kendisinden öğrenince.

- Senin gördüğün, daha önce Musa bin İmran'a da gö­rünen Namus-u Ekber Cebrail aleyhisselamdır. ‘Bir rivayette Hz. İsa'ya da gönderildi, demiştir’ dedikten sonra.

- Ah nolaydı gençlik zamanım olaydı. Mekkeliler sana kılıç çektiği zamanda Sana yardımcı olaydım. Deyince Peygamber Efendimiz Mekkeliler Bana kılıç mı çekecek dedi. Deyince Varaka dedi. Eski Senden evvel ne kadar peygamberler geldi ise kavminin bir kısmı ona kılıç çekip karşı çıktılar imansız olup küfre inkara dalalete gittiler. Bir kısımları onları tastik ederek beraber olup Allah’ın hidayetine kavuştular.

Sen de Pey­gamber olacaksın, Sana beşaret olsun, müjdesini verdi.

Dedi kim, işbu beşarettir Sana,

Kim risalet tacı giydin başına,

 

Gördügün Namus-u ekber Cebrail,

Kim kamu peygambere oldur delil..

Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Haz­retleri, bu sözleri dinledikten ve bu müjdeyi aldıktan sonra, tekrar Hira Dağındaki mağarada bulunan halvetine vardı ve orada günlerce meşgul oldu. Bir gün, yine o dere içine doğru inerken bir ses duydu. Etrafına bakındı, bir şahıs gördü. Yine hafif bir korku geldi. Evine geldi ve üzerini örttürerek yattı. Cebrail aleyhisselam bu defa:

يَآ اَيُّهَا الْمُدَّثِّرُۙ ﴿1﴾ قُمْ فَاَنْذِرْۙ ﴿2﴾ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْۙ ﴿3﴾ وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ ﴿4﴾ وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ ﴿5﴾ وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُۙ ﴿6﴾

“Ey esvabına bürünen Peygamber! Kalk, kafirleri Allah’ın azabıyla korkut ve Rabbin celle şaneyi bü­yüklükle zikret. Tekbir getir, Allahu ekber de, Esvabını, dışını her türlü necasetten temizle ve maneviyatını içinide nefsin bütün sıfatlarından ahlakı zemimelerden arındırıp temiz et. Azabı terket, iyiliğin karşılığında daha fazlasını elde etmek için yapma!”[3] ayetine kadar okudu.

Efendimiz, meseleyi Hatice validemize nakletti. Hatice validemiz: Saçlarımı açayım, eğer şeytan ise gitmez. Eğer, Allah elçisi ise gider, buyurdu ve gerçekten saçlarını açtı, hemen kayboldu. Hatice Validemiz, Ya Muhammed! Sen, Peygamber oldun. Sana gelen Cebrail aleyhisselamdır. Bana iman arzeyle ki müslüman olayım. Sen, Hak Resulüsün, dedi.

Efendimiz de, Hatice validemize iman arzetti ve Hatice validemiz ilk müslüman kadını olmak şeref ve bahtiyarlığına kavuştu.

Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazret­leri, yine Hira Dağındaki mağaraya giderek halvete girdiler. Orada kendi hallerinde meşgul iken, Cebrail aleyhisselam gel­di ve:

“İKRA” ‘Oku!’ dedi. Efendimiz:

“Ben okuma bilmem,” cevabını verdi. Cebrail aleyhisselam (Oku!) emrini tekrarladı. Efendi­miz de (Ben, okuma bilmem!) cevabında bulundu. Bunun üzerine, Cebrail aleyhisselam, Efendimizin mübarek başlarını koltuğunun altına alarak sıktı ve (Oku!) emrini tekrarladı. Çok zahmet çekmesine rağmen Efendimiz: (Ben, okuma bilmem!) cevabını verdi. Mübarek başını bir daha sıktı. Hem öyle sıktı ki, Efendimiz adeta bunaldı. Üçüncü defa sıkışından sonra, Cebrail aleyhisselam:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ ﴿1﴾ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ ﴿2﴾ اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ ﴿3﴾ اَلَّذ۪ي عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ ﴿4﴾ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْۜ ﴿5﴾

“Her şeyi yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! O, keremine nihayet olmayan Rabbindir ki kalemle yazı yazmayı öğreten odur. İnsana bilmediği şeyleri o öğretti.”[4]

Cebrail aleyhisselamın birinci sıkmasındaki hikmet ney­di? İkinci ve üçüncü sıkmasındaki hikmet neydi? Bu konuda; çok latif sözler ve rümuzlar vardır. Zira, bunu ancak gönül ehli olanlar anlayabi­lirler. Gönülden haberleri olmayanlar, nefsi hevasında yürü­yenler, bu sözü anlaya­bilirler mi?

