canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

Ahlak-ı Hamide - (Zuhurâtı Izhârı'l-Vakf-ı Güneş 1.cilt)

 

AHLAK-I HAMİDE

 

Allahu Teâlâ’ya dost eden ahlaklar yedidir:

1. Kibirin karşılığı tevazu: Büyüklenmeden korkup gönül alçaklığıdır. Güler yüzlü tatlı dilli düşünceli ağırbaşlı Hak’tan korkan ağır kamil bir insan olmaktır. Daima ben gönül enginliği yapıyorum diye horluk, maskaralık yapmak değildir. Kendi şerefini ve vakarını muhafaza etmektir. Zenginler kapısında yüz suyu döküp boyun büküp yaltaklanmak değildir. Allahu Teâlâ'ya güvenip kendini muhafaza etmektir. Bunlar Allahu Teâlâ'nın en sevdikleridir. Allah'ım bize de nasip eyleye. (Amin!..)

Tevazu: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:

مَا زَادَ اللّٰهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلَّا عِزًّا وَمَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلّٰهِ إِلَّا رَفَعَهُ اللّٰهُ

“Allahu Teala Allah için afvedenin izzet ve şerefini artırdığı gibi tevazu edip de, Allahu Tealanın şerefini arttırmadığı kimse yoktur.”[1] Yine buyurdu:

 مَا مِنْ أَحَدٍ إِلَّا وَمَعَهُ مَلَكَانِ وَعَلَيْهِ حَكَمَةٌ يُمْسِكَانِه۪ بِهَا فَإِنْ هُوَ رَفَعَ نَفْسَهُ جَبَذَاهَا ثُمَّ قَالَا: اَللّٰهُمَّ ضَعْهُ وَإِنْ وَضَعَ نَفْسَهُ قَالَا: اَللّٰهُمَّ ارْفَعْهُ

“Herkesin başının üzerinde tasma tutan iki melek vardır. Tevazu yapın­ca, tasmayı havaya doğru kaldırırlar ve Yâ Rab-bî, onu yükselt derler. Kibirlenirse, tasmayı aşağı indirirler ve Yâ Rabbî, onu alçalt, derler.”[2] Yine buyurdu:

طُوبٰى لِمَنْ تَوَاضَعَ ف۪ي غَيْرِ مَسْكَنَةٍ وَأَنْفَقَ مَالًا جَمَعَهُ ف۪ي غَيْرِ مَعْصِيَةٍ وَرَحِمَ أَهْلَ الذُّلِّ وَالْمَسْكَنَةِ وَخَالَطَ أَهْلَ الْفِقْهَ وَالْحِكْمَةَ

“Acizlikten değil, isteyerek tevazu yapana, topladığı malı ve parayı günaha harcamayana, düşkünlere acıyana, akıllılar ve alimlerle oturanlara saadetler olsun, müjdeler olsun.”[3]

2. Ucbe Karşı Emniyete Kapılmamak: İlmine ame­line güvenmeyip daima Allahu Teâlâ'ya niyaz ile yalvarıp kork­maktır. Allahu Teâlâ'nın korkusunu daima kalbinde tutmaktır. Bir kimse her ne kadar büyük olsa da bu korku olmalıdır. Serbest, kaygısız, ferah olanları Allahu Teâlâ sevmez. Daima kendinden korkanları sever. Büyük küçük demez korkanları sever. Allah’ım Bizi de sevsin (amin). Ucub hakkında ayet:

وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ مَا زَكٰى مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ اَبَدًاۙ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُزَكّ۪ي مَنْ يَشَآءُۜ

“Eğer üstünüzde Allah'ın fazlı ve merhameti olmasa idi sizden hiçbir kimse ebedîyyen temize çıkamazdı.”[4]buyuru-yor.

Eğer biz acizliğimizi bilseydik yapdığımız amellere karşı hiç ucbe düşmezdik şöyle bilmeliyiz ki Allah’ın hidayeti olmadan biz hiçbirşey yapamayız. Her ne kadar ibadet taatleri irademizle yapıyorsak da yine de Allah’ın yardımıyladır. Bizim yaptığımız yalnız iyiliğe, ibadete yönelmektir. Bir de şu var ki şimdi ibadet, iyilik yolunda çalışıyorsak da işin sonu belli değildir. Bizim kendimizi başkalarından üstün görmemiz büyük bir ahmaklık olur. Çünkü ibadet ve iyilik yolunda kendimizden aşağı gördüğümüz insanlar belki Allah yanında daha üstündür. İbadetin makbuliyeti çokluğuyla değil azda olsa ihlaslı olmasıyladır.

Bil ki ucub kötü işlerdendir. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki.

ثَلَاثٌ مُهْلِكَاتٌ: شُحٌّ مُطَاعٌ وَهَوًى مُتَّبَعٌ وَإِعْجَابُ الْمَرْءِ بِنَفْسِه۪

“Üç şey insanı helak eder: Cahillik, nefsine uymak ve ucub.”[5] Yine buyurdu:

لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَخَش۪يتُ عَلَيْكُمْ مَا هُوَ أَكْبَرُ مِنْ ذٰلِكَ الْعُجْبُ الْعُجْبُ

“Günah işlemeseniz de, sizin için günahtan fena olan şey'den korkarım. O da ucubdur.”[6]

Hazret-i Aişe'ye (radıyallahu anha): “İnsan, ne zaman kötü amel işler”? diye sordular. “İyi amel işlediğini sandığı zaman[7] buyurdu. İşte o zan ucubdur. İyi yaptım ne güzel oldu deyip yaptığını beğenip emniyet kapılmak.

