canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Aşikare ve Gizli Zikir - (Zuhurat-ı Vakf-ı Güneş)

 

AŞİKAR VE GİZLİ ZİKİR

 

Zikrullahın aşikar, gizli olması hakkında hadis-i şerifi tasavvuf ehli açıklıyor: Ravi Abdullah bin Ömer radiyallahu Teala anhuma’dan rivayet olunmuştur. İmam Nevevi merhumdan: Eğer zikredenler toplanıp, toplu halde olur ise cehri efdaldır. Kendi yalnız başına zikr-i hafi efdaldır, denmiş. Suyuti merhum da, mutlaka cehri efdaldır demiş. Zira cehrinin faydası ekser ve kulağına taaddi edip, kalbini ikaz eder, demiştir. Ve İmam Seyyid Ahmed Rufai Hazretleri cemaatle zikirde cehri etmeyi ve yalnız zikir edene gizliyi emir ederdi.

Hazreti İmam Ali kerremallahu veche buyuruyorlar ki, zikir meclisi hakkında cevap, ondan efdal ve ahsen bir şey olur mu ki, insanlar cem olup, Allah’ın zikrini ederler, buyurmuştur. Ashab-ı Resulullah (rıdvanullahi aleyhim) halka olup, oturarak zikrullah ederlerdi ve onların hali aleyhisselam efendimizin hoşuna giderdi.

Zikir ederken cezbe ile sallanmak mendubtur. Ebu Nuaym, Ahmed bin Abdullah el-Isfehani, Hazret-i İmam-ı Ali kerremallahu veche’den rivayetle, Hazret-i Ali radıyallahu anh, ashab-ı kirama bir gün vasfedip buyurdular ki, ashab-ı Resulullah, Cenab-ı Hakk’ı zikrettiklerinde şiddetli rüzgarın esmesiyle ağaç dallarının sallandığı gibi, onlar da sağa ve sola hareket ederler ve gözlerinden akan yaşları, elbiselerini ıslatır idi.

İşte bu deliller ki, sahabe-i kiram, zikir esnasında hareket edip, sağa sola hareketle sallanırlardı. Zamanımızda bazı kimseler buna muterizdirler, itiraz ederler. Halbuki bu harekette ve sallan-makta, insan cismi de zikirden nasibini alır. Nasıl ki lisanın ve kalbin hazzı ve gıdası olduğu gibi.

Ve yine İhya-i Ulum’da; Kufe mescidinde bir sabah nama-zından sonra, Hazret-i Ali radıyallahu anh, ayak üzere kalkıp bir hararetle, şu sözleri söylüyor ve diyor ki, ey nas, bana ne oldu ki sizlerin kalbinizi ölmüş görüyorum. Ashab-ı Resulullah’ın zikrettikleri vakitte aşk ve hararetlerinden, gözlerinin yaşı elbiselerini ıslatırdı ve şiddetli yel esip de, ağaç dallarının yerlere yatıp kalktığı gibi, sağa sola cezbe ile yatar, kalkarlar idi. Eyvah şimdi ben sizlerde öyle bir hal görmediğimden hallerinize teessüf ediyorum, buyurdular. Kenzü’l İrfan, sahife 45’te bildirilen Hadis-i Şerif’te;

 

اِذَا مَرَرْتُمْ بِرِيَاضِ الْجَنَّةِ فَارْتَعُوا قَالُو وَمَارِيَاضُ الْجَنَّةِ قَالَ حَلَقُ الذِّكْرِ

 

Yani “cennet bahçesine uğradığınızda meyvesinden yiyiniz”, buyurdular. Sahabe-i kiram tarafından, cennet bahçesi dünyada nerededir, ya Resulullah dediklerinde, zikrullah için teşkil edilen halka olduğunu beyan buyurmuştur.

Hadis-i Şerif;

 

اَفْضَلُ الْاِيمَانِ اَنْ تَعْلَمَ اَنَّ اللّٰهَ مَعَكَ حَيْثُ مَاكُـنْتَ

 

Yani manası, imanın efdalı her nerede olursa olsun, Cenab-ı Allah’ın seninle hazır ve her haline nazır bulunduğunu bilmendir.

Hadis-i Şerif;

 

اَفْضَلُ الذِّكْرِ لٰٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَفْضَلُ الدُّعٰٓاءِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ

 

Yani “imanın aslı kelime-i tevhid olduğu için, zikirlerin efdalıdır. Duaların efdalı da, elhamdulillah’tır.”[1] Kenzü’l İrfan’da bildirilen Hadis-i Şerif:

 

اَفْضَلُ الْعِبَادِ دَرَجَةً عِنْدَ اللّٰهِ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلذَّكَرُونَ اللّٰهَ كَثِيرًا

 

Yani, “yevmî-i kıyamette Allah indinde efdal olan kim-se, Cenab-ı Hakk’ı çok zikreden kimselerdir.”[2]

Hadis-i Şerif:

 

اِنَّ لِكُلِّ شَيْءٍ سَقَالَةً وَاَنَّ سَقَالَةَ الْقُلُوبِ ذِكْرُ اللّٰهِ وَمَامِنْ شَيْءٍ اَنْجٰى مِنْ عَذَابِ اللّٰهِ مِنْ ذِكْرِاللّٰهِ وَلَوْ اَنْ تَضْرِبْ بِسَيْفِكَ حَتّٰى يَنْقَطِعَ

 

“Tahkika her şey cila verecek bir alet var, kalbin cilası ise zikrullahdır.”[3] Azaptan necat için zikrullah gibi bir şey ola-maz, velev ki, kılıncın kırılıncaya kadar fi sebilillah muharebe edesin.

