canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

DERVİŞLERE EN ZİYADE BİLMESİ LAZIM OLANLAR - (İzharu'l-Fedaili Nebiyyina Muhammedin Sallallahu Teala aleyhi Vesellem)

DERVİŞLERE EN ZİYADE BİLMESİ LAZIM OLANLAR

 

Dervişlere en ziyade bilmeleri lazım olan temel ibadet dört şeyi bilmelidir. Birinci Allahu Teâlâ’yı bilmektir. İkinci nefsi bilmektir. Üçüncü şeytanı bilmektir. Dördüncü ibadetini ve mükâfatını bilmektir.

Evvela Allah’ı bilmek şudur ki varı yok eder yoğu var eder. Her ne isterse yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Bunun aksini şeytan söyler. Nasip ise olur değilse olmaz der.

Sen bilmelisin ki Allah dilediğini yapar, sana sormaz. Allah kulun yaşantısına, kulun kalbine, niyetine göre nasibinde olmayanı vermesi var, olanı da alması var.

İkinci nefsini bilmekte şudur: Nefse hiç inanmamalıdır. Ne kadar büyüse yine küçüklük yapar. Daima kendi havasına çeker. Sahibini ne zaman gevşek bulursa utanmaz, hayâ edep yapmaz, Allah’ımıza karşı bizi mahcub eder. Sıkılmadan utanç verici işlere sevk eder, yaptırır.

İnsanı daimi surette günaha, hatalara, kendi arzu havasına çeker. Böyle bir nankör, zalim, bizi her an Hakk’tan uzağa çeken, azaları kendi havasında kullanmak arzusunda olan nefis karşısındayız. Bizleri halk eden yüce Rabb’ımıza sığınırız. Onun şerri mekrinden bizleri muhafaza eyle ya Rabbi habibiyin hürmetine âmin ya Muin.

Şeytanı bilmek şöyledir ki cenneti alada Âdem babamıza hasidliğini, kıskanç çekememezliğini ve düşmanlığını daha dünyaya gelmeden, cenneti alada düşmanlığını açığa çıkaran, Âdem babamızın halife olacağını çekemeyip hasidlik yaparak Hava anamızı az bir yalınız bulunca Hava anamızın yanına ağlayarak, figan ederek yeminlerle Hava anamızı kandıran. Sizlere acıyorum, yeminlerlen siz bu buğday ağacından yemezseniz cennetten dünyaya atılırsınız. Yerseniz ebedi burada kalırsınız diyerek Hava anamızı yeminlerle, billahlarla, yalandan ağlamaklarla Hava anamızı kandıran böyle bir şeytan, dünya alamine gelince Cenab-ı Hakk’a kendi suçunu bilmeyip, suçu Allah’a havale eden mel’un şeytan, Cenab-ı Hakk’a bu halından sonra recada bulundu.

Birkaç isteklerim var ya Rabbi, onlarıda ver bana ne azap yaparsan yap diyen düşmanımız mel’un şeytan.

Cenab-ı Hak ne istiyorsun ya mel’un, deyince birinci isteğim bana kıyamete kadar ömür istiyorum.

Cenab-ı Hak dedi, ne yapacaksın bu ömürle.

Dedi ya Rabbi, bu Âdem’den türeyen evladlarını, önlerinden gelip arkadan gelip sağdan soldan gelip onları senin rızandan çıkarıp azdıracağım.

Cenab-ı Hak Teâlâ hazretleri ya mel’un, indimde biraz daha azabını artırmak mı istiyorsun? Ben Âdem’in evlatlarına ikaz, irşad, ayıkmaları için peygamberler, evliyalar, âlim-ulemalar gönderirim benim yolumdan yürümeleri için. Senin bir kuru ığvana kapılmamaları için âlim-ulemalar gönderir onları uyarırım.

Cennetimi, cemalımı, cehennemi, azabımı onlara bildirici âlim ulemalar gönderirim. Sana verdiğim ömürü, verdiğim müsadeyi onları azdırmak için cebir vermiyorum. Zorla cebir vermiyorum sana. Göze görükmeyide vermiyorum.

Bir kuru ığvana müsaade ediyorum. Benim kullarımın üzerine bu kadar peygamberler, evliyalar, kitaplarım ile onları yüzbe yüz karşılarında aynel yakın söyleyip haber verenler, irşad, ikaz edicileri tüketmeyeceğim.