İbn Mes'ud (radıyallahü anh) buyurur: “İnsanın helaki iki şey dedir: Ucub ve ümitsizlikte.”[8]

 Bu yüzden demişlerdir ki, ümitsiz olan isteğinde gevşek olur. Ucub eden [yani kendini beğenen] de böyledir. Çünkü kendini ihtiyaçsız hisseder. Mıtraf (radıyallahü anh) buyurur:

“Bütün gece uyuyup ve sabahleyin Allah’a karşı mahçup ve korku ile kalkmamı bütün geceyi namazla geçirip sabahleyin kibir ve ucub etmekten çok severim.”[9]

Bişr ibn Mensur, bir gün sabah namazını uzun kıldı. Bir kimse de hayran hayran ona bakıyordu. Selam verince, “Ey delikanlı şaşma! Şeytan da uzun yıllar iba­det eyledi ve sonunun ne olduğunu sen de biliyorsun,”[10] dedi.

Ucub’dan birçok afetler doğar. Biri kibir olup, kendini diğerlerinden iyi bilir. Biri de günahlarını hatırlamaz. Hatırladığı olsa da, tedariki yo­luna gitmez ve kendini afvedilmiş sanır. ibadet etse buna şükretmez ve şükre ihtiyacı olmadığını sanır. İbadet afetlerini bilmez, öğrenmek de istemez ve kendini o afet ve zararlardan uzak sanır. Kalbinden korku gider ve mekr-i ilahiden emin olur; Allahu Teala'nın kendisine verdiği ibadet nimeti ile Allahu Teala'nın katında bir yeri olduğunu sanır. Ken­dini över ve beğenir. İlmini beğenip kimseye bir şey sormaz. Ona uymayan bir görüş ve söz söylerlerse dinlemez ve nasihata kulak vermez.

3- Riyaya Karşı İhlaslı Olmak: İbadetini amelini keşfini ve kerametini giz­lemek kendini övmekten sakınmak. Halka karşı sözünü ve her halini iftiharsız hasbeten lillah Allah için yapmaktır. Asla nefsine inanmamak ve güvenmemektir. Daima Allahu Teâlâ'ya kendi­ni suçlu bilmektir. Şeytandan ve şerrinden korkusuz olmamak­tır. İşte Allahu Teâlâ'nın dostları bunlardır.

İhlası: Beyazıd-ı Bestami Hazretlerine sordular; Şeyhim, bu ihlasa nasıl kavuştunuz? Buyurdu ki, otuz sene kalp kapısında bekçilik yaptım, kalbe Hak’tan başka her ne geldi ise eğleştirmeyip, atmak sureti ile ihlasa kavuştum.

Ashab-ı Kiram sordu; İhlas nedir, ya Resulullah? Buyurdu ki, ihlası, Ben Cebrail’e sordum. Cebrail aleyhisselam da buyurdu ki, ihlası ben Cenab-ı Hak’ka sordum; İhlas nedir, yâ Rabbî? Buyurdu ki,

يَقُولُ اللّٰهُ تَعَلٰۤى أَلْإِخْلَاصُ سِرٌّ مِنْ سَرّ۪ى إِسْتَوْدَعْتُهُ قَلْبَ مَنْ أَحْبَبَتُ مِنْ عِبَاد۪ى

“İhlas benim sırlarımdan bir sırdır. Onu sevdiğim kimse-lerin kalbinde gizledim,”[11] buyurdu.

Yani kimde ihlas var ise, onu Cenab-ı Hak sevmiştir ve kimi sevmiş ise, ona ihlas vermiştir. Bu da yapılan ibadetlerinde başka maksatları kalpten atıp arzu ve maksadı sırf Allah rızası olmakladır.

Hadis-i Şerif’te buyuruldu ki;

هَلَكَ الْعَالَمُونَ اِلَّا الْعَالِمُونَ هَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ هَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ

“Alemler helake gider, illa alimler gitmez. Alimlerden de helake giden olur, illa ilmi ile amel edenler kurtulur. Amel edenlerden de helake giden olur, illel muhlisun, yani amelle-rini ihlasa getirenler kurtulur.

اَلْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ

“Amellerini ihlasa getirenler için büyük muhatara vardır.”[12]

İhlas ile ibadete, zikrullaha devamla çalışırsa, nefs-i emare-den, nefs-i levvameye geçer. Yine ihlas ile İbadete, zikrullaha çalışmaya devam ederse nefs-i mülhemeye geçer. Bu nefs-i mülhimeye de Cenab-ı Hak dilerse, burada ilham eder. İlham da gerekse namazında, gerekse zikrinde, gerekse huzur rabıtaya oturduğu zamanlarda uyku ile ayıklık arasında olur. Bu da şöyle ki, ses olmaz, şahıs da olmaz, harf de olmaz. Kendi içinden, kalbinden kalbine söylenir. Bir anda olur. Cenab-ı Hak’tan gelen ilham ayete, hadis-i şerife ve Cenab-ı Hak’kın rızasına uygun olur. Şeytandan ve nefisten gelen ilham da ayete, hadise ve Cenab-ı Hak’kın rızasına uygun olmaz.