Hadis-i Şerif:

 

تَنَامُ عَيْنَاىَ وَلَا يَـنَامُ قَلْبِى

 

Yani “benim gözlerim uyur, lakin kalbim uyumaz”[4]yani zikrullahdan bir lahza gafil olmaz.

Hadis-i Şerif:

 

خَيْرُ الذِّكْرِ الْخَفِىُّ وَخَيْرُ الرِّزْقِ مَا يَكْفٰى

 

“Zikrin ekmeli hafi, yani gizlisi ve rızkın efdalı, mikdar-ı kafi olandır”[5]. Yani kifayet miktarı olandır. Buradaki hafi zikir denilen, dil durur, kalp zikrullah üzere olmaktır. Yani kalp-te Allah’tan başka gelenleri kalpte eğleştirmeyip, gayretle atmak, her an, her vakit, her yerde ve her zaman Allah (c.c.) korkusu ve Allah zikri ve Allah fikri kalpte yerleşir, yer tutarsa, kalp Allah zikrinden gayrisinden zevk almaz olur.

Hadis-i Şerif:

 

ذِكْرُ اللّٰهِ شِفٰٓاءُ الْقُلُوبِ

 

Yani, “kalpte Cenab-ı Hakk’ı zikretmek riya gibi em-raz-ı izalle için aynı şifadır.”[6]

Hadis-i Şerif:

 

اَلذِّكْرُ خَيْرٌ مِنَ الصَّدَقَةِ

 

Yani “zikir sadakadan efdaldır.”[7]

Hadis-i Şerif:

 

اَلشَّيْطَانُ يَلْتَـقِمُ قَلْبَ اِبْنِ اٰدَمَ فَاِذَ ذَكَرَ اللّٰهَ خَنَّسَ عِنْدَهُ وَ اِذٰ نَسِىَ اللّٰهَ اِلْتَـقَمَ قَلْـبَهُ

 

Yani, hannas denilen şeytan, Ademoğluna vesvese verip kötülüklere ve Allah’tan uzağa çekmeye çalışır. Fakat kul şeriatı tatbik eder, yani emre itaat ve nehy olunanlardan kaçınır, kalp de Cenab-ı Allah’ı zikredince, me’yusen geri çekilir. Emir ve nehyedilenlere dikkat edip uymaz, zikirden gafil olunca, şeytana yol açılmış olur. Kalbi fesada vermeye çalışır.[8]

Hadis-i Kudsi:

 

قَالَ للّٰهُ تَعَالٰى يٰااِبْنَ اٰدَمْ اِنَّكَ مَاذَكَرْتَنِى شَكَرْتَنِى وَاِذٰ مَا نَسِيتَنِى كَفَرْتَنِى

 

Cenab-ı Allah buyurmuştur ki, “Ey benî Adem, siz Beni zikir ettikçe, şükrümü ifa etmiş olursunuz ve Beni unut-tukça hakkımı unutmuş olursunuz.”[9]

Hadis-i Şerif:

 

مَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ عَلٰى ذِكْرِ اللّٰهِ فَتَفَرَّقُوا عَنْهُ اِلَّا قِيلَ لَهُمْ قُومُوا مَغْفُورًا لَـكُمْ مِنْ اَجْلِ الذِّكْرِ

 

Yani “Bir cemaat zikrullah için cem olup, zikrullah edip dağılırken, Cenab-ı Hak onları afv ve mağfiret ile tebşir eder.”[10]

Hadis-i Şerif:

 

مَنْ اَكْثَرَ ذِكْرَ اللّٰهِ فَقَدْ بَرِئَ مِنَ النِّفَاقِ

 

Yani “Cenab-ı Allah’ı kalbinden çıkarmayarak Allah’ı çok zikir edenler nifaktan kurtulur.”[11]

Hadis-i Şerif:

 

مَنْ اَكْثَرَ ذِكْرَ اللّٰهِ اَحَبَّهُ اللّٰهُ

 

Yani “Allahu Teala’yı çok zikreden kimseyi Cenab-ı Allah sever.”[12]

Hadis-i Şerif:

 

اَلذِّكْرُ خَيْرٌ مِنَ الصِّيَامِ

 

“Zikir, farz olmayan oruçtan efzaldır.”[13] Hadis-i Kudsi:

 

قَالَ اللّٰهُ مَنْ شَغَلَهُ ذِكْرِى عَنْ مُسْئَلَتِى اَعْطَيْتُهُ قَبْلَ اَنْ يَسْئَلَنِى