Bu kadar ikaz, irşad edici enbiya, evliyalarımın ve gönderdiğim kitapların sözlerine, ikaz, irşadlarına, uyarmalarına inanmayıp senin göze görükmeyerek bir kuru vesvesene inananları sana verdim. Benim emrimi tutmayıp enbiya evliyalarıma düşman olanları sana verdim.

Burada insanoğullarına, bizlere düşen vazifeler:

Şeytanın bizlere yakın olmaması için ne tedbirler alıp ne ile savunacağız?  

Yüce Rabb’ımızın emirlerinin hepsine itaatle, emir kıldığı ibadetleri ile ve yüce Rabb’ımızın bizim için kanunu ilahiyesine uyarak yasak nehy ettiklerinin hepsinden sakınmakla ve özrü olmayanlar abdestli durmaya devamla dil ile kalbimizi kendimizi bizzat huzuru Allah’ta yakın bilerek ve kalb ile dilimizi kendimiz duyacak kadar başkaları duymasın la ilahe illallah zikrine bağlayıp mümkün olan yerlerin hepsinde devam etmekle birde kalbimizi Allah’ın enbiyası Rasulullah efendimize ve Rasulullah efendimizin hakıki halifelerine devlet tarafından cereyanlı bir direğe kalbimizi bir cereyanlı direğe nasıl ki bir telin bağlı olması lazım, onun gibi bağlı olmamızı gerektirir.

Burayı hemen ispat edelim:

Âdemoğulları olarak bizlere hemen bir fırsat bulduğunda şeytan tarafından kalb zikrullahtan gafil olduğundan kalbe girip azaları gevşedip o kimseyi esnetmeye devam edince o kimse onu kalbten sürüp çıkartmak için kalbini teveccühünü Rasulullah efendimize çevirsin. Veyahut onun halifelerinden yüksek meşeyıhlara ve büyük pirlere kalb teveccühünü çevirip esnemeden kurtulmak niyetine Rasulullah efendimize ve Onun halifelerine esneme sırasında kalb teveccühünü yani, kalb yönünü yüksek meşayıhlardan hüsnü zan ettiği bir kimseye çevirsin, kalbinde tutsun.

Şeytan esnemeyi devam ettirebilecek mi? Yoksa manevi bir güç kuvvet gelince o kalbten çabucak sıyrılıp uzağa çekilecek mi? Deneme yapın.

Öyle bir halife-i rasulullaha teveccühünüzü kalb yönünüzü ona çevirdiğinizde şeytan geri çekilip esnemedende kurtulursunuz.

Böyle bir denemede kurtulunca Allah’ın nazargahı olan kalb Allah’a, O’nun Rasulü’ne Rasulü’nünde sevgili halifelerine münacatla mel’un çekilirse devamlı olarak kalb huzurlu ve rabıtalı olunca daha metin bir kale içine girer muhafaza olur inşaallalh.         

Dördüncü ibadetini ve mükâfatını bilmek: İbadetinde ve sair vaktinde Allah’ın yardımıyla kalb, huzuru Allah’ta olmayı ve huzurda tutmayı, kalbin Hakk’tan başka yerlere gidiş yollarını Allah’ın yardımıyla kapatarak her halında, her ibadetinde zanlar gidip yakınen Allah’ın varlığını her yerde kendi vücüdunda isbata geçerek, yüce Rabb’ımızı bize bizden yakın bilerek, edeb hayâ ile çok korku ile ibadetlerini bu ölçülerde yaparsa, Cenab-ı Hak Teâlâ hazretlerinin hoşuna, rızasına uygun gelince o kul, zahmetlere, meşakkatlere sabırla sebatından, azmi istikametinden ayrılmaz ise istekleri arzuları tek Allah rızası olursa yapılan amel ve ibadetlerin mahsulu meyvesi var.

Bir ziraatçı, ziraata yaptığı hizmetinden bol mahsulları aldığı gibi Cenab-ı Hakk’ta kullarının ihlâs ve rıza ile yapılan amellerin karşılığında verdiği ikramiyeleri var. Tecelliyi ilahiyeler, hikmeti ilahiyeler, ilhami Rabbaniyeler, esrarı sirleri ile kalbten doğan ilim irfanlarıyla anlatmak, hisler, hissetmekler ve buna benzeyenlerden kalbe ikramiyesini vermesi var. Bunlar kalbe verilip zuhur ettikçe imanın, tevekkülün, teslimiyetin artıp kuvvet bulması var. İman artar mı? Diyenlere cevap: Cenabı Hak kelamında buyuruyor ki sure-i Enfal’e bakınız.