4. Pahilliğe (cimriliğe) karşı cömertlik ve sahavettir: Eli, gözü gönlü bol açık hasbetenlillah yedirir, içirir ve sever cömert kimsedir ki Allah yolunda sarf eder ve yedirdiğine de sevinir. Allahu Teâlâ'nın kuvvetli dostu bunlardır. Bir kimseyi meth ederler. Alim­dir büyük zattır derler sen onun cömertliğine bak bu yok ise o büyük adam değildir. Allah tarafına kalbi açılmamıştır. Allah (c.c.) tarafına kalbi açılanın elide cömertliği açılır. Büyük ada­mın nesinden bilelim. Ya Resulullah demişler. Buyurmuştur ki;

بِالسَّخٰۤاءِ وَالنَّص۪يحَةِ لِلْمُسْلِم۪ينِ

“Cömertliğinden Müslümanlara karşılık menfaat bekle-meyerekten bol nasihatinden.”[13] diye buyurmuştur.

Cömertlik:

Ashabı kiram­dan birisine bir baş şeker hediye ettiler, almadı ve:

- Falan kardeş benden müstahaktır, dedi. Ona götürdüler, o da almadı ve bir başkasına gönderdi. Böylece yedi kişi hep birbirlerine gönderdiler. Nihayet, o şe­ker ilk defa hediye edilen ashabın evine geldi. Bunun üzerine, Allahu teala Cebrail aleyhisselam vasıtasiyle şu ayet-i keri­meyi gönderdi:

ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّآ اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰىٓ اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ

“Kendilerinin muhtaç olduklar şeyi dahi, onlara cömert-likle ikram ederler.”[14]

Hasan Basri hazretleri buyurur ki: Ashaptan bir zat oruç tutardı. Akşam olunca, evinde yiyecek hiçbir şeyi bulunmadığından, orucunu su ile bozardı. Ertesi gün, yine oruç tutardı. Böylece, üç gün hiçbir şey ye­memiş ve açlıktan zayıf düşmüştü. Ensardan bir zat, onun bu haline vakıf oldu ve kendisini evine yemeğe çağırdı. Ensardan olan zatın evinde oğlancıkları vardı. Karısına:

- Evde bir misafir doyuracak bir şey var mı? diye sordu. Kadın:

- Ancak bir misafire yeter, dedi. Ensar:

- Öyle ise, onu Misafirimize yedirelim ve biz sabredelim, dedi. Kadın, analık duygusu ile:

- Oğlancıkları ne edelim? diye sordu. Ensar:

- Onları akşam olmadan uyutalım, sonra da yemeği misafirin önüne getirelim, bir bahane ile mumu söndürelim, biz de birlikte sofraya oturalım amma, elimiz gitsin gelsin bir şey yemiyelim, Misafir bizi de yer sansın, yemeğin hepsini Misafir yesin, dedi.

Akşam oldu, yemeği Misafirin önüne getirdiler, mumu düzeltir gibi yaparak söndürdüler. Sofraya oturdular ve ev sahipleri güya yermiş gibi elleri gidip geldi amma, ağızlarına bir lokma almadılar. Yemeğin hepsini misafir yedi ve kendileri ço­cukları ile birlikte aç yattılar.

Sabah oldu. Ensar, sabah namazını kılmak üzere mescide geldi ve Fahr-i Alem sallallahu aleyhi ve sellem Efen­dimizle karşılaştı. Efendimiz, kendisine: Allahu Teala, sizin işlediğiniz işten razı oldu. (beğendi) buyurduktan sonra, yukardaki ayet-i kerimeyi okudu:

ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّآ اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰىٓ اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ

“Kendilerinin muhtaç olduklar şeyi dahi, onlara cömert-likle ikram ederler.”[15]

İşte, ashabı kiramın hali ve dirliği buydu.

Adamın bir tanesi biraz maddiyeti çok oğlunu çağırıp vasiyet yapıyor. Benden sonra kalan servetimden şu kadarını camiye, umuma ait su yollarına, vesair muhtaç olan Müslüman fakirlere servetten verilmesini oğluna vasiyet yapıyor.

Oğlu biraz akıllı imiş. Bir gece babası ile beraber camiye namaza giderken oğlanın elinde bir fener babasının önüne fener ışığını tutarak babasını çamurlardan koruyarak bir müddet böyle yürüyünce, oğlan hemen feneri arkadan kendi önüne çeviriyor. Babası oğluna kızgın halde:

Bire oğul biz sana feneri verdik beni düşünmüyorsun hemen feneri kendi önüne çevirip beni çamura çökerttin. Cevabını verince. Oğlan babasını ayıktırmak ikaz etmek içün cevap veriyor.

Baba bana sen böyle tarif yapıyorsun. Bana vasiyet yapıyorsun benden sonra servetimden şuralara ver diye vasiyet yapıyorsun. Kendi elindeki ışığı benim elime veriyorsun. İşte bende bu ışığı elime alınca istersem sana tutarım. İstemez isem ışığı ben kendi önüme çeviririm. Sen elindeki fener ışığını niçün benim elime, vicdanıma bırakıyorsun. Sen elindeki ışığı kendi eline alıpta kendi önüne tutsan olmaz mı?

İşte bunun gibi sen kendi yapacağın servetinden hayrat yollarını kendi elinlen yapıp öyle ahirete gitmen lazım. Elin ile yapmaz arkada benim vicdanıma bırakır isen ben istersem sana tutarım. İstemez isem kendi arzuma göre servetini kullanırım. Cevabı ile babasını ayıktırıyor.

Bizlerede ne anlaşıldı? Bizler de kendi Allah’ın hayrat rıza yolunda yapacağımız gerekse ihlaslı ameller, gerekse maddiye-timizden Allah rızasına hayrat yollarına arkaya bırakmayıp kendi elimizle yapıp, kendi ışığımızı elimizle beraber götürmemiz lazım. Arkadaki bırakılan servet mirasçıların vicdanına bırakılmış olur.

