canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Müridin Edepleri - (Zuhurâtı Izhârı'l-Vakf-ı Güneş 1.cilt)

MÜRİDİN EDEPLERİ

 

Beş şartla ki, temiz niyyet, gerçek, tövbe, teslim ve tecridi yerine getirerek bir şeyhe iradet getiren müridin vazifesi, şeyhin huzurunu bilmek ve her ne hizmet verirse ye­rine getirmektir. Mürid'e, edep gerektir. Zira, edepsizlik ira­deti bozar, iradetsizlik müridliği bozar. Şeyhten nasip almak isteyen mürid, edebe son derece riayet etmek mecburiyetin dedir. Nitekim, Mevlana Celaliddin-i Rumi rahmetullahi aleyh, Mesnevisinde buyurmuştur ki:

İsteriz Hak ede tevfik-i edeb,

Bi-edep olmaz sezay-ı lutf-u Rab..

Yani, Hakkın bize edep ihsan etmesini isteyelim. Zira, terbi­yesi ve edebi noksan olan onun lutuflarına layık değildir.

Demişlerdir ki; edep ve müridlik bir merdivendir. Kim edepsizlik ederse, merdivenden düşer. İradet merdive­ninden düşen - Ne'uzü billahi teala - cehenneme kadar gider.

Bilmiş ol ki, meşayih huzurunda durup hizmet etmenin bir çok adabı vardır. Gerekli olanlardan bir kaçını sayayım: Bu adabın birincisi, şeyhlerin karşısında çok oturmamak ve çok söylememektir. Haddinden fazla hürmet etmelidir ki, şeyhlerin izzeti, Hak izzeti gibidir. Onun için, onların huzurun­da çok oturmak ve çok söylemek caiz değildir. Ansızın bir küs­tahlıkta bulunur ve gönlünü incitirse, merdut (ret olunup geri çevrilen) olursun. Şeyhlerden birisi Mekke-i Mükerreme'ye gitmeğe hazır­lanıyordu. Kendisi gibi bir şeyhe haber göndererek:

- Bize teberrüken bir derviş versinler de bizimle birlikte Mekke-i mükerreme'ye gelsin, dediler. Arzusu üzerine kendi­sine bir derviş gönderildi. Yolda giderken, şeyh dervişe sordu:

- Adın nedir?

- Efendim bana falan oğlu filan derler, dedi.

Aralarındaki bütün konuşma bundan ibaret kaldı ve Mek­ke-i Mükerreme'ye gidip dönen e kadar başka bir şey konuş­madılar. Dönüşlerinden sonra derviş kendi şeyhinin yanına gitti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, o dervişin şeyhi, hacca gidip gelen şeyhe bir derviş daha göndererek, hoş gel­diniz dedirtti ve hizmetine verilen dervişten memnun olup ol­madığını sordurdu. Şeyh, şöyle cevap verdi:

- Lütfedip bana yoldaş ettikleri derviş iyi derviştir. Fa­kat, çok konuşkandır. Onun bu konuşkanlığını kessinler. Dervişin, nasıl bir gevezelik yaptığını sordukları zamanda şöyle buyurdu:

- Mekke'ye giderken: Adın nedir? diye sordum. Ba­na, falan oğlu filan derler dedi. Oysa, ben yalnız kendi adını sormuştum, o bana babasının da adını söyledi.

Bu kadarcık bir söz söylediği için konuşkan denildiği­ne göre, şeyhlerin huzurunda çok oturmak ve çok konuşmak olmaz, hemen gösterilen hizmette bulunmak lazımdır. Şeyh Eşrefoğlu Rumi der ki:

- Ben, şeyhimin huzurunda tam on bir yıl hizmet ettim. Bu zaman içinde, şeyhime yalnız bir söz söyledim. Şeyhim bana: Çok konuşma, küstah ve edepsiz olursun! buyurdu. Şeyhler huzurunda çok konuşmanın ayıp olduğunu bildirdi, artık bir daha kendilerine hiçbir şey söyle­medim. Yalnız, vakıalarımı söylerdim ki, onu da edeple ve korku ile anlatırdım.

