canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Meşayih Huzurunda Riayet Edilmesi Gereken Edepler - (Zuhurâtı Izhârı'l-Vakf-ı Güneş 1.cilt)

MEŞAYİH HUZURUNDA RİAYET EDİLMESİ GEREKEN EDEPLER

 

 

Bilmiş ol ki, meşayih huzurunda riayet edilmesi gereken edepler de şunlardır:

Şeyhle mürid, bir sofrada yemek yememelidir. Şeyhin huzurunda lüzumundan fazla oturmamalıdır. Şeyhin oturduğu yerde de oturulmamalıdır. Şeyh ile aynı bardaktan su içme­melidir. Şeyhi ölür veya karısını boşarsa, o kadını nikahla­mamalıdır. Adab-ı tarik böyledir. Şeyhin hırkasını, ruhsatsız giymemelidir. Şeyhi abdestsiz ziyaret etmemelidir. Zira, bir kaç şeye abdestsiz dokunulamaz, edepsizlik olur:

1) Mushaf okunurken,

2) Peygamberlerin kabirleri ziyaret olunurken,

3) Hak velileri ziyaret edilirken (yani, abdestsiz ziyaretlerine gitmek olmaz.)

Hak velilerinin gönülleri de birer Kabedir. Mekke-i Mü­kerreme'de bulunan zahir Kabe'ye Kabe-i-Halili derler. Gönül Kabesi'ne de kabe-i-celili derler. Zahir kabesini, İbrahim peygamber aleyhisse-lam, taşla ve toprakla bina eyle­miştir. Gönül kabesini ise, Celil ve Cebbar olan Allahu Azim­üş-şan halk buyurmuştur. Zahir kabesini ziyaret edenin vü­cudu ateşten halas olur. Velilerin gönülleri olan batın kabesi­ni ziyaret edenlerin ise hem canları hem vücutları ateşten halas olur. Kaldı ki, dost visali de bu kabedendir. Nitekim, Mev­lana Celalüddin-i Rumi buyurur:

Siz ey Hacca giden kavim! Nerdesiniz, nerede?

Maşukunuz buradadır; Geliniz hep geliniz..

Şeyh Safi kuddise sırruh, bu beyte mana verirken buyu­rur ki: ­

Beytullah, yani Kabe yeryüzünde ikidir. Birisi, Mekke-i Mükerre-medeki Beytullahtır ki, halk onu farz oldukça ziya­ret ve tavaf eder. Birisi de, gönül kabesidir ki, yukarıdaki be­yitte geçen hitap o kabenin taliplerinedir. Yani, demek olur ki: Gerçi, islamın erkanının edası o kabe ile hasıl olur. Am­ma, marifetullah ise gönül kabesinde hasıl olur. Binaenaleyh, bey­tin manası ey marifetullah talep edenler ve hakkı isteyenler! Gönül kabesine gelin ve onu bu kabeden talep edin, demek olur.

Zira, Hakkı talep etmek uzun mesafeler aşmakla olmaz. Hak teala, Kur'an-i Aziminde buyurur:

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ

“Ya Muhammed! Kullarım beni sana sordukları zaman deki, ben onlara yakınım.”[1]

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ

“Biz, insana şah damarından daha yakınız.”[2]

Mertler, oturdukları yerde ve hiç sefer etmeksizin de Hak talebinde bulunurlar. Namertler ise, gezerler ve ararlar am­ma bulamazlar.

Ma'şuk duvardan duvara gölge gibi akseder,

Sen yabanda sersem sersem ma'şuk arar durursun.

Şeyh ile yola gidildiği zaman, şeyhin yanı sıra yürü­mek de edep değildir. Şeyhin arkasından yavaş yavaş gitmek daha iyi olur. Şeyh, önden yürümesini emir buyurursa, o za­man öne geçilebilir, ki bunda da bazı hikmetler vardır. Bunu ancak ehline söylerler.