Yine Cömertlik konularından bahsediliyor.

Musa aleyhisselam’ın kavminden bir kişi Musa aleyhisselam’a gelip Ya Musa sen Cenab-ı Hak ile kelam konuşuyorsun. Bu benim halımı hele sor bu fakirlik ömrümün sonuna kadar böyle fakirlik ilemi geçecek. Yoksa servette olacak mı? Musa aleyhisselam Cenab-ı Hak ile Turi Sina’da kelamlardan sonra Yâ Rabbî bütün kullarıyın hali niyeti sana malumdur. Kullarından filanca kulun bana emanet bıraktı. Ömrüm bitene kadar hep böyle fakirliklemi geçecek yoksa servetde varmı? Sorusuna Cenab-ı Hak Teala ve takaddes hazretleri;

Ya Musa o kulumun kırk sene daha ömrü vardır. Yirmi senesi fakirlikle geçecek, yirmi seneside zenginlik ile geçecektir. Burayı kendine sor. Benden zenginliğimi evvel ister. Yoksa fakirliğimi evvel ister. Burayı kendi tayin etsin.

Musa aleyhisselam Turi Sina’dan gelince adam yanına geliyor. Ne oldu? Ya Musa bizim halımızı sordun mu? Musa aleyhisselam evet sordum. Senin kırk sene ömrün var olduğunu yirmi senesi zenginlik ile geçeceğini, yirmi senesinide fakirlik ile geçeceğini buyurdular. Fakat hangisini evvel istersen burasını size bıraktı.

Adam evine gelip bu ahvali hanımına haber verdi. Hanımına sordu vaziyet böyledir. Şimdi istemeyi Cenab-ı Hak, bize bırakmış hanımı ile istişare yaptı. Ey hanım biz evvel zenginliği mi isteyelim? Yoksa fakirliği mi isteyelim? Diye sorunca kadın;

Evvela fakirliği isteyelim zenginlik sonuna kalsın ihtiyar halımızda zenginlikle rahat yaşarız deyince. Kadının reyine adam razı olmadı. Hanım dedi. Benim anlayışımla biz evvela zenginliği isteyelim. Ömürümüzün sonunda hayatımızın hem zahiri hemde kalbimizde dünyalıklardan mal sevgisi servet sevgisi hiç bir şey kalmasın. Yalnız kalbimizde bizi halk eden yüce Allah’ımız kalsın ve onun rızası ile sevgisi kalsın. Ahirete Rabbımızın huzuruna dünyalıklardan hiç bir şeyler kalmayarak Rabbımızın rıza sevgisi ile huzuruna varalım. Ben bunu tercih ederim diye cevap verdi.

Musa aleyhisselam’a gelip önce zenginlik istedi. Cenab-ı Hak Teala hazretleride her şeylere kadir, muktedir, kuvvet, kudret sahibi her şeyleri yapar. Yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bu adama lütfundan bir servet kapıları açıldı. Servet geldikçe arkaya serveti istif edip yığıp saklamadı. Fakir fukaraya yetimlere, düşkünlere, hayrat yollarına sırf Allah rızası içün nasıl gelir ise öylece sarf etmeye başladı.

Zaman seneler geçiyor. Servet maddiyet geliyor bunuda arkaya yığmayıp gelenin önünü açıyor. Cesaret ile Allah yoluna sahavet cömertlikle sarf ediyor. Kadın ise adamın bu haline tahammül edemeyip ara sırada adamın yüzüne karşı söylüyor. Ne yapıyorsun. Arkaya beş kuruş koymadın gelen servetleri bitirdin. Arkada bir şey koymadın aha senede bitti. İhtiyarlıkta gelip başımıza çöktü. Sonunda perişan oluruz diye arkaya bir şeyler bırakmadın. Ne yapacaksın? Diye ara sıra söylerdi.

Adamda Allah’a olan iman, itikadını, güvencini, dayancını zerre kadar gevşetmedi. Vazifesine devam eder idi. Bu halda yirmi sene bitti. Kadın müteessir olarak kaldı. Adamda ise hiçbir müteessirlik yok. Bu adamın bu verilen serveti istif edip, saklamayıp Allah’ın rıza yolunda sarfiyeti Cenab-ı Hak’kın çok hoşuna gelince kimse karışamaz. Senenin kırkınıda zenginlik ile servet ile geçirmesini takdir etti.

Demek ki kulun fiili, kulun niyeti, maksadı Allah’ın hoşuna gelir. Kul denemelerden, sabır, sebat azimle doğru çıkarsa Allah’ta bir kulun hallarından hoşuna gider. Razı olursa nasibinde olmayanı da verir. Yapacağı işten kimse onu mesul tutamaz. Vesselam.

Cenab-ı Hak’teala ve tekaddes hazretlerinin çok sevip memnun olup, hoşuna gelen huylardan sahavet cömertleri çok sevdiği gibi birde hoşlanmayıp sevmediği kötü huylardan buhul, cimri, nakis ne yer nede yedirebilir. İşte Yüce Rabbımızın hoşlanmayıp sevmediği huylardan biriside bu cimriliktir. Bu kötü huydan vesair Rabbımızın sevmediği hoşlanmadığı huylardan yüce Rabbım Habibi Muham-med’ini-l-Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin hürmeti hakkı içün bu kötü huylardan ümmeti Muhammed’i cümlemizi sonumuza kadar muhafaza eyleyip hoşlandığı memnun ve razı olduğu güzel huylara cümlemizi kavuşturup o güzel huylar ile rızası ile huzuruna kavuşmayı nasip müyesser eylesin amin.

