canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

VAHHABİLİĞİN TARİHÇESİ - (Zuhurâtı Izhârı'l-Vakf-ı Güneş 2.cilt)

VAHHABİLİĞİN TARİHÇESİ

 

Vahhabi Mezhebinin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhab, 1115/1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyey-ne'de doğmuştur. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine'de oku-muştur. Burada İbn Teymiye'nin yazmış olduğu yanlış kitaplardan onun fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra'ya gitmiştir. Orada tevhid konusunda tartışmalar­da bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur'an ve Sünnet'ten öğrenil­mesi gerektiğini ileri sürmüştür. Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad'ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiş-tir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada «el-Emru bi'l-Ma'rüf ve'n-Nehyu ani'l-Munker» (iyiliği emir ve, kötülüğü yasaklama) prensibini ilan ederek “el-Emru bi'l-Ma'rüf ve'n-Nehyu ani'l-Munker” ayetini ele alıp dış kısımlara bu ayetleri söyleyip içindeki yanlış bozuk itikat zihniyetini de Müslümanları parçalayıp aşılamaya çalışmıştır.

Fikirlerini vahhabilik itikatını aşılayıp Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir. Hureymila'dan tekrar Uyeyne'ye göçmüş ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hat­ta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlasla Allah’ın dinine yar­dım ettiği takdirde Allah'ın onu Necd bölgesinin hakimi kılaca­ğını söyle-miştir. Daha sonra Abdul vahab Emir Osman'a Der'iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebile 'de bulunan Zeyd b. el-Hat­tab (12/634)'ın mezarını, Allah ve Resülünün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği; dolayısiyle türbe-lerin insanların dininden çıkmalarına sebep oldu­ğu iddiası ile yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir. Böylece İbn Abdil­vehhab Uyeyne'nin önemli bir tanınan ismi çıkmış biri haline gelir.

Ancak onun fikirlerini zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevkeder ve Necd'in kuvvetli kabilelerinden biri olan Halid oğullarının reisi Süleyman b. Urey'ir'e müracaat­la, duruma çare bulmasını isterler. O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bu kararı duyunca İbn Abdilveh­ab, Riyad'a çok yakın bir yer olan Der'iyye'ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suüd'la anlaşır ve böylece Vehhabi devletinin temelleri atılmış olur.

Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddi güç ve destek, Muhammed b. Suüd da bu fikirlerin doğu­racağı imkanla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hakimiye­tini artırarak Arab Yarımadası'na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.

Abdilvehhab, Der'iyye'de Kitabu't-Tevhid» adlı kita­bındaki görüşleri yaymaya, insanları güya şirk ve bid'atlerden kurtu­larak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, ya­ni ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu. O, insanların dalalete düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısiyle onların şirke batmış müşrik­ler olduğunu ileri sürerek, kan ve mallarının kendine ve inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti. Bütün bu tedbirler za­ten bu nevi işlere müsaid olan Necd bölgesi halkına pek cazib gelmişti. Nitekim Necd bölgesi, Hz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam'ın tesiri altında çeşitli inançlara sahne ol­muştu. Hz. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den sonra Museylemetu'l-Kezzab, Secah, Tuleyha ve Esvedu'l-Ansi gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhtelif isyancı grup­lar burada görülmüştü. Kısaca isyankar ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi. İşte bu anlayıştaki böl­ge halkına, İbn Abdilvehhab'ın ganimet vaadeden fikirleri hoşlarına gitmişti. Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhab'ın Tevhid dinini yaymak için cihad adına kudsiyet kazanıyor ve meşrüla­şıyordu. Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan ge­çiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu. Bize göre bu husus, İbni Abdilvehhab'ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.