Demek ki, şeyhlerin huzurunda bulunan ve onlara hiz­met eden-lerin; duruşlarında, oturuşlarında, yatışlarında, kal­kışlarında, konuş-malarında edebe riayet etmeleri lazımdır. Şeyhlerinin edepleriyle edeplenmeyen kişiler, ne Kur'an-ı Ke­rim ne de Hadis-i şerifle Edeplenemezler. Şunu da bilmiş ol ki, şeyhlerinden merdut olanlar, Hak’katında da merdut (ret olunup geri çevrilen) olurlar. Şeyhlere makbul olanlar, Hak ka­tında da makbul olurlar. Müridin Şeyhinin huzurunda nasıl edebini muhafaza ediyor ise gıyabında da ihtiyatan şeyhinin ruhaniyeti beni görüyor diye aynı edebini muhafaza etmesi lazımdır.

Şeyh Abdullah-i Hafi rahmetullahi aleyh buyurmuşlar­ dır ki:

- Edebini un eyle, amelini tuz eyle, ondan sonra bu arif­ler yoluna gir!         Arifler derler ki: Tasavvufun tamamı edeptir. Müridler için çok gerekli edeplerden birisi de, zahirde ve batında şeyhinin mertebesinin ziyade olduğunu istemektir. Müridin iradetinin kamil olmasının alameti, şeyhin mer­tebesinin yüceliğini istemektir. Her vaktin, her halin ve her makamın edebi vardır. Edebe riayet edenler, erenler makamı­na erişirler. Edepten mahrum olanlar, Hak tealanın dergahın­dan ırak kalırlar.

Edepsizliğin ameli batıl ettiği hakkında ayet-i kerime dahi vardır. Edep, gayet gerekli olduğundan, Hak teala ashab-ı kiramı te'dip ederek buyurmuştur ki:

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُوٓا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ

“Ey iyman edenler! Seslerinizi, resulunuzun sesinden yüksek çıkarmayın. Ve ona söz söylerken, birbirinizle konuş-tuğunuz gibi yüksek sesle konuşmayın. Far­kında olmaksızın amelleriniz heder olur.”[1]

Demek ki, Huzur-u Resulullahta yüksek sesle konuşmak men edilmiştir. Hatta, bazı alimler ve şeyhler, aksine hareket edenlerin bütün amellerinin batıl olacağına hükmetmişler­dir. Oysa, ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebinde, küfürden baş­ka hiç bir şey ameli mahvetmez, batıl eylemez. Şu halde Hu­zur-u Resulullahta yüksek sesle konuşmanın amelleri iptal etmesine sebep nedir? Kaadı Beyzavi tefsirinde der ki: ­

Huzur-u Resulullah’ta konuşurken, yüksek sesle konuş­mak, Cenab-ı fahr-i risalet Efendimizi istihfaf etmek olur ki, bu hal küfre yol açar. Bu sebeple, ameller batıl olur denil­miştir.

Sabit bin Kays sağırdı. Herkesle olduğu gibi, Resul aley­hisselamla da konuşurken yüksek sesle söyler ve Efendimiz bundan incinirlerdi. Hak teala, gerek onu ve gerekse diğer bütün mü'minleri te'dip etmek için bu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu.

Bu ayet-i kerime nazil olduktan sonra, Sabit bin Kays ağ­lamaya başladı. Asım bin Ady, onun ağlamasını görerek sordu:

- Ya Sabit! Neden ağlıyorsun? Sabit, içini çekti:

- Bu ayet-i kerime beni ağlattı, dedi. Bütün amellerimin mahvolacağından ve cehenneme atılacağımdan korkuyorum. Asım, meseleyi Cenab-ı Fahr-i Risalet Efendimize arzetmek üzere kendisinden ayrıldıktan sonra, Sabit de doğruca evine gitti ve karısına:

- Beni ahıra kapat ve kapısını da üzerime çak, dedi ve ahıra girerek, kapıyı çaktırdı. Kendi kendisine:

- Burda ya ölürüm veya Allahu Teala beni Resulünden razı eder, diye söyleniyor, ağlıyor, tövbe ve istiğfar ediyordu. Bu sırada, Asım da Huzur-u Resulullaha gitmiş ve Sa­bit'in durumunu arzetmişti. Efendimiz, Sabit'in huzurlarına getirilmesini ferman buyurdular ve Asım bu müjde haberini vermek üzere onun evine koştu. Sabit'i, kendisini hapsettir­diği ahırdan çıkararak huzura götürdü. Aleyhissalatü Ves­selam Efendimiz kendisinden sordu:

- Ya Sabit! Niçin ağlıyorsun?

- Ya Resulallah! Sağır olduğum için yüksek sesle konu­şurum. Bunun için bu ayet-i kerimenin benim hakkımda nazil olmasından korkuyorum.        

- Ya Sabit! Dünyada, said olarak dirilmeğe, şehit olarak ölmeğe ve cennete girmeğe razı değil misin?

- Ya Resulallah! Nasıl razı olmam. Artık, huzurunuzda ebediyyen konuşmayacağım.

Hak Teala, bunun üzerine şu ayet-i kerimeyi inzal bu­yurdu:

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَغُضُّونَ اَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰىۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ

“Resulullah yanında nehye muhalefetten sakınarak ve edebe riayet ederek seslerini yavaşlatanlar yokmu, onlar o kimselerdir ki, Allahu Teala kalplerini takva için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve pek büyük bir ecir var-dır.”[2]

Enes bin Malik radiyallahu anh buyururlar ki: Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz haz­retlerinin, Sabit'e (Şehit olarak ölmeğe ve cennete girmeğe razı değil misin? buyurmalarından sonra, aradan uzun za­man geçti. Resul-ü zişanın, alem-i cemale intikal buyurmala­rından sonra, Hz. Ebu-Bekir-is-Sıddık radıyallahu anh hilafeti dev­rinde Halid bin Velid radiyallahu anh'ı, Müseylemütü’l-Kez­zab'ı öldürmeğe memur buyurdular.

Müslüman­lar, kafirlerle harp ederken, nedense eskiden olduğu gibi ham­le edemiyorlar ve adeta çekingen davranıyorlardı. Bu hali gö­ren Sabit bin Kays, aynı safta vuruştukları arkadaşı Sabit bin Huzeyfe'ye:

- Biz, Resul-ü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz zamanında böyle savaşmazdık. Müslümanlara ne oldu ki, bu kafirler önünde böyle yavaş kalıyorlar, dedi. Sabit bin Huzeyfe, kendisine cevap verdi:

- Gel, biz öne atılalım. Müslüman kardeşlerimizi teşvik edecek şekilde dövüşelim.

Dedikleri gibi de yaptılar ve o savaşta Sabit'lerin ikisi de şehitlik mertebesini ihraz buyurdular ve böylece Sabit bin' Kays hakkındaki tebşirat-ı Muhammedi gerçekleşmiş oldu.

Sabit bin Kays'ın, savaşlarda giydiği bir zırhı vardı. Müslü-manlardan birisi, şehid-i defnederken o zırhı aldı. Ashab-ı kiramdan birisi, o gece Sabit-bin Kays'ı rüyasında gördü ve Sabit ona:

- Müslümanlardan falanca zat, benim zırhımı aldı, Halid bin Velid'e söyle, zırhımı alsın ve emir-el-mü'minin Ebu-Be­kir hazretlerine götürsün. Halife, o zırhı satsın, filan kişiye şu kadar borcum vardır, onu ödesin, kölemi de azad etsin, dedi. ­

Rüya gören zat, meseleyi kumandan Halid bin Velid'e arz etti. O da zırhı aldı ve halifeye takdim etti. Hz. Ebu Bekir ra­diyallahu anh, şehidin bu vasiyyetini caiz gördü ve aynen ge­reğini yerine getirdi. Olayı bu şekilde hikaye eden Enes bin Malik Radiyallahu anh.