Allah’ın hoşlanmadığı sevmediği cimrilik buhuldan bir örnek yazılmak icap etti.

Musa aleyhisselam Turi Sina’da Cenab-ı Hak Teala ve Takeddes Hazretleri ile kelamdan sonra Yâ Rabbi bana bu dünyada bir cennetlik kulunu göster. Bir de Cehennemlik kulunu göster yâ Rabbî deyince. Cenab-ı Hak Teala Hazretleri: Ya Musa cennetlik kulumu görmek istersen filanca şehirde şu nolu yerde bir kasap var cennetlik kulumu görmek istersen git o kasap kulumu gör. Cehennemlik kulumu görmek istersen filanca denizin ortasında bir ada var o adada dünyayı terk etmiş gece gündüz orda ibadet yapan bir kulum var cehennemlik kulumu görmek istersen git o kulumu gör.

Musa aleyhisselam Turi Sina’dan gelince düşündü ilk defa şu adaya gidip gece gündüz ibadet yapan adamı göreyim. Bu adam dünyayı terk etmiş gece gündüz orda ibadet yapıyor. Bunun Cehennemlik olmasına ne gibi bir halları var onu göreyim diye adaya gitti. Adada çalışan zahidi buldu. Selam verdi. Oturdular. Yemek zamanı geldi. Gaipten Cenab-ı Hak tarafından iki büyük nar geldi önlerine kondu. Zahid nar’ın birini Arkaya sakladı. Birini bölüp yarısını Musa aleyhisselam verdi. Yarısını kendisi yedi. Üçgün Musa aleyhisselam yanında kaldı. Cehenneme layık bir amel fiillerini göremedi.

Adadan gelip o şehirdeki kasabın dükkanına geldi. Selam verdi. Kasab çok sevinç sürürla sanki daha çok evelden beri dostluğu sürüp gelen bir sevgili dostu imiş gibi kucaklayıp çok izzet, saygı gösterdi. Kim olduğunu sordu?

Musa aleyhisselam garip olduğunu söyledi. Kasap hemen kalktı bıçağı çekip asılı olan et gövdesinin en güzel yerlerinden eli titremeyerek seve seve bol miktarda eti kesip çırakla eve gönderdi. Ablana söyle akşama aziz bir misafirimiz gelecek de. Musa aleyhis-selam kasabın hem samimiyetine hemde üşenmeyerek cesaretle eti güzel yerlerinden kesmesinden çok cömert misafir perver olduğunu anladı. Hulasa-ı kelam akşam kasabla birlikte eve geldiler. Kadın da kasabtan daha fazla ikram güleryüz ile saygı gösterdi. Yemekler yapıp sofra açıldı. Kasab buyurunuz efendim deyince Musa aleyhisselam sağ elini sofraya besmeleyle başladılar. Kasab Musa. aleyhisselam’ın sağ bileğinde yara sargısı gibi bir sargı vardı. elini uzatınca meydana çıktı. Yemek bitince kasab Musa aleyhisselam’a bu sağ elinde sargı var orda bir özrünmü var bu özür nezamandan beri var sorusuna Musa aleyhisselam sağ bileğimde özürüm var deyince kasab ne zamandan beri bu özüre müptelasın Musa aleyhisselam çok zamandan beri özürüm var deyince kasap çok üzüldü. Acıdı. (Bu sargı Musa aleyhisselam Turi Sina dağında peygamberlik verildiğinde Yâ Rabbî benden önceki resul kardeşlerimin mucizeleri vardı. Benim mucizem ne olacak dediğinde Sağ bileği üzerinde nübüvet mührü bir nur olarak belirdi. Üzerini sarar icab ettiğinde açardı. Burada hikmeti ilahi olarak Cebaril aleyhisselam’ın işareti ile Nübüvvet mührü olduğunu söylemedi.)

Kasap bunun üzerine. Ey aziz misafirim bu özrün iyi olması için şifasına hiçbir yere baş vurmadın mı? Deyince derhal Cebrail aleyhisselam geldi. Kasaba verilecek cevabı Musa aleyhisselam’a aktardı. Musa aleyhisselam dedi bu özrümden kurtulmanın çaresini sordum. Bunun çaresinin mümkünü zor. Bunun şifası şu yaşta bir oğlan çocuğu ismi şu isimde şahsı benzi şu şekilde, sıfatta yaşta, annesinin ismi şu isimde babasının ismi şu isimde böyle bir oğlan çocuğu bir büyük kabın içinde boğazlanacak. Onun kanı ile yıkanacak bunun çaresi şifası budur. Bunun da mümkünü yok, deyince.

Kasab kalktı. İçeri hanımının yanına geldi. Dedi hanım şimdi Cenab-ı Hak’kın bir büyük deneme imtihanı içine geldik. Sen ne dersin. Bu misafirimiz Allah’ın sevdiği dostlarından bir kimseye benziyor. Bileğindeki olan özrünü sordum. O da böyle cevap verdi. Bunun cevap verdiği isimler annesi sen babası ben oluyorum boğazlanacak oğlanda bizim oğlan oluyor. Bu duruma sen ne dersin diye hanıma sorunca? Hanım hemen beyine bu oğlanı yoktan var edip bize veren Allah değil mi? Bana kaldı ise hiç tereddüt etme üşenme derhal oğlanı getir geniş büyük bir kab içinde boğazlıyalım kanından özrüne çalalım. Bu özür elemden bu misafirimizi kurtaralım.