Müridliğin bir edebi de, şeyhin kendisine olduğu gibi oğ­luna, kızına, hatta atına, kuşuna ve di­ğer hayvanlarına da hürmet etmek gerektir. Hürmetsizlik hem edepsizliktir hem de mahrum olmağa sebeptir. Zira, Hak Teala azametiyle salih kullarına hürmet eder. Onlara hürmet ettiğinden, onların hayvanlarına da hürmet eder. Ashab-ı Kehfin köpeğini, Salih peygamber aleyhisselamın devesini, İbrahim peygamber aleyhisselamın buzağısını, İsmail pey­gamber aleyhisselamın koçunu, Musa Peygamber Aleyhissela­mın öküzünü, Yunus Peygamber Aleyhisselamın balığını, Sü­leyman Peygamber Aleyhisselamın karıncasını, Belkıs'ın hüd­hüdünü (Çavuş kuşu) ve Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerinin devesini hiç duyma­dın mı?

Mukatil rivayetinde belirtilmiştir ki, bu hayvanlar bu sa­lihlere hizmet ederek yoldaş oldukları için, Hak teala bunları cennetine koyacaktır. Diğer hayvanlar da, bunlara özenirler. Sen ki, insan olacaksın, elbette salihlerin hürmetini bilmelisin Özellikle, müridlik da­vasında bulunanlar, buna son derece dikkat ve riayet etmeli­dirler. Ey utanmaz! Hiç gayretin yok mudur? Hiç himmetin yok mudur? Köpek, köpek iken salihlere hizmet ettiğinden ötürü cennete girsin de, sen cehenneme giresin!.. Salihleri sev­mediğin ve onlara hürmet, izzet ve itikat etmediğin için, bu akibete uğrayacağından hiç korkmuyor musun? Amma, ne var ki, senin salihleri sevmemenin sebebi, nefs-i emmarenin fasık sıfatı olmasındandır.

 Onun için, nefs-i emmare sahipleri salihleri sevmezler. Sen de, nefs-i emmareye tabi olur ve onun rızasını gözetirsen, ne salih olabilirsin, ne de salihlere yoldaş olabilirsin. Eğer, onlara hizmet etseydin, gönüllerine girsey­din, senin gönlünde de bir yumuşama hasıl olurdu. Şu halde, gerçek müritler ve şeyhten nasip isteyen ve himmet bekleyen­ler, mürşidlerine ve onların tabilerine ve hatta hayvanları­na hürmet etmelidirler.

Tarikatın bir edebi daha vardır ki, müritlerin şeyhlerinden hürmet ummamalarıdır. Şeyhler de, müridlere hürmet etme­melidirler. Fakat, sırası gelince hatırını sormak ve teselli et­mek doğru olur.

Müridlerin bir edebi de, işledikleri her işi, şeyhlerine da­nışarak işlemeleridir. Sefere gitmek, bir şey satmak, ev al­mak, oğul veya kızını evlendirmek vesaire gibi şahsi hayatına ait her şeyi şeyhine danışmadan yapmamalıdırlar. Müridlerin şeyhlerine danışmadan bir iş yapmaları, büyük küstahlıktır, edepsizliktir. Böylelerinin işleri de rast gitmez. Üstelik tari­kate de muhaliftir.

Şeyh Zunnun-i Mısrı'nin (Rahmetullahi aleyh) gayet fa­kir bir müridi vardı. Çoluk çocuğu da fazla idi. Ne yapacağını şaşırdı. Hiç bir karara varamadı ve şeyhine giderek halini arz etti:

- Sultanım dedi. Benim halim ne olacak? çoluk çocu­ğum açlıktan bunaldılar. Üstte yok, başta yok, ne yapacağımı şaşırdım. İşim gücüm de yok ki, beş on para kazanayım da çocuklarıma bakayım. Acaba ne irade buyurursunuz? Hazret-i şeyh, bu müridine şöyle buyurdu:

- Bir silah al, git bir yol kenarında bekle, eşkıyalık yap. Fakir mürid şeyhinin bu emri üzerine evine gitti. Eline geçen birkaç parça eşyayı sattı, Zamanın silahlarından bir silah satın aldı ve bir yol üstünde pusuya oturdu. Ve beklemeye başladı. Ansızın, bir bölük eşkıya taifesi daha geldiler ve dervişe burada ne aradığını sordular. Derviş, olup bitenleri hiç sakla­madan bunlara anlattı. Haramiler de ona:

- Sen tek başına ne gücün varki eşkiyalık yapasın madem sende bizdenmizsin gel şu haramilerin için karış arkadan bir kervan geliyor soyacağız sanada bir hisse çıkaralım, dediler.