 

Yani, Cenab-ı Allah buyurmuştur ki, “Bir kul Benim zik-rimle meşgul olmasından dolayı kendi ihtiyacının talebini unutursa, Ben o kuluma kendisi istemezden evvel ihtiyacını ihsan ederim.”[14]

 

لَا عِبَادَةَ كَالتَّفَكـُّرِ

 

Yani, “Cenab-ı Hakk’ın nimetini ve kudretini ve ahval-i ahireti düşünüp, tefekkür gibi bir ibadet olamaz.”[15]

Hadis-i Şerif:

 

عَوِّدُوا قُلُوبَكُمْ اَلتَّرَقُبَ

 

Yani “Zikir ve murakabeyi kalbiniz için adet ediniz.”[16]

Hadis-i Şerif:

 

 

عَلَامَةُ حُبُّ اللّٰهِ حُبُّ ذِكْرِاللّٰهِ وَعَلاَمَةُ بُغْضِ اللّٰهِ بُغْضُ ذِكْرِاللّٰهِ

  

“Cenab-ı Allah’la muhabbetin alameti zikrullahı sev-mek ve Allah’a buğzun alameti zikrullahı sevmemektir.”[17]

Hadis-i Şerif:

 

عَنْ وَاقَدْ اِبْنِ اَبِى عِمْرَانْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ اَنَّـهُ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمْ مَنْ اَطَاعَ اللّٰهَ فَقَدْ ذَكَرَ للّٰهَ وَاِنْ قَلَّتْ صَلٰاتُهُ وَصِيَامُهُ

 

وَتِلٰاوَتُهُ الْقُرْآنِ وَمَنْ عَصَ اللّٰهُ فَلَمْ يَذْكُـرَهُ وَاِنْ كَثُـرَتْ صَلٰاتُهُ وَصِيَامُهُ لِلْقُرْآنْ

 

Buyurdu ki, “Her kim Allahu Teala’ya itaatte ve muti olup, Hakk’ın rızasında ise, o kimse Allahu Teala’yı her rast geldiği yerde çok çok zikreder ve zikir meclislerinde çok bulunur, eğer o kimsenin namazı, orucu, Kur’an okuması az ise de, o kimse Allahu Teala’ya mutidir.” Yani farz olan namazın, farz olan orucun noksanı demek değildir. Nafileleri az olursa da demektir. Yani farzları yapar, nafileleri az ise de, o kimse Allah’a mutidir, demektir. Madem ki, huzur-ı kalp ile korku ve huşu ile her yerde dil ile, dil ile yapamadığı zamanlarda kalp ile Allah’ı çok zikir etmeyi çok seviyor, Allah’tan uzaklaşmak istemiyor, işte o kimse Allah’a mutidir. Her kim Allahu Teala’ya asi ise, zikrullahı sevmez ve zikir meclislerini de sevmez, işte o kimse, Allahu Tea-la’ya asidir. Çünkü Allah’ı zikretmeyi sevmiyor. İşte o kimse Allahu Teala’ya asidir. İşte o kimsenin namazı ve orucu ve Kur’an’ı çok ise de, Allahu Teala’ya asidir.[18]Çünkü zikri ve zikir meclislerini sevmez, dedi. Bak, iyi düşün, bu sözleri Sultan-ı Enbiya söylüyor. Bundan başka bir söz var ise, o da Kur’an-ı Kerim. O da Allahu Teala’nın kelamıdır. Allah’ın zikrinden, Allah’ın isminden huylanıp sıkıntıya düşenlerin hakkında,

Zümer suresi 45. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

وَاِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَحْدَهُ اشْمَاَزَّتْ قُلُوبُ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِۚ وَاِذَا ذُكِرَ الَّذِينَ مِنْ دُونِهِٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ

 

Yani, şu Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyenlerin yanında Allah ismi konuşsan ve Allah ismini zikretsen, o gibi kimselerin kalbi daralır, sıkılır; tüyleri ürperir, nefret ederler. Amma kendilerinin batıl olan putlarını ve batıl sözleri, nefsani, şehvani, lüzumsuz dünya sözleri olunca, sürurla ferahla gülerler, yüzleri açılır.

Taha suresi 124-125. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى ﴿﴾ قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِيٓ اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا

 

Her kim, Benim zikrimden uzak durur, zikrimi sevmez ve kulak vermez, geniş durur ise, Biz de onu dünyada yaşamasını sıkıntılı ederiz. Ve kıyamet günü de onu kör olarak mahşere getiririz. Yani bundan anlaşıldı ki zikrullahtan gafil olup, zikir meclisine girmeyip, aleyhinde ve zikir edenlerin aleyhinde söyleyenleri Cenab-ı Hak Teala kör eder. Dünyada ve ahirette basireti, yani kalp gözü kör olur. Hakk’ı görmez, batılı hak görür, hakkı batıl görür. İddia eder ki, kendisi daha iyi görüyor imiş. Zikirden mahrum olduğundan haberi yok. Bu adam mahşerde der ki, Ya Rabbi, beni niçin kör olarak mahşere getirdin, ben gözlü idim, der.