- Bir kimsenin ölümünden sonra vasiyyeti, o zamana ka­dar işitilmemişti. Bu hadise ile böyle bir vasiyyetin de caiz olduğu anlaşıldı buyurmaktadır.

Evet, konuya dönelim:

Resul-ü Zişanın huzurunda yüksek sesle konuşulmasını men' eden ayet-i kerimenin nüzulünden sonra, Efendimizin hu­zurunda kimse yüksek sesle konuşmaz ve sorulmayınca bir şey söylemezdi. Hatta, Ebu-Bekir-is-Sıddık radiyallahu anh, huzuru Resulullahta konuşurken fısıltı gibi konuşacağına and içmişti. Şu halde, meşayih de Resul-ü Ekrem Efendimizin naipleri bulunduğuna göre, müridlere şeyh huzurunda yüksek sesle konuşmak, gülmek caiz değildir. Allah’ın sevdiği evliyalarının yüzüne itikat ve sevgi ile nazar etmek hadisi şerifin mealine göre ibadet sayılır.

- Şeyh Ebu Mansuru Mağribiye sordular?

- Şeyh Ebu Osman ile ne kadar sohbet ettiniz? Hazret-i Şeyh cevap verdi:

- Ben ona hizmet ettim, sohbet etmedim. Zira, sohbet ihvan ile olur. Meşayih ile sohbet olmaz. Şeyh­lere, ancak hürmet ve hizmet edilir. Mürid, şeyhinin evet de­diğine hayır derse, ondan bir nasip alamaz.

Nitekim, Fahr-i Kainat aleyhi Efdalü’t-tahiyyat Efendi­miz sallalla-hu aleyhi ve selem Hazretleri buyurmuşlardır ki:

اُتْرِكُون۪ى مَا تَرَكْتُمْ فَإِذَۤا أَحَدْتُكُمْ فَخُذُو عَنّ۪ى فَإِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَنَا قَبْلَكُمْ بِكَثْرَةِ سُؤَالِهِمْ وَإِخْتِلاَفِهِمْ عَلٰۤى أَ نْبِيٰۤائِهِمْ

“Ben sizi terkettiğim zaman, siz de beni terkediniz. Artık bana hiç bir şey sormayınız. Ben, size sorduğum veya söyle-diğim zaman, o sözü benden alınız ve kabul ediniz. Zira, sizden önce gelenler, çok çok sordukları ve peygamberleri hakkında ihtilafları olduğu için helak oldular.” [3] ­

Şeyh Cüneyd-i Bağdadi rahmetullahi aleyh buyururlar ki: Ebu-Hafız Nişaburi'nin makamında oturuyordum. Huzu­runda, bir kişi vardı dilsiz gibi oturuyordu. Kim olduğunu sor­dum:

- Bu zat, Ebu Hafız rahmetullahi aleyh hazretlerine se­nelerce müsahiplik etti. Şimdi de bize hizmet ediyor. Bu öyle bir zattır ki, Ebu Hafız'a yüzbin dirhem gümüş verdi. Sonra, ödünç alarak yüz bin dirhem gümüş daha verdi. Ebu-Hafız ise, kendisine bir defa söz söylemesi için izin vermedi.

Mürid, şeyhinin sözünü öğüt yönünden dinlemelidir. Zira, şeyhlerin sözleri abes değildir. Buna, feyz-i batını derler ki, taraf-ı ilahiden gelir.

Nitekim, Şeyh Ebu's-su'ud rahmetullahi aleyh, Hak Te­alanın kalbine ilka ettiği sözleri müridlerine söylerken, buyurur­du ki:

- Bu sözü söylerken, ben de sizler gibi bir dinleyici olu­rum. Hazır bulunanlardan bazıları, işin inceliğini anlayama­yarak şordular:

-Söz söyleyen, söylediğini bildiğine göre, nasıl olur da dinleyici gibi olur?