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اِذَا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ وَاِذَا تُلِيَتْ عَلَيْهِمْ اٰيَاتُهُ زَادَتْهُمْ ا۪يمَانًا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَۚ

Yani, Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki; “ancak hakkı ile mü’min şol kimselerdir ki onların yanında Allah’ı zikretseler veyahut kendisi Allah’ı zikretse kalpleri ürperir tüyleri ürperir. Hâlları değişir. Kalpleri cilalanır. Nurlanır. Kendine Allahu Teâlâ’nın ayetleri okunur ise imanları ziyadeleşir ve kuvvetleşir. İman kuvvetleşince her işlerine Allah’ı vekil yaparlar. Allah’ın her işlerini yapacağına inanır beklerler.”[1]

İşte bir ziraatçıda çalıştığı bir ziraata imar etmesinde ve o ziraatta kendi attığı tohumdan başka yabani otları giderip o ziraata daha çeşitli sebze tohumlarını atar çalışıp hizmet yaptıkça ziraatın mahsulüde artmaya başlar. Ziraatçıda sevinir.

İşte saymış olduğumuz, Cenab-ı Hakk’ın kendinden başka yabancılar kalbten atılıp yalınız arzu, istek, rıza tohumları ile kalan kalbe, saydığımız ilhamı Rabbaniler ve esrarı sırlar, ilmi hikmetler, hissetmekler temizlenmiş olan kalbe bu ilim irfanlarını, bilmediği ilimlerini, aşkını, feyzini vermesinde o insan bu mahsullara karşı çok sevinç içinde yaşar.

Bunlara karşı ibadetimiz bu ihlâs üzere her gün lazım ve her günde ruhunu Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu varidatları ile ruhunu doyurması lazım.

Onun için amel her zaman lazım. Ben kemala eriştim diye, ben Hakk’a kavuştum diye, ben şeyhım mehdiyim diye kadınlarla mahremiyetini kaldırıp, sizleri ben böyle bu şekilde kemala ulaştıracağım diye beş vakit namazı terk eden zındıklar üreyip türüyorlar. Allah şerlerinden korusun. Peşlerine takılan Müslüman kardeş bacılarımıza akıl versin, anlayış şuur versin ki onların şerrinden kurtulsunlar.

Bunlar şeytanın yardımcılarıdır. Bunlarda bir taraftan din kardeş bacılarımızı azdırıyorlar. Zihinlerini bozuyorlar.  Allah şerlerinden korusun âmin ya Muin.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi veselleme Cenab-ı Hak ayeti kerimede,

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَاْتِيَكَ الْيَق۪ينُ

Yani,”ya Habibim, ölünceye kadar Rabb’ına ibadet et.”[2]

Ya Habibim, ölünceye kadar namazını kıl orucunu tut buyurdular.

İsra suresi, 79. Ayet-i Kerime’de buyuruluyor ki;

وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰىٓ اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا

“Rabb’ın indinde şerefiyin dereceyin daha yüksek olmasını arzu ediyorsan ya Habibim, beş vakit namazdan fazla olarak geceleri teheccüd namazına, gündüz duha namazlarına devam et ya Habibim. Rabb’ında sana makamı Mahmud verecek. Makamı Mahmud denilen eyle bir makam ki insanların evvelin ve ahirine hepsine şefaat makamı. İstediğin kadar yapmakta müstesnasın ya Habibim.”

O, sallallahu aleyhi vesellem namazını ölünceye kadar bırakmamış. Sen peygamberden yüksek mi oluyorsun? Beş vakit namazı bırakıp zındık oluyorsun. Peşine takılanlarında, onlarında kılmadıklarının azabınıda sırtına yüklüyorsun. Onların yerinede azab çekeceksin.

Bir ziraatçı arazisine sebze tohumlarını ekmesi ile iş bitmiyor. Biraz sebzecilikten anlaması, sebzecilik yapan bir kimseden izahatlar alması gerekir.

Ekmiş olduğu sebzeyi suvarmayı, vaktini bilmesi lazım ve çapa zamanını bilmesi lazım ve icab ettiği zaman gübresini atmanın zamanını bilmesi lazım ve sudan kesme zamanını bilmesi lazım ve zamanında ilacını vermeyi bilmesi lazım.