İkisi birleştiler. Oğlanı getirip içeride büyük bir kabın içinde boğazladılar. Kafasını kesip ayrı koydular kabın içerisine. Boğazlanmış kafa gövdeyi kab içerisinde getirip Musa aleyhisselam önüne koydular. Musa aleyhisselam sordu. Nedir bu hal Ey misafir ben bu özrünü sorunca cevap verdin bunun şifa çaresini cevap verdin. Senin cevap verdiğin işte oğlan bu oğlandır. Annesi babası da biziz dediler. Allah için kestik özrüne kanını çal. Artık bu elemlerden kurtul rahat ol cevabını verdiler.

Cebrail aleyhisselam gelip Musa aleyhisselam’a oğlanın kafasını yerine koy oku ağzıyın tükrüğünden boğazlanan yere çal Rabbıyın emri ile oğlan geri dirilsin. Musa aleyhisselam kafayı yerine koyup okuyup tükrüğüyle kesilen yere çalınca biiznillah oğlan kalkıp oynamaya yöneldi.

Buradaki bu kadar uzun uzadıya konular yazıldı. Musa aleyhisselam bu hallardan sonra Turi Sina’ya geldiğinde Cenab-ı Hak’ka Yâ Rabbî cennetlik cehennemlik kullarını işaret ettiğin şekilde buldum. O kasap kulun kendide hanımıda senin rızanda herikisinde cennete layık buldum. Çokta cömert buldum. Cennetine layıktırlar.

Fakat adadaki o zahit kuluyun cehennemlik alametini göre-medim. Hangi halı senin hoşuna gitmiyor. Yâ Rabbî deyince Cenab-ı Hak Teala hazretleri buyurdu ki: Ya Musa o zahit kulum dünyayı bıraktı o ada’ya gitti. Bana ibadet yapmak için akşam yemeği sırasında kendi kudretimden onu rızklandırmak için bir büyük nar gönderdim. Nar’ın yarısını böldü. Arkaya koydu. Belki yarın ki gelecek gelmez diye yarısını yedi yarısınıda sakladı. Kırk seneden beri orda çalışır. Kırk seneden beride hiç birgün ara vermeden hergün bir büyük nar ihsan eder indiririm. Gene kırkseneden beri narın tümünü yemez hiçbir gün narı kesmediğim halde gene yarısını yer belki yarınki gelecek gelmez der yarısını saklar. Kırk seneden beri bir gün ara vermeyip narı kesmediğim halde her gün devam edip narı gönderdiğim halde gene der ki belik yarın ki gelmez olur diye yarıyı yer yarısını saklar.

İşte hoşuma gitmeyen kırk seneden beri çalışır. Rızk konusunda bana inancı, imanı, itikadı yoktur Ya Musa. Kırk seneden beri hiçbir gün rızkını kesmediğim halde gene güvenemez belki yarın gelmez diye geriye kor. İşti bana inancı, imanı çok zayıf olduğundan cimrilik yaptığından. Ben bir günden bir güne rızkını kesmeyip gönderiyorum kendiside belki yarın ki gelmez diye bana hakkıyla güvenci inancı yoktur Ya Musa. Onun için bizlere düşen vazife Yüce Rabbımıza zanlarımızı zayıf tutmayacağız. Zanlarımızı iyiye tutup iyi bekleyip iyi umacağız. O da bizlere inşallah umduklarımızı verir kapısından boş çevirmez. İnşaallah.

Şeyh Cüneydi Bağdadi Kaddese Sırrehu hazretlerinin Cenab-ı Hak’ka münacatı: “İlahi Yâ Rabbî ben senin lütfu rahmetinden nasıl ümidimi keserim. Musa aleyhisselam daha Peygamber olmadan önce Tur dağında senin kapına bir parça ateş istemeye geldi. Kapından boş çevirmedin nübüvvet Peygam-berlik izzeti ile gönderdin.” Bu konuda gereken anlayış Her halukarda Allah’tan umut kesilmemesi lazım gelir.

Resullullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki:

اَلسَّخٰۤاءُ شَجَرَةٌ مِنْ شَجَرِ الْجَنَّةِ أَغْصَانُهَا مُتَدَلِّيَةٌ إِلَى الْأَرْضِ فَمَنْ أَخَذَ بِغُصْنٍ مِنْهَا قَادَهُ ذٰلِكَ الْغُصْنُ إِلَى الْجَنَّةِ وَالْبُخْلُ شَجَرَةٌ مِنْ اِشْجَارَ النَّارِ اَغْصَانُهَا مُتَدَلِّيَاتٌ فِي الدُّنْيَا فَمَنْ أَخَذَ بِغُصْنٍ مِنْهَا قَادَهُ ذٰلِكَ الْغُصْنُ إِلَى النَّارِ

“Cömertlik Cennette, bir ağaçtır. Cömert olan kimse o-nun dalına tutunur ve onu Cennete kadar götürür Cimrilik Cehennem­de bir ağaçtır. Cimriyi Cehenneme kadar götü-rür.”[16] Yine buyurdu:

خُلُقَانِ يُحِبُّهُمَا اللّٰهُ تَعَالٰى وَخُلُقَانِ يُبْغِضُهُمَا اللّٰهُ عَزَّ وَجَلَّ فَأَمَّا اللَّذَانِ يُحِبُّهُمَا اللّٰهُ تَعَالٰى فَحُسْنُ الْخُلُقِ وَالسَّخٰۤاءُ وَأَمَّا اللَّذَانِ يُبْغِضُهُمَا اللّٰهُ فَسُۤوءُ الْخُلُقِ وَالْبُخْلُ