Hepsi birer kenara çekilerek, pusuya girdiler. Bir müddet sonra bir tüccar kafilesi uzaktan göründü ve tam geçite yak­laşınca, her taraftan etraflarını kuşattılar. Tüc­carları yakalayıp ellerini bağladılar, hayvanların sırtındaki mallarını ve eşyalarını indirdiler. Harami başı emretti. Her biriniz şunların birer tanesini götürün selamette boyunlarını vurun diye emir verdi. Her harami bir kervancıyı götürdüler. Orada harami başı kervan başı ve derviş üçü kaldı. Harami başı dervişe sen ne duruyorsun. Derviş ne yapayım. Şu kılınçı al yanımda şu kervan başının boynunu vur. Derviş kılıncı eline aldı dervişin usuluda ne iş yapacak olursa şeyhe danışmadan yapmaz. Şeyha danışır. Şeyh ne derse onu yapar. Kılıncı eline alınca hemen kalbini teveccühünü şeyhe çevirdi. Bir anda şeyhinden emir olduki elindeki kılıncı o mazlumu bırak karşındaki zalimin boynuna vur. Emre riayeten derviş hemen harami başının boynunu vurdu. Melunun başı bir yana gövdesi bir yana düştü. Hemen, o mazlum tüccarın elle­rini de çözdü ve eline bir kılıç vererek her ikisi birer nara at­tılar. Kendilerine verilen tüccarları öldürmek üzere birer tarafa çekilen haramiler, bu sesi duyup başlarını çevirince re­islerinin öldürülmüş bulunduğunu anladılar ve dervişle tüc­carın yalın kılıç üzerlerine doğru gelmelerinden korku ve te­laşa kapıldılar, arkalarından daha da gelenler bulunduğu zan­niyle her biri can korkusundan kaçtılar. Derviş ile tüccar, diğer tüccarların da ellerini çözdüler, bir araya geldiler ve olan bitenleri dinledikten sonra dervişe:

- Hızır mısın nesin,? Nerden geldin yerden mi çıktın gökten mi çıktın, bizi bu haramilerin ellerinden kurtardın? diye sordular. Derviş de on­lara olanca saflığı ile cevap verdi:

- Ne Hızırım, ne İlyas! dedi. Bir fakir miskin dervişim. çoluk çocuğum ve kalabalık bir ailem var. Geçimlerinden aciz kaldım. Şeyhime ne yapmam gerektiğini sordum, bana hara­milik etmemi emretti. Elime bir silah aldım. Buraya geldim ve bu haramilerle karşılaştım. Sonra, sizler göründünüz. Onlar sizi bağlayıp öldürmeye götürünce, eşkiyanın reisi bana sizin reisinizi öldürmemi bildirdi. Kıyamadım ve şeyhime teveccüh ettim. Bir anda kulağıma Şeyhimden bir seda geldiki o mazlumu bırak elindeki kılıncı o zalimin kafasına vur denildi. Ben de öyle yaptım ve ikimiz bir olarak hepinizi Allahu Tealanın yardımı sayesinde kurtardık.

Dervişin bu saf ve samimi ifadesi üzerine, tüccarlar aralarında kısa bir görüşme yaptılar, mallarının ve canlarının kurtulmasına sebep olan dervişe aralarında mal, para ve altın toplayarak verdiler. Fakir derviş, ömrü boyunca kendisine ve çoluk çocuğuna yetecek kadar çok olan bu malları ve paraları alarak memnun ve mesrur yerine döndü, tüccarlar da dervişe ve şeyhine dualar ederek yollarına devam ettiler.

İşte, müridin himmeti böyle, olur. Bu fakir derviş, şeyhi­nin emrini yerine getirmekten kaçınmadı ve Şeriate muhalif­tir, ben haramilik yapamam demedi. Şeyh de işte böyle olur. Ona haramilik etmesini buyurdu amma, kan dökmesine izin ve imkan vermedi. Şeyhlerin imdat elleri, daima müridlerinin üzerindedir. Yardım ve himmetlerini, kıyamete kadar, mürid­lerinden esirgemezler.