Bunların hiç birisini bilmez su vermeyi bilir. Suya ihtiyacı olmadığı zaman yalınız suvarmayı öğrendiği için gelir gider suyu verir. Başka yapılacak gübre zamanı gübre, böcükten, haşerattan kurtulması için ilaç verilmezse gelip gittikçe suvarmaya devam ederse sebzeler biraz işler, sebzelerin bedeni ince işleği uzar.

Bu şekilde sebzeci yeşilliğine bakar onlardan hâsılat alamaz. Niye alamaz?

Sebzenin çapa zamanı çapasını vaktinde yapmadı. Suyu, vaktinde suvarmayı bilmediğinden biraz yeşillik oldu ama mahsul yoktur. Aşırı su verdiğinden ince, uzun, bedeni zayıf mahsul yok.

Ehlinden, sebzenin mualliminden, en önce o kimseden bu hizmetlerin vaktinde, zamanında yapacaklarını anlar, mahsul alır. Emeği boşa gitmez olur.

Mürşid mürid arasında mürşid, devamlı olarak müridlerin yüzlerine çok güler, çok oturursa müridlere serbestlik gelir. Korkusuzluk gelir. Mühim olan edebi gevşetirler. Şeyh huzurunda edebten düşme halları olmaya başlar. Serbest, korkusuz, edebi atarak konuşmalar, hallar olmaya başlar. Şeyhın nazarından düşerler. Kıymet değerlerini düşürürler.

Şeyh bazı kere onların yüzüne gülmez. Yanlarında çok oturmaz. Kelamlarına yumuşak olmaz. Sert konuşabilir. Azarlama olabilir.

İşte burda mürid, bunlar bizde vardır. Bizim noksan, hatamızdan diyerek sadık olan müridler, şeyhına karşı olan sevgi, teslimiyetine ve itikatına sahib olur. Korkusu daha çok olur. Benim bu hallarım onun hoşuna gitmez. Gönlünden düşersem iki dünyam mahv olur diye çok korkar. Sadık müridler kendini toparlar. Edebleri, korkuları çok fazla artar, serbest olmazlar ve eminliğe düşmezler.

Edeble, korkuyu artırıp yanlarında konuşma icab ettiği zamanlarda edeblerini muhafaza ederek, çok korkarak az konuşulma, şeyhına sıkıntı verici hallardan ve kelamlardan çok sakınırlar.

Gönlünden düşmemek için şeyhından gelen, nefsine ağır gelecek kelamlara ve sair hallarda korkuyla edebi muhafaza ederler. Bu söylenen kelamları kendine bir ölçü, terazi yaparlar.

Edeble korkuyu atmayıp şeyhının huzurunda ve gıyabında edeble korkusunu aynı beraber tutar. Cenab-ı Hakk’ın dilediği zaman şeyhıma bildirmesi, göstermesi var diye korkuyu atıpta serbest olmazlar. İşte bunlar, Allah’ın yardımıyla nasiplerini alırlar.

Ziraatçıdan bahsetmiştik, devamlı her zaman ihtiyaç olmadan suyu bol verilen sebzeler, bedenleri ince uzun olur. Mahsul vermeye kabiliyetsiz olur.

Şeyhta bir sebzeci gibi müridine, oturma zamanı, konuşma zamanı bazı kere yumuşak, bazı kere sert olabilir.

Devamlı huzurunda çok oturup, çok gereksiz lüzumsuz kelamlar ile ona sıkıntı verirlerse edebten düşerler, nasib alamazlar.            

  Sadık müridler çok konuşamazlar. Korkuyu atamazlar. Edeblerini muhafaza ederler. Sonunda müridlikten murad olurlar. Gecelerini gündüze katarak, gündüzlerini geceye katarak nafile namazlara devam ederek, az yemeye, gereksiz kelamları atarak, şeyhına sevgisini muhabbetini artırarak çok korkar.

Kavlinde, fiilinde hoşuna gitmeyecek bir hal zuhur ederde bana kırılır gönlünden düşerim diye çok korkar, az konuşur.

Şeyhından bazen yüzüne gülmez, sert kelamlar zuhura gelsede, şeyhına teslimiyetinde, muhabbetinde zerre kadar gevşemez. Sonunda bu mürid mahsul veren sebze gibi olur.

Şeyhı bazı kere yüzüne gülebilir ama mürid gevşemeyip edebini koruyacak.

Devamlı olarak su vermeyi bilen, sair lazım gelen hizmetlerini bilmeyen müridin halı neye benzer?