Hazret-i Şeyh cevap vermedi ve ayrıldılar. O gece, bu soruyu soran kimse, rüyasında bir şahıs gördü. Şahıs, ken­disine:

- İnci avcısı bir denizci, denizin dibine dalar ve oradan içinde inciler bulunan sedefleri toplar ve torbasına doldurur; amma o denizci, denizin çok karanlık olan o derin­liğinde, torbasına doldurduğu inci tanelerini göremez. Oysa, torbasında yüzlerce inci vardır. Ne zaman ki, suyun yüzüne ve sahile çıkınca, torbasını boşaltır ve kendisi de, arkadaşları da o inci tanelerini görürler, dedi.

Soru soran, dehşetle uyandı ve şeyhin sözünü, rümuzunu ve işaretini anladı ve ona mecburen hak verdi: ­

Mürid edebinin en güzeli ve en makbulü, şeyh huzurunda cansız gibi oturmaktır. Bir şey söylemek, gerekirse, şeyhi ona söyler, kendiliğinden küstahlık ederek söylemek doğru de­ğildir. Bazı şeyhlere sordular:

- Bu yolda, hangi şeyleri terk ve hangi şeyleri tuttunuz? Şu cevabı verdiler:

- Her şeyi terkettik, yalnız edebi Sıkı, tuttuk. Şu halde, talibe meşayih edebini bilmek, edepsizliğin mah­rum kalmağa sebep olacağını bellemek, şeyhten korkmak, şeyhten utanmak ve şeyhin zahirinde ve batınında bir olmak gerektir. Bunlar da, nasip alabilmeğe sebep olurlar. Şeyhin zahirinde nasıl davranılıyorsa, batınında öyle olmak lazım­dır. Zira, onlar için dünya ve ahirette gizli hiç bir şey yoktur. Ne var ki, onlar bilmez gibi görünürler. Bunun için, Hak veli­lerine kerametlerini gizlemek farzdır. Nitekim, Nebilere de mucizelerini açıklamak farzdır. Erenlerin, kerametlerini açık­lamalarına ise, hayız görme yani kadınların aybaşı hali gibi olma denir. Kadınlar, aybaşı halinde nasıl ibadet ve taatten uzak kalırlarsa, veliler de kerametlerini herhangi bir hikmete binaen açıklamak zorunda kaldıkları haller dışında, keramet­lerini açıklarlar sa Hak’tan uzaklaşmış ve keramete aldanmış, olurlar. Kaldı ki, Hak velilerinden er olan keramet göstermez. Onlar, ne işlerlerse Hak tarafından işlerler. Kendilerinin bu arada ihtiyarları yoktur.

Mürid ile şeyh arasındaki edeplerden birisi de, şeyhlerin ayıp gibi görünen hallerine bakmamaktır. Hatta, bu hareket müridin yanında bile olsa, görmezlikten gelmek gerekir. Zira, müridi imtihan için olabilir. Mürid, şeyhinde göreceği ayıbı kendisine yormalı ve benim ayıplarım olmasaydı, şey­himde böyle bir ayıp görmezdim deyip geçmelidir.

Bir diğer edep de, şeyhin diğer dervişlerine kıdemlerine ve derecelerine göre hizmet ve hürmet etmektir. Hatta, kendisin­den bir gün önce gelmiş olana dahi aynı izzet ve hürmet gös­termelidir. Şeyhlerden birisi buyurmuştur ki:

- Bağdat şehri mezarlığında geziyordum. Mezar taşları­nın üzerinde tarihlerini okurken, dikkatimi çekti. Kimi üç ya­şında iken, kimi beş yaşında iken" kimisi de on yaşında iken ölmüşlerdi. Buna bir mana veremedim ve kendi kendime bu sırrı çözemedim. Derken, bir abdal peyda oldu ve bana:

- Neden şaştın? dedi. Yaş mıdır o yaş ki, yabanda ve nefs hevası içinde geçmiştir. Ömür müdür, o ömür ki bu alem­de nefs-i emmare yollarında gezip yürümüştür. öyle geçmiş yaşlar ve ömürler, hayvan yaşı ve ömrü gibidir, biz onu yaş­tan ve ömürden saymayız. Biz, yaş ve ömür ona deriz ki, me­şayih huzurunda geçmiş olsun. Onun için, mezar taşlarını oku­duğun kimselerden kimisinin üç veya beş kimisinin en çok on yıl yaşamış olduklarına bakma! Bu taşların üzerinde oku­duğun yaşları, bir şeyh eşiğine gidip teslim olduktan ve töv­be ettikten sonra yaşadıkları ömürleridir. Demek ki, bu yola kim önce geldiyse, o daha çok hürmete layıktır. Yoksa O cahildir, ben alimim! Veya o gençtir, ben ihtiyarım! Veya o, asil değildir, ben ise asil soydanım! gibi düşünce­ler, boş ve manasız kuruntulardır. Bu yola, kim önce girmiş­se o uludur. Ona, hürmet ve hizmet etmek gerektir. Tarikin edebi budur. Müridin mühüm edeblerinden biriside şeyhinin sevdiklerini hakkıyla sevmek sevmediklerini sevmemektir.

Cahil ona derler ki, onda Allah derdi yoktur.

Alim ona derler ki, onda Allah derdi çoktur.

 

Alim midir ol, ilmine layık ameli yok;

Cahil midir ol, aşka satar iki cihanı..

Bu yolun bir edebi de, şeyhle söyleşilen sözleri kimseye söylememek hatta ana ve babaya dahi açıklamamaktır. Şey­hin sırlarını saklamaktır. Eğer, konuşulanlar ve sırlar açık­lanacak olursa, o mürid şeyhe hain olur ve gönülden çıkar. Mürid, daima kendi vazi-fesine ve hizmetine mukayyet olmalı ve başka bir şeye karışma-malıdır.

İbrahim Edhem, sultanlığı bırakarak mürid olduğu za­man, kendisine bir balta ile bir ip verilip ve ormandan sırtı ile tekkeye odun taşıma vazifesi verilmiştir. O Haz­ret, yıllarca şeyhinin kapısında böyle hizmet etti. Bir gün, na­sılsa şeyhinden habersiz bir derviş ile gizli bir yere çekildi ve sırtında odun taşımaktan açılan yaralara keten tohumu la­pası koydurdu ve bu hali şeyhi duymaması için de o derviş arkadaşının ayaklarını öperek yalvardı. şeyhi duyar da, şi­kayet ettiği zannına kapılır diye korkuyordu. Aradan tam on yıl geçti. Dayana-mayarak şeyhinin hu­zuruna gidip ayaklarına kapandı, yalvarıp yakararak:

- Sultanım dedi. Bu fakire bir himmet nazarı eyle.. Şeyhi kendisine.

- Haydi işine git, biz sana himmet edecek zamanı biliriz.

Bostancı, bostanını sulayacak zamanı bilir. Zamanı gelince, sular. Zamanı gelince çapalar. Amma, sen buna dayanamı­yorsan iple baltayı bırak nereye istersen çık git, diye çı­kıştı. İbrahim Edhem, yaptığı edepsizliği anladı, mahcup oldu ve baltası ile ipini alarak, ormanın yolunu tuttu.

Şeyhi, o çıkar çıkmaz mahremi ve müezzini olan bir baş­ka dervişi çağırdı:

- İbrahim Edhem'in peşi sıra git, demirli ayakkabınla arkadan kendisine vur. Eğer, dönüp yüzüne bakarsa, yüzüne tükür. Bakmazsa, bir daha vur. Üç kerre vurduğun halde dö­nüp bakmazsa, dön gel ve bana haber getir, emrini ve talima­tını verdi.