Allahu Teala’da ayetin devamında buna der ki; (Taha Suresi 126. Ayet

 

قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَنَسِيتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى

 

Sen dünyada Benim zikrime böyle yaptın, göz yumdun, aldırmadın; Ben de böyle yaptım, kör ettim. Sana dünyada ayetlerim geldi, onları gördün, unuttun. İşte sen de böylece unutuldun. Bugün kör kaldın. Sana ayetlerim geldi diyor, ayetler demek, alametler demektir. Yani Peygamberlerden zuhur eden mucizat, evliyalardan zuhur eden keramet, hepsi Allahu Tea-la’dandır, hepsi Allahu Teala’nın alametidir ki, enbiyasından, evli-yasından zuhur eder. Fakat hepsi onun nişanıdır, onun varlığına işarettir, yapan odur. Lâyığına göre yapar. Enbiyaları görmedi isek, evliyaları gördük. Bunlar kıyamete kadar vardır. Bunlar zuhur edenleri görür, duyardın. Dertliler deva bulurdu, hastalar şifa bulurdu. Sen bunları gördün, niçin Allah’ı zikretmedin? Bu haller, Allahu Teala’yı çok sevip ve çok korkup ve O’nu edep ve erkanı ile Allahu Teala’yı çok zikir edenler de var idi, niçin başkalarında yok idi. Bunlarda var idi hep, bunlar Allah’ın alameti ve Allah’ın ayetleri değil mi? Sen bunları görüyordun, gördüğün halde, aksine bunlara düşman oluyordun. Gözlerin kör idi ki, Allah’ın enbiyası ve evliyasından bu haller zuhur eder gördüğün halde, bu Allah’ın dostlarını sevmedin. Sevmek yerine bunlara hased edip, buğz ettin. Onlara düşman oldun. O Benim zikir eden dostlarıma ne hakaretler, ne buğzlar yaptın.

Kur’an-ı Kerim’de buna dair nice ayetler okundu, dinledin, nice hadis-i nebevileri dinledin, aldırış etmedin. Onun için kör olarak buraya mahşere geldin, deniyor. Allahu Teala, ayetlerim sana geldi, görmezlikten geldin. Peygamberler ayettir, Kur’an ayettir, evliyalar ayettir. Bunlardan zuhur eden ayettir.

Bunların hepsi Allahu Teala’nın kuvvetiyle kudretiyle oluyor. Yoksa kulda ne var? Dertlilerin deva bulması, hastaların şifa bulması, müşküllerin hallolması, bu kulların sebebiyle. Zahiren sebep kul, ama hakikatte Allahu Teala’dır.

Hadis-i Şeriflerde, onlarla yağmur yağar, onlarla yeryüzüne gelecek belalar geri döner, onlarla harpte zaferler kazanılır, dediği hepsini yapan Allahu Teala’dır. Fakat yalnız bu kullarını sebep eylemiştir, hepsi kendindendir.

İşte bu ayetlere kıymet vermeyenler, ibret almayanlar, Allah’ın sevdiği bu gibi kulları sevmeyenler, gözleri kör olanlardır. Bu ayetleri düşünmeyenler, sevmeyenler, yarın mahşere gözleri kör gelirler diye buyurmuştur.

Zuhruf suresi 36. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ

 

Yani, her kim Rahman, Rahim olan Allah’ın zikrinden uzak durur, i’raz ederse, Biz de ona şeytanı musallat kılarız, buyuruyor.

Zuhruf suresi 37. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ

 

Yani her kim Allah’ın zikrinden i’raz eder ve Allah’ın Kur’an’daki ahkamını, yani Allah’ın emrine itaat etmeyip, nehyettiğinden sakınmayıp, zikrullahtan i’raz ederse, Biz de o kimseye bir şeytan musallat kılarız ki, o şeytan daima ona mukarin olur. Yani, o kimsenin eşi ve yoldaşı olur. Ona dalaleti ve bütün günahları tezyin eder, güzel gösterir. Ve böyle şeytanın tuzağına tutulan ve iğfalatına kapılan insanlar, kendilerinin doğru yola gittiğini ve en a’la bir meslekte bulunduğunu zan ederler ve kendine yoldaş olan şeytanı kendine kılavuz, rehber eder. Ve bu halde ikisi beraber cehenneme giderler.

Fahr-i Razi’nin beyanı vechile şeytanın insana yakın yoldaş olmasının sebebi, Allah’ın emirlerine itaat etmemesi, nehyettiğinden de sakınmamasıdır ve zikrullahtan gafil olmasıdır. İşte bu haller, şeytanın kendisine yakın eş, yoldaş ve kılavuz olmasına sebep oluyor. Emirlere uyup, nehiy olanlardan sakınırsa, o kimseye şeytan karin, eş ve yoldaş rehber olamıyor, yalnız fırsat bekliyor; ne zaman zikrullahtan gafil olunca, o zaman kalbe girip vesvese vermeye fırsat bulur.