Su çok verilmiş uzayıp giden, beli ince, bedeni uzar gider, mahsul vermeye kabiliyetsiz olur. Şımargan müridler buna benzer.

Şeyh sürekli bunların yüzüne gülerse korkuyu atıp şımargan oluyorlar. Mahsul vermez oluyorlar.

Hakiki sadık müridler, kâmil mürşid izahat görmüş bir sebzeciden talimat alan onun izahatı ile sebzecilik yapıp bol mahsul almış sebzeciye benzerler.

O müridle mürşid arasında imtihanlarda korku ile edebini muhafaza eden mürid, şeyhta o müridini kendi evlatlarından ileri sever. Allah’ın emaneti bilir.

Sebzecinin, vaktinde suyu verdiği gibi vaktinde suyu kesildiği gibi vaktinde çapası vurulduğu gibi daha vaktinde ilacı verildiği gibi sebzeci onu öyle yetiştirdiği gibi mürşidi kâmilde müridin halını ve müridin nasibini Allah’tan vereceğini bekler. Müridin nasibini Cenab-ı Hakk’ın vermesini bildirmesini emanet bilir tehir etmeden Allah’tan gelen nasibini verir, vermemeye korkar.

Sadık müridte onu öyle bilmesi lazım. Şeyhına Allah’tan gelen emirle, bazı kere sohbetler kesilir. Şeyhın, yüzüne gülmediği zamanlar olabilir. Bazen sert konuştuğu zamanlar olur. Bu hallarda müridte zerre kadar gevşeme olursa ilerde mahsul alamaz.

Mürid, sabrında, teslimiyetinde gevşememesi lazım. Öyle icab etmese yapmaz bilmesi lazım. Mürid, icab etmese böyle konuşmaz deyip sabır, teslimiyet, sevgi, itikad civatalarını gevşetmemesi lazım, daha sonunda çalışı çalışı fütuhat kapıları açılması lazım.

Bir örnek:

 

Musa Hızır’a râfık oldu

Her işlerini hata buldu

Teslimiyette tam olmadı

Arkadaşlıktan tez ayrıldı

 

Bir sebzeci, bir sebze ustası mualliminden aldığı izahatlerle sebzeye her şeyi vakti vaktinde gereken hizmeti yapar ise Allah’ın yardımı ile sonunda o sebzeler artık çiçekler açıp çiçeklerin arkasında mahsuller görülüp Allah’ın yardımıyla büyüyüp Allah’ın yardımı, sebzecinin ihlâslı hizmetiyle sebzeler ulmayarak, (çürümeyerek) ezik olmayarak, içini kurtlandırmayarak çok güzel, olgun mahsuller almaya başlar.

Müridte sebzelerin sebze sahibine teslim olduğu gibi mahsuller alınmaya başlar. Sebzecinin yüzü güler. Zahmetler gözüne gözükmez olur.

Müridte sonunda dalından kopmayan, içini kurtlandırmayan, dalında yetişen bir meyve gibi yetişir. Cenab-ı Hakk’ta fütuhat kapılarını açar, lütfuyla.

Fütuhat kapıları hem zahirde kolaylık ile Cenab-ı Hakk’ın o kimseye ummadığı yerden, aklına gelmediği yerden bol rızk kapıları açması, hemde maneviyatında ilmi hikmet kapılarını açması, bilmediği ilim irfanlar, kalbinden diline hikmet pınarlarının açılması. İşte zahirde, batında fütuhat kapılarının açılması bunlardır.

İşte artık o, bazı yerlerde farz vazifeleri bırakmaz. Bazen nafileleri bırakabilir. Onun vazifesi artık daimi surette mürakabada olur. Hakiki bağlı olan müridleri aynen kendinin vazifesine, halına ulaştırmak arzusunda olur. Gece ve gündüzde her zaman murakabada olur.

Murakaba, kısadan anlamı, her kesin anlayacağı, çok derinden tefekküre dalarlar. Maneviyat denizlerinin dibine dalarak cevher alanlardan olup ehline verenlerden olurlar.

Kendi kafalarından, nefis arzularından bir kelam konuşmazlar. Cemeatine göre, adamına göre Cenab-ı Hakk’tan alır kullarına aktarırlar.

Cenab-ı Hak bunlara ilmi ledün kapılarını açar. Bunları dostluğuna kabul eder. Rabb’ım emsallerini çok etsin inşaallahuteala. Lillehi’l-Fatiha. 