Müezzin, İbrahim Edhem'in peşinden seğirtti. Pabucunun ucuyla kendisine vurdu. Hiç aldırış etmedi ve yoluna devam etti. Bir daha vurdu, yine bak­madı. Elinde sivri demir ile ökçesine bastı. Basınca kanfışkırdı ve müezzinin yüzüne kadar bulaştı. İbrahim Edhem, dönüp geri bakınca da, yüzüne tükürdü. Müezzin yoksa öfkelendin mi deyince. İbrahim Edhem:

- Ey kardeş! Biz o öfkeyi Belh şehrinde bıraktık geldik. Müezzin, derhal geri döndü ve Olup bitenleri aynen şey­hine anlattı. Şeyh:

- Ya öyle mi söyledi? dedi. Demek, hala Belh şehrini ve sultanlık zevkini unutamamış. Anlaşılıyor ki, daha benliğini kıramamış. Hemen git, balta ile ipi kendisinden al, varsın yi­ne Belh şehrine gitsin. Burası yalancıların yeri değildir. İbrahim Edhem, balta ile ipi şeyhin emri üzerine müez­zine teslim etti ve ağlaya ağlaya Belh şehrinin yolunu tuttu.

Belh'e varır varmaz, evvelce sultanlığı zamanında ken­disinin yaptırdığı bir imarete misafir oldu. Akşam olunca, imarete bakan memurlar orada hazır bulunanları başka yere gönderdiler. İbrahim Edhem, hiç aldırış etmedi. Kendisine sor­dular:

- Derviş! Sen niye diğer misafirlerle gitmedin?

- Beni burada bırakın, ne olur başkalarının arasına karıştırmayın. Şuracıkta tek başıma yatayım, dediyse de din­lemediler. Yaka paça sürükleyerek dışarı attılar. Ayakların­dan sürüklerlerken, yedi yerde başcağızı merdiven taşlarına değdi yaralanıp kanlar akarak dışarı çıkarttılar. Öyle olduğu halde, kimliğini giz­ledi ve bunlara sabretti. Oysa, bir kerre:

- Durun, ne yapıyorsunuz. Ben sizin sultanınız İbrahim Edhem'im, demiş olsaydı, bütün köleler ve hizmetkarlar; döv­mek, kovmak, sürüklemek ve incitmek şöyle dursun, elini ayağını öper, eskisi gibi kendisine kul köle olurlardı. Amma, o bu eza ve cefaya katlandı ve kim olduğunu onlara bildirme­di ve bizzat kendisinin yaptırdığı imaretten hakaretle, başı ve gözü yarılarak sokaklara atılmayı kabul etti.

Onlar, hor olmak için aziz olmadılar. Viran olmak için, mamur da olmadılar. Böyle, meşakkatlere katlandılar, yine de yollarından dönmediler.

İbrahim Edhem, kalacak yer bulamayınca bir hamamın külhanında sabahladı. Sabah olunca, çeşmeye giderek başında­ki kanı yıkadı ve durmadan şeyhinin bulunduğu şehre doğru yola çıktı. Aradan bir kaç gün geçti şeyhine, onun geri gelmekte bulunduğu malum oldu. Dervişlerini çağırarak, şu talimatı verdi:

- Kıyafetlerinizi değiştirin. Dörder kişilik kafileler halinde, şehrin bütün giriş yerlerini kesin. Ellerinizde kalınca birer değnek bulunsun, o yalancı İbrahim Edhem hangi kapı­dan şehre girmek isterse, bırakmayın. O sizlere: Ben, şeyhi­ma gidiyorum, diyecektir. Siz de ona: (Biz de, ona gidenleri bırakmıyoruz. Dön geriye, işin mi yok? Dünyada şeyhten çok ne var? Böyle şeyhe, buzağı bile güttürülmez Gidersen, adam akıllı bir şeyhe git ki, seni yoluna götürsün..) dersiniz. Eğer, bu ihtarınıza rağmen dönmezse, onu biraz döversiniz. Şehrin hangi giriş yerine gelirse, böyle muamele edersiniz, şehre yak­laştırmaz, döver, hakaret yaparsınız. Amma; dövüldüğüne, yapılan hakaretlere aldırış etmez şehre girmekte ısrar ederse, bırakınız gelsin.