Nas suresi 1 ila 6. Ayet-i Kerime’lerde buyuruluyor ki;

 

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِۙ

 

Yani, ya Ekreme'r Resul, Sen nasın Rabbisine sığınırım, de.

 

مَلِكِ النَّاسِۙ ﴿﴾ اِلٰهِ النَّاسِۙ

 

Nasın maliki ve mabudu olan Rabbisine sığınırım.

 

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِۙ ﴿﴾ اَلَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِۙ

 

Yani şu şeytanın şerrinden ki, zikrullahtan kaçarak, fırsat bekleyerek, fırsat buldukça, nasın kalplerine vesvese koyan şey-tanın şerrinden, nasın Rabbisine sığınırım. Yani nasın kalplerini ve itikatlarını bozmaya çalışan ve zikrullahı gördüğünde hilesini tehir edip, fırsat buldukça, vesvesesine devam eden şeytanın şerrinden insanların ma’budu ve maliki olan Allahu Teala’ya iltica ederim, de.

İşte insan zikrullah ile meşgul olduğunda şiddetle çekinip, hile ile vakit geçirdiğinden, hilesini bazen tehir ettiğine işaret için o şeytana hannas denilmiştir. Yani şu şeytanın şerrinden Allahu Teala’ya sığınırım ki o şeytan zikrullah olduğunda, o insandan kaçar, vesvesesini tehir eder ve fırsat buldukça kalbi evham ve hayalatla insanı haktan idlale çalışır, demektir.

Cenab-ı Hak, şeytanın nevilerini, yani çeşitlerini beyan etmek üzere:

 

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

 

Buyuruyor, yani insanı idlal edip, Allah’tan ayırmaya çalışan şeytan olduğu gibi, insanlar da insanları Allah’tan uzaklaştırıcı olduğunu haber veriyor. Fahr-i Razi’nin beyanı vechile, insanı göze görünmeden gizli surette kalbe hutur eden ve zihni tırmalayan kabilinden olursa, şeytanın vesvesesi kabilindendir. Ama insanın ken-di aynı cinsinden bazı kimseler de vardır ki göz görerek, kulak duyarak, insanları yoldan çıkarıp, Allah’ın gazabına düşürenler var olduğunu buyuruyor. Yani insanın itikadını, fikrini bozucu, Allah’dan uzaklaştırıcı olan, gerek şeytan, gerekse şeytanın tarafı olan insanı yüzyüze gelip, bozup azdıranların cümlesinin şerlerinden Cenab-ı Hak, kendine sığınmayı emir buyuruyor.

Al-i İmran suresi 191. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ

 

Yani, akıl sahipleri şu kimseler ki onlar Allahu Teala’yı ayak üzerinde, dilediği zaman oturdukları zamanlarda ve yattıkları zamanlarda Allah’ı zikrederler ve semavat ve arzın yaratılışını düşünür, ondan ibret alırlar.

Bu ayette insanın dili zikirle, azası şükürle ve kalbi fikirle meşgul olunca, cemii azasıyla ibadete devam etmiş olur. Bu ayet daimi surette insan için Rabbisini zikretmek lazım olduğuna delalet eder. İşte insanın ayak üzeri durmak ve oturmak ve yatmaktan başka bir hali tasavvur olunmadığından, bu üç surette Allah’ı zikredenleri ve Allah’ın halk ettiği yere ve göğe bakıp ve yaratılan acayiplere bakıp, Allah’ın kuvvet ve kudretini düşünüp, fikir edenleri medh ve sena olunmakla, her halde Allah’ı zikretmek lazım olduğuna işaret olunmuş ve zikrin kemaline işaret edilmiştir. Zira zikrin kabulü ve makbulu huzur-ı kalp ile ve lisan ile beraber olan zikirdir.

Enfal suresi 45. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

يَآ اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوٓا اِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ

 

Yani, ey Mü’minler, siz, kafirlerden bir cemaatle muharebe etmek üzere, onlarla karşılaştığınızda, düşmanların karşısında sebat edin. Düşmanınıza arkanızı dönmeyin. İtikatla sebatla beraber esnay-ı harpte Allah’ı çok zikredin ki Allah’ın inayetiyle nusret bulasınız ve mü’min için Allah’ı zikre devam, vacip olduğuna işaret için esnay-ı harpte zikretmek ile emir buyurmuş, yani harbe hazır olan bir mü’min kalbini Allah’a raptederek, nusretin ancak Hak’tan olduğunu itikatla, hem zikre, hem dilde, hem de kalpte tazarru ve niyaz ile hem lisan ile, Allah, Allah zikrine, hem de hulus-ı kalp ile duaya devam etmeyi işaret buyurmuştur.

Bakara suresi 198. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

فَاِذَآ اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِۖ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ

 

Yani, hacda Arafat’tan aşağı indiğinizde, Müzdelife’de Meş’ar-ı Haram denilen ufacık tepede tekbir ve tehlil ve telbiye ile Allah’ı zikredin ve zikrinizi Allah’ın sizi hidayette kılıp talim ettiği gibi eda edin.