“Allahu Teala iki hasleti sever: Cömertlik ve güzel huy. İki hasleti ise sevmez: Cimrilik ve kötü huy.”[17] Yine buyurdu:

تَجَافَوْا عَنْ ذَنْبِ السَّخِيِّ فَإِنَّ اللّٰهَ آخِذٌ بِيَدِه۪ كُلَّمَا عَثَرَ

“Cömert'in günahını, kusurunu afvediniz. Çünkü onun bir sıkıntısı olur­sa, Allahu Teala elinden tutar”.[18]

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gazalarından birinde bir takım esirler alındı. Efendimiz, biri hariç bunların hepsinin öldürül-mesini emretti. Hazret-i Ali (radıyallahü anh): “Ya Resulallah! Allah'ımız bir, dinimiz bir, bunların hepsinin suçu da bir. Bu adamı niçin istisna ediyorsunuz?” dedi. Buyurdu ki:

نَزَلَ عَلَيَّ جِبْر۪يلُ فَقَالَ: اقْتُلْ هٰۤؤُلٰۤاءِ وَاتْرُكْ هٰذَا فَإِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى شَكَرَ لَهُ سَخٰاءً ف۪يهِ

“Bana Cebrail (aleyhisselam) geldi ve bu adamı bırak, zira cömertliğin­den dolayı Allahu Teala'ın hoşuna gitti, onu beğendi, dedi”.[19] Yine buyurdu:

طَعَامُ الْجَوَادِ دَوٰۤاءٌ وَطَعَامُ الْبَخ۪يلِ دٰۤاءٌ

“Cömertin yemeği şifa, bahilin (cimrinin) yemeği hasta-lık sebebidir”.[20] Yine buyurdu:

السَّخِيُّ قَر۪يبٌ مِنَ اللّٰهِ قَر۪يبٌ مِنَ الْجَنَّةِ قَر۪يبٌ مِنَ النَّاسِ بَع۪يدٌ مِنَ النَّارِ وَالْبَخ۪يلُ بَع۪يدٌ مِنَ اللّٰهِ بَع۪يدٌ مِنَ الْجَنَّةِ بَع۪يدٌ مِنَ النَّاسِ قَر۪يبٌ مِنَ النَّارِ وَلَجَاهِلٌ سَخِيٌّ أَحَبُّ إِلَى اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ عَالِمٍ بَخ۪يلٍ وَأَدْوَأُ الدّٰۤاءِ الْبُخْلُ

“Cömert olan, Allahu Teala'ya, Cennete ve insanlara ya­kın, Cehennemden uzaktır. Bahil [cimri] Allahu Teala'ya, Cennete ve insanlara uzak, Cehenneme yakındır. Allahu Tea-la, Bilgisiz cömerdi, bahil alimden daha çok sever. En fena hastalık cimriliktir”.[21]

Haberde geldi ki: “Allahu Teala, Musa aleyhisselama vahiy gönderip, Samiri'yi öldürme. Çünkü o cömerttir” buyurdu.[22]

- Ali (radıyallahü anh) buyurur: “Dünya sana yüzünü dönünce har­ca, ki harcamakla bitmez. Senden kaçınca, yine harca, ki hiç kalmasın”.[23]

Hz. Muaviye (radıyallahü anh) Medine’i Münevvereye geldiğinde Hasan (radıyalahü anh) bizim borcumuz var deyip, borcunu söyledi. Bir deve arkadan geliyordu. Muaviye (radıyallahü anh) bu hayvanın yükü nedir? diye sorunca seksen bin altın dediler. Olduğu gibi Hazret-i Hasan'a (radıyallanh), veriniz, borçlarını ödesin buyurdu.

Ebu'l Hasan Medaini buyurur Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Hz. Abdullah ibn Ca'fer (radıyallahu aleyhim ecmain) hacca gittiler.

Deveyi bir yerde otlamaya bıraktılar. Aç ve susuz oldukları halde ihtiyar bir kadının yanına gidip, içecek bir şey'in var mı? dediler. Var dedi. Bir koyunu vardı. Sağdı ve sütünü onlara verdi. Yiyecek bir şey'in var mı? dediler. Yoktur, bu koyunu kesin yiyin, dedi. Kestiler, yediler ve “biz Kureyşdeniz, bu seferden dönünce yanımıza gel, sana iyilik yapalım”, dediler ve gittiler. Kadının kocası eve dönünce kızdı “koyunu tanımadığın insanlara verdin”, dedi. Bir zaman geçti. ihtiyar kadın ve kocası fakirlik yüzünden Medine'ye düştüler. Yiyecek bir şey satın almak için deve gübresi toplayıp sattılar. Günleri böyle geçiyor du. Bir gün ihtiyar kadın bir mahalleye gitti.