İşte, meşayih-i kiram rahimehumullah da, müritlerini terbi­ye edip teveccüh ettirip halvete ve çilehaneye bıraktıkları va­kit, onlara nefislerini hapsettirirler ki bunda pek çok hikmet vardır. Hepsinden önemlisi, kalbin perdesi yırtılır talip gayıb alemine muttali olmağa başlar. Fakat, nefsi hapsetmenin de bir haddi vardır, aslı vardır, vakti vardır. Vakitsiz ve asılsız olunca fayda vermeyeceği gibi, haddi geçirince de kalbe zarar verir. Kalp fesada varır.

Vahyin başlangıcı ile ilgili konumuza devam edelim:

Cebrail aleyhisselam, bundan sonra Efendimizi alarak dereye indirdi ve orada kendilerine abdest almayı öğretti, öğle namazını da kıldırdı. Bundan daha fazlasını öğrenmek iste­yenler, fıkıh kitaplarında tafsilat bulabilirler. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz de, öğrendiklerini gelip ümmetine talim buyurdu ve toplanıp Dar-ül Erkam'da ibadet ettiler. Müslü­manlar günden güne arttı ve ilerledi. Hepsini anlatmağa kal­karsak, söz uzar. Şu kadarını bilmelidir ki, Kur'an-ı Kerim ayet ayet nazil olup, her defasında Cebrail aleyhisselam gelir giderdi. Halk, bölük bölük imana gelir ve müslüman olurdu.

Burada ki maksat şudur, Meşayihin müritlerini halvete sokmaları ve çileye koymaları sünnettir. Demek ki, talip olana mutlaka bir mürşit lazım­dır ve mürşitsiz Hak yoluna gidilmez. (Vallahu a'lem)

Yukarıda tarif olunduğu gibi halvete girip oturunca. Ve lâ ilahe illallah demekle meşgul olununca, halini ve rüyalarını bu öğütler gereğince seç, vaktini öğütler gere­ğince riayetle geçir. Zira, zaman olur ki maksut talibe kalple müşahede olunur.

Nitekim, Hz. Ömer radiyallahu anh'a böyle oldu ve (Kal­bim, Rabbimi gördü) buyurdu.

Bir başka müşahede de şöyle olur: Gönül aynası zikrul­lah ile safi olunca, hakkın nuru oraya tecelli eder. Talibe, gö­nül gözünün basiret nuru ile müşahede-i marifet-i Bari hasıl eder. Talip, kendi gönlünde müşahede eder amma, orada de­ğildir, Hak mekandan ve cihetten münezzehtir. Bunların hepsini aynen şeyhe arz etmek lazımdır. Şeyhin suretinden, teveccühünü ayırmamak icab eder. Zira, şeytan şeyhin suretine girip görünemez. Çün­kü, şeyhler Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize tamamiyle uymuşlardır. Zahirleri ile, batınları ile, sır­ları ile, irşat tahtına oturmuşlardır. Bu oturma­ları, Hak’kın ve Resul aleyhisselamın desturu ile vuku bul­muştur. Şeyh-i kamilden de icazet almışlardır. Nasıl ki, şeytan Resul-ü Zişan Efendimizin şekline girip görünemezse, şeyhle­rin şekline de girip görünemez. Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır ki,

مَنْ رَاَن۪ي فِى الْمَنَامِ فَكَاَ نَّمَارَاَن۪ي فِى اْليَقْظَةِ فَمَنْ رَأَن۪ي حَقًّافَاِنَّ الشَّيْطَانَ لَا يَسْتَط۪يعُ اِ نَّ يَتَمَثَّلُ ب۪ى

“Beni rüyada gören, mutlaka görmüş demektir. Zira, şeytan Benim suretime giremez ve Benim gibi görü­nemez.”[5]

Ona tabi olan şeyhler de aynen böyledir. Şey­tan onların gözleri önüne gelince, suya düşmüş tuz gibi eri­yiverir. Duymadın mı, Ashab-ı Kehf'in köpeği bir kerre HU demekle, yetmiş bin şeytan askerini helak ediverdi. Hiç birisi, bulundukları mağaranın kapısına bile uğrayamadı. Nerede kaldı ki hile yapsın da azdırsın veya başka bir şekilde görü­nebilsin.


[1] C. Sağir muhtasarı c.3.s.322/3541(6:43/8361)

[2] Müddesir-74/2.

[3] Müddessir: 74/1-6

[4] Alak 1-5

[5] Ramuzel Ehadis.c.2.s.421/1,2,3,4- C.Sağir muhtasarı c.3.s.355/3644(6:131/8688)

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>