Bakara suresi 200. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَآءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْرًاۜ

 

Yani, ey huccac-ı müslimin, hacca müteallik olan ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı zikrettiğiniz gibi veyahut daha şiddetli bir zikirle, Allahu Teala’yı zikredin ve Allah’ın zikrini kemal-i şiddetle eda edin ki, şu hac gibi pek mühim olan ibadeti edaya muvaffak olduğunuzun şükrünü ifa etmiş olasınız.

Burada Seyyid Nizamoğlu’nun sözlerini ilave edelim:

 

Mevlam, gözüm yaşı akar sel olur

İner engin deryasına göl olur

Ahım doğru çıkar Arş’a yol olur

Hakk’ı isteyenler tevhid etsinler.

 

Tevhid eder üçler, kırklar, yediler

Hakk’ı kabul edip dünyayı kodılar

Anın içün anlara derviş dediler

Hakk’ı isteyenler tevhid etsinler.

 

Derviş olanların bağrı baş olur

Dili tevhid eder gözü yaş olur

Münkir olanların bağrı taş olur

Hakk’ı isteyenler tevhid etsinler.

Gülünden ayrılmış bülbül gibiyim

Efendisi kovmuş bir kul gibiyim

Bağı asker basmış bir yol gibiyim

Hakk’ı isteyenler tevhid etsinler.

 

Bakın Seyyid Seyfullah’ın haline

Can ve başın verdi Allah yoluna

Sakın aldanmayın dünya malına

Hakk’ı isteyenler tevhid etsinler.

 

Tevhidi bilmeyenler de vardır. Allah (c.c.) bildirsin, işte tevhid, Muhammed suresi 19. Ayet-i Kerime;

 

لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

 

Yani, Cenab-ı Hak kıyametin geleceğini ve ölümün geleceğini ve geldiğinde ansızın zuhur edeceğini beyandan sonra, kıyamet için ve ahiret için tedarik ve tedbirli olup ve lazım olan ibadeti beyan etmek üzere Muhammed Suresi 19’da buyuruyor;

 

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَآ اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

 

Yani, bunun manası, hiçbir tapacak ilah yoktur, illallah vardır. Bu imanla bu tevhide çok devam edilmesini emir ediyor. Zahirde emir Resulullah’a ise de hakikatte emir ümmetinedir.

Muhammed Suresi 19. Ayetin devamı:

 

وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟

 

İmam Buhari’nin Ebu Hureyre Hazretlerinden rivayet ettiği bir hadis-i şerif’te Resulullah’ın, Ben bir günde Allahu Teala’ya yetmiş kere tevbe ve istiğfar ederim, buyurduğu mervidir. Resulullah’ın her hali ümmetine numunedir. Çünkü Resulullah’ın hal ve şanı zikrullaha devam etmek idi. Bazı zamanda azıcık olsa da yorgunluk sebebiyle zikrullahın terk edilmesinde hemen bu vesile ile ümmetine tevbeye ve istiğfara devamın lüzumunu talim buyurmuştur.

İşte Cenab-ı Hak Teala’nın tevhidle emirden sonra istiğfarla emri amelin vacip olup, yalnız imanın kafi olmadığını beyan etmiştir. Zira yalnız iman elbisesiz, üryan kimse gibidir.

Ankebut suresi 45. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

 

وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَآءِ وَالْمُنْكَرِۜ

 

Yani, Ey Habibim, Sana vahyolunan ayetleri, Sen ümmetine ahkamı tebliğ et ve namazı vaktinde eda et; zira namaz kötü şeylerden ve münkerattan nehyeder. (ayetin devamında)

 

وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ

 

Yani, zatıma yemin ederim ki, Allah’ın zikri her şeyden büyük-tür. (ayetin devamında)

 

وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

 

Allahu Teala, sizin işlediğiniz her ef’alinizin cümlesini bilir. Ve zikrullah her şeyden büyük ve ibadetlerin efdalıdır.

İşte burada edep erkanıyla hem namazı, hem de zikrullahın ibadetlerin büyüğü olduğu haber verildi. İhlaslı, edep erkanıyla her ikisine devam eden ve sa’y etmemiz lazımdır. Zira yapılan ibade-tiniz ne kadar ise, o kadar ecre nail olacaksınız.