Dervişler, kıyafetlerini değiştirdiler ve dörder dörder şehrin giriş yerlerini keserek beklemeğe başladılar. Şu imtihanları ve şu sınamaları göz önüne getirebiliyor musun? Dervişlik yolu, kuru laf ile değildir. Layık olmak ge­rektir ki, şeyhlerden himmet ve nasip alınabilsin. Senin de aklın varsa, kendini anla ki, onlar nasıl birer talip idiler, sen nasıl bir talipsin!..

Neyse, sözü uzatmayalım: Dervişler, şehrin kapısında bekleş-meğe başladılar. İbrahim Edhem'in karşıdan gelmekte olduğunu gördüler ve aldıkları vazifeyi yerine geti­rebilmek için hazırlandılar. Yanlarına gelince sordular:

- Derviş, nereden gelip nereye gidiyorsun? İbrahim Edhem, boynunu bükerek cevap verdi:

- Şeyhimin kapısından kovulmuş küstah ve merdut bir köpeğiyim. Yine onun kapısına yaltaklanmağa gidiyorum.

- Ey miskin, fakire hiç bir yerde itibar yoktur. Hele se­ni kovan birisinden ne hayır umarsın, var git işine.

- Ben şeyhimi görmeden bir yere gitmem.

- Yahu, şeyh şeyh deyip tutturmuşsun. Bu alemde öyle şeyhler vardır ki, talipleri birkaç günde maksutlarına ulaş­tırırlar. Dön, böyle bir şeyhe git Buna gidersen, nasılolsa bir gün seni yine kovar.

Ne dediler, ne ettilerse İbrahim Edhem'i döndüremediler. Şeyhim, diyordu da, başka bir şey demiyordu. Bekleyen­ler, onu bir güzel dövdüler. Şehrin diğer kapılarına gitti, ora­larda da aynı muamele ile karşılaştı. Hasılı, nereye gittiyse dayak yedi ve fakat fikrinden caymadı, şeyhini görmek arzu­sundan vaz geçmedi. Nihayet, bir giriş yerinde yalvardı.

- Ey aziz kişiler, dedi. Allah hakkı içün bırakın beni şeh­re gireyim. Beni döve döve öldüreceksiniz. Öldüğüme yanmam, ama siz beni öldürdüğünüz için günahkar olacaksınız, ben ise şey­himden mahrum kalacağım. Allah için bırakın beni şeyhime gideyim. Bunca dövmeleriniz ve hakaretleriniz içinde sizlere hakkımı helal ediyorum. Yeter ki, bırakınız beni şeyhimin hu­zuruna varayım.

Bir yandan ağlıyor ve bir yandan da yalvarıp yakararak, ayaklarına kapanarak kendisinin şehre girmesine engel olma­malarını niyaz ediyordu.

Dervişler daha fazla uzatmıyarak İbrahim edhemi serbes bıraktılar. Kendileride acele giderek şeyhe durumu anlattılar.

İbrahim Edhemi müridler şeyhin oturduğu oda kapısına getirip kapıyı açtılar. Şeyhim İbrahim geldi deyince şeyh İbrahime bir nazar ile bizim İbrahim’mi demesi ile o anda bir nazar ile İbrahim Edhemi irşad etti. Gördün mü gerçek talibe kimse engel ola bildi mi?

Bazı alimler Nefsinizi ve ailenizi edeplendiriniz buyurmuşlardır. Demek ki, mü'min olanlara edep gerektir. özellikle meşayih huzurunda edep gerektir. Meşa­yih edebi ile edeplenmedikçe, meşa-yihten nasip alınmaz. İs­terse yüz yıl meşayih eşiğinde beklense, edep olmayınca na­sip olmaz.

 


[1] Hucurat 49/2.

[2] Hucurat 49/3

[3] Muzekkin Nüfus S: 318-319 Osmanlıca baskı.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>