Sen de gerçekten mürid isen, her işini mutlaka şeyhine danışarak yap, o ne derse, onu yerine getir ki dünya ve ahiret saadeti sana gelsin. Şeyhler, her işi yerli yerinde ve Hak’la meşveret ederek yaparlar. Onlar, Hak’tan destur olma­yınca hiç bir iş görmezler.

Bir çok şeyler vardır ki, talip onu hayır sanır amma, o şerdir. Bir çok şeyler de vardır ki, talip onu şer zanneder am­ma, o hayırdır. Nitekim, Hak Teala Kur'an-ı Keriminde buyurur.

وَعَسٰىٓ اَنْ تَكْرَهُوا شَيْـًٔا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْۚ وَعَسٰىٓ اَنْ تُحِبُّوا شَيْـًٔا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ۟

“Fakat, olur ki hoşlanmadığınız bir şey hakkınızda hayırlı olur. Sevdiğiniz şey de olur ki, şer olur. Hak Teala, size hayır olanı bilir, siz bilmezsiniz.”[3]

Onun için, kişinin her işini bir işaret ehli ile meşveret et­mesi hayırlıdır.

Müridliğin bir edebi de, şeyhinin sevdiklerini sevmek ve sevmediklerini sevmemektir. Şeyhinin sevmediği kişi, müridin anası veya babası bile olsa, sevmemesi gerekir. Şeyhinin düş­manını, müridin dost tutması, şeyhe hoş gelmez. Şeyhin gö­zünden ve gönlünden düşer. (Vallahu alem) İşte, müridlerin bilmeleri ve belle-meleri gereken edeplerin gereklileri bunlardır. Bu şartlara uyarak ve bu edeplere riayet ederek şeyhe mürid olanlar eğer şeyhleri de gerçek şeyh ise, asla mahrum kalmazlar ve hakları kaybolmaz. İnsanı terbiye ederler, dün­yalık ummazlar ve maksuduna eriştirirler.

Bu şartları ve edepleri yerine getiremeyenler, iradet ge­tirip tövbe ettikten sonra arada sıra­da şeyhin huzuruna uğrayıp yine kendi bildiğini işleyenler, ya­lancı müridlerdir ki, bunlar kendi nefislerinin arzusuna mürid olmuş­lardır, onun için yer ile gök arası mürşid-i kamil de olsa böyle müridi bir adım ilerletemez.

Bilmiş ol ki; iradet kamil olunca, mürid şeyhinin terbi­yesine kabiliyet kazanır. Şeyh de ona tövbe verir ve zikri telkin eder.

Hz. Ömer İbnül Hattab radıyallahu anh İbtida edebi sonra ilmi tahsil ediniz buyurduğu rivayet olunmuş. Ebu Abdullah Bin Mübarek bana bir kişi anlatılsaki evvelin ve ahirinin ilmine vakıf bir kimse vardır. Böyle kimse ile görüşmeyi kaçırdığıma esef etmem. Ancak bir kimseyi bana anlatsalar ki nefsinin terbiye ve edebine malik bir kimseyi işittiğimde ona mülakatı arzu ederim. Onunla mülakat edemediğime esef ve keder ederim, dedi. Ve şöyle dendiki yani İman beş kat kalesi olan birinci katı kerpiçten, ikinci katı kiremitten, üçüncü katı demirden, dördüncü katı gümüşten, beşinci katı altından bulunan bir belde gibidir. Bu kala sahipleri birinci kerpiçten olan kısmı korudukları sürece düşmanın ikinci kata temah ve tasallutu olmaz. Kiremitten olan kısmı ihmal ettikleri ve korumadıkları taktirde düşman demirden kısma göz diker. Korunmadığı takdirde bundan ikinci, üçüncü, dördüncü bendinede göz diker. Sonunda hepside elden gider.

 


[1] Bakara 2/186

[2] Kaaf -50/16

[3] Bakara 2/16

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>