Hadis-i Şerif: İman yetmişten ziyade hisal ve ahlak-ı hasenedir, onun en efdalı la ilahe illallah’dır ve en ednası umuma ait yoldan herkese eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır.[19]

Hadis-i Şerif’te buyuruldu ki;

 

جٰاءَ رَجٰلٌ اِلَى النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰهُ تَعَلٰى عَلَيْهِ وَسَلَّمْ وَقَالَ يٰا رَسُولَ اللّٰهِ تَعَالٰى اُوصِينِى قَالَ عَلَيْهِ السَّلَامْ عَلَيْكَ بِتَقْوَى اللّٰهِ تَعَالٰى فَاِنَّـهَا جَمَعَ كُلِّ

 

خَيْرِ وَعَلَيْكَ بِالْجِهَادِ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ تَعَالٰى فَاِنَّـهُ رُهْبَانِـيَّةُ الْمُسْلِمِينَ وَعَلَيْكَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَعَلٰى وَتِلٰاوَةِ الْقُرْآنُ فَاِنَّهَا نُورٌ لَكَ فِى الْاَرْضِ وَذٰلِكَ لَكَ

 

فِى السَّمٰٓاءِ وَاَحْزَنْ لِسَانَكَ اِلَّا مِنْ خَيْرٍ فَاِنَّكَ بِذٰلِكَ تَغْلِبُ الشَّيْطَانْ

 

Hadis-i Şerif’in ravisi Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh’dir. Hadis-i Şerif’in alındığı kitapların adı, Fi Şerhi’l Ehadis ve Ramuze’l-Ehadis, c. 2, s. 317/8. Tercümesi: Buyurdu ki; Bir gün Ebu Said el-Hudri radıyallahu anh diyor ki, Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme bir adam geldi ya Resulullah, bana vasiyet eyle, dedi. Resulullah dedi ki, senin üzerine vasiyet olsun ki, Allah korkusu üzerinde olsun, yani takva ile amel edesin. Çünkü hayrın hepsi ondadır ve üzerine olsun ki, Allah yolunda nefsin ile ve şeytan ile mücahede eyle, cihad edesin. Çünkü Müslümanların ruhbanlığıdır. Ruhban dediğimiz ıssız yerlere ve mağaralara girip, ibadet, zikrullah ile çalışan kimselerdir ve evvelki peygamberlerin ümmetleridir ve senin üzerine zikrullah etmek olsun ve Kur’an okumak olsun ki, çünkü bunlar sana yeryüzünde ve göklerde nurdur ve senin üzerine dilini tutmak olsun. Yalnız dilini hayırda tutmalı değilsin; hayrı söylemelisin. İşte sen bunların hepsini tutar isen, sen şeytana galip gelirsin, diye buyurdu.

Kardeşim, iyice düşün ki, sen takva ile amel et. Cümle hayır ondadır. Takva, Allah (c.c.) korkusu ile bütün şüphelilerden sakıncalı olmaktır. Takva ile amelden sonra da dört şey daha söyledi. Bunları da tutarsan, şeytana galip gelirsin, dedi.

Bak, şeytana galip gelmek için riyazat, yani az yemek ve nefsin ve şeytan ile mücahede, yani cihat etmek ve zikrullaha ve Kur’an’ı korku ile manalarını anlamaya çalışarak, anladığı ile de ihlaslı takva ile amele devam ederlerse, bunlar sana nurdur, dedi. Hem de bunlar ile şeytana galip gelirsin, dedi.

Bazı insanlarda diyenler var ki, sen öyle şeylere bakma, namazını kıl, orucunu tut, hepsi namazın içindedir, diyenler çok bü-yük gaflete düşenlerin sözleridir. Çünkü bunları söyleyenler, zikrullahı, zikrullah halkalarına girmeyi sevmezler. İşte şeytana galip gelmek isteyenler, Peygamber Efendimizin vasiyetlerine dikkat etsin. Zikir halkalarının, cemaatla olan zikrin ne derece yüksek olduğuna bak, Sultan-ı Enbiya nasıl söylüyor ve kendisi de nasıl seviyor! Oku da bak, Hadis-i Şerif:

 

لَاَنْ اَقْعُدَ مَعَ اَقْوٰامٍ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ بَعْدَ صَلٰاةِ الْفَجْرِ اِلٰى اَنْ تَطْلُعَ الشَّمْسُ اَحَبُّ اِلَىَّ مِنْ اَنْ اَعْتَقَ اَرْبَعَةً مِنْ بَنِى اِسْمَاعِيلَ دِيَةُ كُلُّ رَجُلٍ مِنْهُمْ

 

عَشَرَ اَلْفــًا وَلَاَنْ اَقْعُدَ مَعَ اَقْوٰامٍ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ مِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعَصْرِ اِلٰى اَنْ تَغْرُبَ الشَّمْسُ اَحَبُّ اِلَىَّ مِنْ اَنْ اَعْتَقَ اَرْبَعَةً مِنْ بَنِى اِسْمَاعِيلَ دِيَةُ

 

كُلِّ رَجُلٍ مِنْهُمْ اِثْـنَا عَشَرَ اَلْفًا

 

Hadis-i Şerif’in ravileri Enes bin Malik ile Ebu Umame radıyallahu anhuma hazretleridir. Alındığı kitabın adı, Ramuze’l Ehadis, tercümesi: buyuruyor ki; “Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar bir cemaat ile birlikte zikrullah etmek, İsmail aleyhisselam evladından esir olmuş dört kimseyi her birinin diyeti bahasını on bin altın verip, kurtarmaktan sevgilidir. Yine ikindi namazından sonra, güneş batıncaya kadar bir cemaatla oturup zikrullah etmek, İsmail aleyhisselam evladından dört kimseyi her birinin diyeti on iki bin diyet verip kurtarmaktan daha sevgilidir. Şu halde bir kavim ile ya bir cemaat ile oturup zikrullah etmek ne kadar sevgili oluyor! Bunu bilenler bu zikrin tadını alanlar ve bunun içine dalanlar bilirler.”[20]