Hazret-i Hasan (radıyallahü anh) evinin kapısı önünde duruyordu. Onu tanıdı ve “Ey nine, beni tanıyor musun?” buyurdu. Hayır, dedi. “Ben senin filan zamandaki misafirinim”, buyurdu. sonra ona bin koyun ve bin altın vermelerini söyledi. Onu kendi kölesiyle Hüseyin radıyallahü anhın yanına gönderdi. “Kardeşim sana ne verdi?” buyurdu. Bin koyun ve bin altın, verdi, dedi Hüseyin radıyallahü anh da o kadar vermelerini söyledi ve kölesiyle Abdullah İbn Ca'fer'e (radıyallahü anh) gönderdi. Abdullah, onlar sana ne verdiler? dedi. İki bin koyun ve iki bin altın, dedi. O da iki bin ko­yun, ve iki bin altın verdi ve eğer önce bizim yanımıza gelseydin, onlara sıkıntı vermezdiniz. Yani onların vereceğini de ben sana verirdim, dedi. Emretti ve iki bin koyun ve iki bin altın verdiler. İhtiyar kadın bu nimetler ile kocasının yanına gitti.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorki; “Cenab-ı Hak teala hazretlerinin üç yüz atmış güzel huyları var Herkim bu üç yüz atmış tane güz huylardan bir tanesine hakkıyla yapışır ise cennete girer. Bu üçyüz altmış güzel huyların en önde geleni cömertliktir.” Hz. Ebubekir sıddıkı azam hazretleri buyuruyor ki; “Ya Resulallah bu üçyüz altmış güzel huylardan acaba bir tanesi bende varmıdır? Yaresulallah” deyince. “Ya Ebubekir bu üçyüz altmış güzel huylardan bir tanesi değilde belki cümlesi sende mevcuttur.” Buyurdu. Bu hadisi şerife göre Ebubekir Sıddıkı azam Efendimiz sekiz cennetin kapısından içeri girecektir. [24]

Bu dinin kuruluşunda canı ile malı ile hayatını feda etmişler. Hem eliyle hem diliyle hem maddiyatı ile cömertlik yapmışlardır. Bu dinin kuruluşunda Ebubekir Sıddıkı azam Efendimiz bu dine yardım için Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize seksen bin altın vermiştir. Allah için bu dine işte böyle fedekar olarak çalışmıştır.

Hadis-i Şerif:

اَلْجَاهِلُ السَّخِيُّ أَحَبُّ إِلَى اللّٰهِ مِنْ عَابِدٍ بَخ۪يلٍ

“Allahu Teala; cahil de olsa cömert kimseyi, gece gündüz ibadet eden cimri, pinti kimseden daha çok sever.”[25]

Cömert malı ile maddiyatıyla ve İlmi ile herkes imkanı kadar Ümmeti Muhammed’e cömertlik yapabilir.

 


[1] Sahihi Müslim c.4.s.2001/2588(Beyrut), Sahihi İbni Hıbban c.8.s.40/3248(Beyrut), Süneni Darimi C.1.S.486/1676(Beyrut), Tabarani Mu’cem-l-Evsat c.5.s.205/5092(Kahire),Beyhaki Şuab-ul-İman c.3.s.233/3411(Beyrut), Müsnedi Ebi Ya’la c.11.s.344/6458(Dımışk)

[2] Gazali, İhya, 3/730; Ukayli ve Beyhaki’den

[3] Gazali, İhya, 3/730; Kebir c.5.s.71/4615(Musul), Taberani Müsned-iş-Şamiyn c.2.s56/912 (Beyrut), Süneni Beyhakiyy-ül-Kübra c.4.s.182/7572

[4] Nur-24/21.

[5] Deylemi El-Firdevsi Bi-Me’sûr-ul-Hıtab c.2.s.88/2475(Beyrut), Tabarani El-Mu’cem-ul-Evsat c.5.s.328/5452(Kahire), Beyhaki Şuab-ul-İman c.1.s.471/746(Beyrut)

[6] Beyhaki Şuab-ul-İman c.5.s.453/7255(Beyrut), Deylemi El-Firdevsi bi Me’sûr-ul-Hıtab c.3.s.371/5126(Beyrut)

[7] Gazali Kimya-yı Saadet s.443

[8] Gazali Kimya-yı Saadet s.443

[9] Gazali Kimya-yı Saadet s.443

[10] Gazali Kimya-yı Saadet s.443

[11] Gazali İhya c.4.s.676 Gazvini’nin Müselselatından

[12] İmam Münavi Feyzu-l-Kadir c.5.s.510 (Mısır)

[13] Ebu Nuaym Hilyetü-l-Evliya c.4.s.173 (Beyrut), Tabarani El-Kebir c.10.s.181/10390 (Musul)

[14] Haşr 59/ 9

[15] Haşr-59/ 9

[16] C.Sağir Muhtasarı c.2.s.486/2409(4:137/4801)

[17] Beyhaki Şuab-ul-İman c.7.s.426/10839(Beyrut)

[18] Tabarani El-Mu’cem-ul-Evsat c.6.s.33/5710(Kahire), Beyhaki Şuab-ul-İman c.7.s.433/ 10867(Beyrut), Deylemi El-Firdevsi bi Me’sur-ul-Hıtab c.2.s.47/2273(Beyrut), Ebu Naim c.2.s.397(Beyrut)

[19] Gazali, İhya, 3/543

[20] Deylemi El-Firdevsi bi Me’sûr-ul-Hıtab c.2.s.456/3954(Beyrut)

[21] Gazali, İhya, 544; Tirmizî, Birr 40, (1961); Beyhaki Şuab-ul-İman c.7.s.428/10847 (Beyrut), Tabarani Evsat c.3.s.27/2363 (Kahire)

[22] Gazali Kimya-yı Saadet s.388

[23] Gazali Kimya-yı Saadet s.388

[24] Mavahibi ledüniye kenarı şemaili şerif.

[25] Münavi, Feyzu’l-Kadir, 4/139

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>