İbni Abdilvehhab, 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hare­ketin Muhammed İbn Suüd tarafından zaten başlatılmış bulunan­ siyasi cephesi, daha bir ağırlık kazanır. Daha İbni Suud za­manında başlayan toprak kazanma faaliyetleri, onun ölümün­den sonra (1179/1766), oğlu Abdülaziz zamanında da sürdüru­lür. Bu kadar sür'atle toprak kazanıp Necd'e hakim olmaların­da, şüphesiz Osmanlı hükumet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devletinin Rus ve İran savaşları ile uğraş­ma mecburiyeti iyi bir fırsattı. Osmanlı Devletinin bu zayıf ha­linden istifade ile cür'etlerini alabildiğine artıran Vehhabiler, Basra Körfezi civarında hakimiyet kurdukları gibi, Necef'de Şii­lerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhabilerin öldürülmesi­ni bahane eden Abdülaziz b. Suud, 10 Muharrem 1802'de Ker­bela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirtir ve Hz. Hüseyin'in türbesi yağmalanır. Daha sonra gözlerini Taif, Mek­ke ve Medine'ye çeviren İbn Suud, 1803-1806 yılları arasında bu­raları da ele geçirir ve halkına, “sizin dininiz bugün kemal derecesine erişti. İslam'ın nimetiyle şereflenip Cenab-ı Hak’kı kendinizden razı ve hoşnud kıldınız. Artık aba ve ecdadınızın ba­tıl inanışlarına meyl ve rağbetten ve onları rahmet ve hayır'la yat ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzre vefat ettiler. Hz. Peygamber'in mezarı karşısında, önceleri ol­duğu gibi durarak, tazim için salat-u-selam getirmek, mezhebi­mizce gayr-i meşrudur... Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece es-Selamu ala Muhammed) diye selam vermelidir. Gibi gerçekten çılgınca ve fevkalade cür'etkar şekilde hitabetmekten çekinmez. Artık Vehhabi devleti, 1811 yı­lında kuzeyde Haleb'den Hind Okyanusu'na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyor­du.

Vehhabiliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını far­keden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (l808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'ya havale eder. Paşa, oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arasında Medine, Mekke ve Taif'i Vehhabiler­den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suud'un üstüne yürür. İbn Suud direnirse de 1814'de ani ölümü üzerine Vehhabiler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı'nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul'a gönderir ve 17.12.1819'da asılırlar. Böylece Vehhabiliğin ilk dönemi kapanır. Ancak Suud hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı ba­şaran Türki b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete gi­rişir ve Riyad'ı başşehir yaparak 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi dev-letini kurmayı başarır. Daha sonraları birta­kım hanedan tartışması o-lursa da, Suud hanedanından Abdül­aziz b. Suud, 1901'de Vehhabi devletini ihya eder. Ayrıca Hin­distan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdül­aziz b. Suud, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı böl-gelerin mutlak hüküm­darı olarak tanınır. Bu anlaşmaya göre İbn Su-ud'un sözkonusu yerlerdeki mutlak hükümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra miras yoluyla oğul ve haleflerine ait ola-cağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veliahdın, her hususta İn­giliz Hükumetinin aleyhdarı olamıyacağı, İngiliz Hükümetinin öğütle-rine uyacağı ve daha birtakım hususlar tesbit edilmiş bulunmaktadır.

İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi'nin he­zimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonların­da Medi-ne'den çekilir. Böylece Vehhabiler, 1921-1925 yılları ara­sında Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde'yi ele geçirirler. Abdül­aziz b. Suud, Ocak 1926!da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir. 20 Mayıs 1927 tarihinde İngiltere ile yapılan Cidde anlaş­ması sonunda da tam istiklalini ilan eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur. 18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suud, unvanını “Arab Suudiyye Kra­lı” şeklinde değiştirir. Abdülaziz b. Suud, 4 Kasım 1953 tarihin­deki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyasi ve askeri teşkilatinın temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhabi zihniyetini canlandıran “Ihvan” teşkilatının da yardımıyla Arabları dizgin al­tına almayı başarır.

Muhammed b. Suud Abdul vehhap’bın eniştesidir. Bu vehhabi hareketinin asıl maksadının bidatlerle savaşmak degil aslında Osmanlıya karşı isyan etmek için dini alet edip yapdığı isyana dini kılıf olarak uydurup suud aylesinin kırallığını kurmak oldugu üstteki bilgilerden ve başka kaynaklardan anlaşılmaktadır ilk çıkışında kahve içmeden soğan sarımsak yemeye kadar birçok şeyleri haram sayan ve her haram işleyenide kafir sayan görüştür. Bu vehhabilerin isya-nında İngilizlerle beraber hareket ettikleri göz önünde bulundurulursa işin maddi çıkarının yanında İslam dinini, itikadını, bozmak ve müs-lümanların birliğini dağıtmak için çok iyi pilanlanmış bir hareket olarak görebiliriz.

Bu vehhabilerin şerrinden ençok türbeler etkilenmiş ilk iş olarak ne kadar türbe varsa yıkmışlar hatta üzerinde türbe olmayan mezar-ları bile dümdüz etmişlerdir. O islamiyetin temel taşı olan sahabe efendilerimizin dahi mezarlarını yıkmışlar yalnızca bazı meşhur sa-habelerin mezaralarının yerlerinin belli olacağı kadar bir işaret bırak-mışlardır.

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>