Ey aziz kardeşim, her itibar kazanmış şeylerin münkiri ve inkarcısı ve taklitçisi çok olur, bahusus şeytan hırsından, hasedinden ölüme varır. Şimdi kardeşim, buraya kadar ayetlerle, hadislerle anlatmaya çalıştım. Bunları okuyanların düşünüp, şu çok çabuk geçici ömrün kıymetini bilip, geçici olan dünyaya ve dünya hayali endişelerine ve nefsin arzusu olan şehvet ve dünyanın muhabbetine aldanmayıp, gece gündüz Allah (c.c.) korkusunu kalpten çıkarmayarak, şu ömür sermayesini hem farz namazlara, hem nafile namazlara, hem de ibadetlerin büyüğü, efdalı olan zikrullaha azimli çalışmamız gerekiyor. Çünkü bu ömür tekrar bir daha ele geçmeyecek. İşte bu ömür hayatını nasıl zaya vermeyip, ahiret servetini ve Allah’ın rızasını kazanmak için bir mürşid-i kamil lazımdır. Nasıl ki, bir kimse herhangi bir taksi, sair vasıta kullanmak için bir usta şoföre varıp, ondan izahat ve talimat ve bilgiler alması icap ediyor. İşte vücut iskeletinin zahirini ve batınını nasıl kullanmayı bir mürşidden talim öğrenmemiz şarttır.

 


[1] Kenzü’l-İrfan, 1001 Hadis, s. 45/254.

[2] Deylemi El-Firdevsü bi Me’sûru’l-Hitab, c. 1,s. 352/1414 (Beyrut), Nesai Sünenü’l Kübra,c. 6, s. 208/10668 (Beyrut).

[3] Münavi Feyzü’l-Kadir, c. 2, s. 511 (Mısır).

[4] Sahihi İbni Hazime, c.1, s. 29/48 (Beyrut), Sünen; Tirmizi, c. 4, s. 518/2248 (Beyrut).

[5] Kenzü’l-İrfan 1001 Hadis, s. 46/260. Sahihi İbni Hıbban, c. 3, s. 91/809 (Beyrut), İmamı Ahmed Müsned, c. 1, s. 187/1623 (Mısır).

[6] Kenzü’l-İrfan 1001 Hadis, s. 47/261, Müzanavi, Feyzu’l-Kadir, c. 6, s. 564 (Mısır).

[7] Ramuze’l-Hadis, c. 1, s. 208, Kenzü’l-İrfan 1001 Hadis, s. 47/262.

[8] Münavi Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 186 (Mısır), Kenzu’l-İrfan 1001 hadis, s 47/263.

[9] Deylemi El firdevsü bi me’sûru’l Hıtab, c. 3, s. 181/4491 (Beyrut), Münavi, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 480 (Mısır), Ebu Nuaym Hilyetü’l-Evliya, c. 4, s. 338 (Beyrut).

[10] İbni Hacer  el-Askalani el-İsabe, c. 3, s. 210/3564 (Beyrut).

[11] Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsat, c. 7, s. 86/6931, Deylemi, el-Firdevsü bi Me’suru’l Hıtab, c. 3, s. 564/5768 (Beyrut), C. Sağir Muhtasarı, c. 3, s. 338.

[12] Münavi Feyzu’l-Kadir, c. 6, s. 83 (Mısır), Kenzu’l-İrfan 1001 hadis, s 47/286.

[13] Kenzu’l-İrfan 1001 hadis, s 48/268, Ramuze’l-Hadis, c. 1, s. 208.

[14] Deylemi el-Firdevsü bi Me’suru’l-Hıtab, c. 3, s. 168/4446 (Beyrut), Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c. 7, s. 313 (Beyrut), Kenzu’l İrfan 1001 Hadis, s. 48/269.

[15] Kenzu’l-İrfan 1001 hadis, s 48/270, Tefsiri Kurtubi, c. 4, s. 314.

[16] Deylemi el-Firdevsü bi Me’suru’l-Hıtab c. 3, s. 12/401 (Beyrut), Münavi Feyzu’l-Kadir, c. 3, s. 510 (Mısır).

[17] Beyhaki Şuabu’l-iman, c. 1, s. 368/404 (Beyrut), Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûru’l-Hıtab, c. 3, s. 54/4141 (Beyrut), Münavi Feyzü’l-Kadir, c. 4, s. 320 (Mısır).

[18] Taberani, el-Kebir, c. 22, s. 154/413 (Musul), Ramuze’l-Hadis, c. 2, s. 405/4.

[19] Ramuze’l-Hadis, c. 1, s. 193/14.

[20] Ramuze’l-Hadis, c. 2, s. 344/13.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>