 

Senin derdine düşenler

Yanıp aşkınla pişenler

Bu yola çok olur ilişenler

Gayrıyı atıp seninle bilişenler, ne güzel ne güzel

 

İzninle kalemi aldım ele

Batın elinden hikmetler geldi dile

Kuş çoktur amma ancak bülbül âşık olur güle

Bülbülünde ötüşü ne güzel ne güzel

 

Meşakkatlere sabır gerek

Pehlivanlara cesaret gerek

Zahidlere cennet gerek

Âşıklara aşkın gerek

Aşkınla söyler ne güzel ne güzel

 

Allah’ım sizsiz hiç yol çıkar mı size

Aşkın güneşi doğunca öze

Aşkınla yaşlar gelir göze

Akar damla damla ne güzel ne güzel

 

Allah’ım yolunda canın verenler

Visalin gülün derenler

Hak yolunda sadık erenler

Sadakatinde durur ne güzel ne güzel

 

Allah’ım senin derdine düşenlerde gayrı dert kalır mı?

Seni bırakıp gayrı ağyarlara aldanır mı?

Senin aşkından, gayrilerden tat lezzet alır mı?

Dadı zevki sen olursun ne güzel ne güzel

 

Bu canı sen verdin bana

Bu can feda olsun sana

İki cihanda sen yetersin bana

Benliği atıp seninle kalmak ne güzel ne güzel

 

Allah’ım arzu recam senden

Ayırma biz kulların senden

Son nefeste can çıkarken bu tenden

Kelime-i tevhidle hıtam bulsun bu ten, ne güzel ne güzel

 

Bu gün batın ellerinden geldi bir hoş haber

Ne kadar hoş ne kadar güzel muteber

Gelince koymadı bende hiç gam ile keder

Ne kadar hoş ne kadar güzel

 

İşte bu haberdir haberlerin güzeli

Haber gönderendir cümle güzellerin güzeli

Elestüden ahdu peymanımız vardır ezeli

Ahdinde durmak ne güzel ne güzel

 

Ey Allah’ım sen bize sahip ol

Sensin Halık’ımız biz bir aciz kul

Ancak seninle sana açılır yol

O yolu bulup yürüyüp seni bulmak ne güzel ne güzel

 

Ey Allah’ım sen tut bizim elimizden

Asla zikrin gitmesin dilimizden

Manevi kokun gitmesin gülümüzden

Manevi gülü bulup koklamak ne güzel ne güzel

 

Ey Allah’ım bildir bize manevi gülümüz

Anın dalında ötüşsün bülbülümüz

Anınla bilip manevi elimiz

O eli bulup o elde kalmak ne güzel ne güzel

 

Takva, huzur, tefekkürü daim adet eylemek

Dalıp tefekküre senden alıp seni söylemek

Düşüp derdi aşkına

Aşkınla gönül eylemek ne güzel ne güzel

 

Ey Allah’ım sensin bütün dertlerin devası

Her derdin sonunda gelir sefası

Çok sevdiğim on sekiz bin âlemin Mustafa’sı

Sevgine erip sevginde kalmak ne güzel ne güzel

 

Açıldı aşk pazarının gülleri

Dalında ötüşür hakıkat bülbülleri

Senin aşkın geçirir dağlar ile belleri

Hakıkat elimize erip vatan elimizde kalmak ne güzel ne güzel

 

Ey Allah’ım zalım nefis durmaz ordusu ile baş kaldırır

Gelince aşk ordusu yok eder anları öldürür

Senin aşkın âşıkları öldürür

Aşkınla ölüp yeniden dirilmek ne güzel ne güzel

 

Aman Allah’ım sana sığındım nefis elinden

Yırtar edeple hayâsın günah çıkar dilinden

Çıkarır sana giden yoldan

Ayrılmayıp rızanda sabit durmak ne güzel ne güzel

 

Ey Allah’ım sen sahip ol tut bizi

Bu nefis kara etmesin bu yüzü

Ancak sizinle bilip bulalım sizi

Sizinle bulup sizinle ebedi kalmak ne güzel ne güzel

 

Bu nefis tevbe eder sabit durmaz

Şehvetle günahtan hiç yılmaz

Senin nusratınla buna galip gelmek ne güzel ne güzel

                                    

                                           Hacı Mustafa GÜNEŞ                                 


[1] Enfal Suresi, 8/2

[2] Hicr 15/99

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>