canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

MANEN ALLAH’A KAVUŞMAYA TALİP OLAN KİMSELERE LAZIM OLANLAR - (İzharu'l-Fedaili Nebiyyina Muhammedin Sallallahu Teala aleyhi Vesellem)

MANEN ALLAH’A KAVUŞMAYA TALİP OLAN KİMSELERE LAZIM OLANLAR

 

Her türlü imtihanlara ve her türlü sıkıntılara, üzüntülere, kaza ve belalara yılmadan azimli olarak azminde, sabır, sebatında gevşemeyip devamlı, doğru istikamette devamla halkın meth ve sena, hürmet, hizmetlerine, gerekse halkın üzüntü verici adavet buğuzlarına aldanmayarak, keşif kerametlere aldanmayarak arzu maksatı Allah’ın razı olduğu doğru istikamete devamla bütün önüne gelen engellerden savuşmak ve yüce Rabb’ımıza ve dostluğuna kavuşmak arzusu ile Allah’ın cemal kabesine kavuşmak bütün arzuların hepsinden savuşmak olarak ihlâslı amele devam etmek.

Bu yolda zahiren misal olarak; bir şoför uzun bir sefere çıkacaksa arabasını kontroldan geçirip arabanın menziline kavuşmak için arabayı iyi bir kontrol yapıp nerede arızalı parçalar var ise parçalarını yenileyerek hiçbir arızalı yeri kalmayarak mazot veyahut benzin noksanlarını tamamlayıp yoluna öyle çıkmak lazımdır.

Cenab-ı Hakk’a kavuşmak isteyenler batın seferine çıkması lazım. Batın seferi var mı? Diyenlere cevap:

      مَنْ حَرَمَ بِسَفَرِ الْبَاطِنِ اِبْتَلَيْتُهُ بِسَفَرِ الظَّاهِرِ

Yani; “Her kim Allah ile arada gönüller yolu olan batın seferini kendine haram eder bırakır kapatır gitmeyi terk ederse Allah’ta o kimsenin zahirini yaşantılarını iptilaya yani sıkıntılara meşakkatlara koşar. Perişan eder.”    

Hadis-i şerif buyuruyor ki:

مَنْ قَصَّرَ الْعِبَادَةَ اِبْتَلَاهُ اللّٰهُ

“Her kim ibadetini kendiliğinden kısaltırsa Allahu Teâlâ belaya koşar.”[1]

Zahir sefere çıkan kimse arabası yolda kalmamak için arabayı trafik kurallarına uygun edip arabanın noksanlarını tamamlayıp öyle çıktığı gibi bir kimsede batın seferine çıkmak niyetinde olanlar; şeriatını, sünnetini tamamlayıp batın seferine öyle çıkması lazımdır. Batın seferine çıkan adamın bid’atlerden tamamen kurtulması lazım şeriat ve sünnetlerine uyup şeriat ve sünnetlerinde eksik-noksan bırakmayıp tamamlayıp öyle çıkması lazım. Şeriat ve sünnetlerinde eksik-noksan olursa şeytana müdahele yapmaya, şeytana yol açılmaya sebep olur.

Şimdi şeriat nedir? Ve sünnet nedir?

Şeriat: mevcudatı, bütün varlıkları halk eden yüce Rabb’ımızın Kur’an-ı Kerimi ile ve Rasulleri ile emrettikleri ve nehy ettikleri yani, kulların üzerine kanuni ilahi olarak bildirdikleri, haber verdikleri, şunları yapın şunları yapmayın diye bildirdikleri kanuni ilahidir. Ve rasullerde Cenab-ı Hakk’tan aldıkları emirleri ve yasak kıldıklarını insanlara haber verip bildirdikleri şeriattır. Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerine kanuni ilahiyesidir.

İşte batın seferinde gidenlere zahir trafik kurallarına şoförün, arabanın uyması lazım olduğu gibi batın seferi yoluna yürümek isteyen Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerine son derecede dikkatle itaat etmek ve yasak kıldıklarından dikkatle sakınıp ictinab etmesi lazım gelir.

Yani, şeriat dediklerimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin kulları üzerine emir edip şunları tutun, şunları yapmayın tutmayın dedikleri ve Rasullerin Cenab-ı Hakk’tan aldıkları emirlerinde şunları şunları yapmayın tutmayın dedikleri bizim için şeriattır. Sakin ve selamet yoldur. Bu yolda yürüyenlerin iki dünyası selamet olur. İnşaallahu Teâlâ.

Sünnet dediğimiz, sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin yaptıkları bizim için sünnettir. Allah yolunda yürüyenlerin ölçüsü şeriat ve sünnettir.

Bid’at dediklerimiz, Peygamberimiz sallalahu aleyhi vesellemin yapmadıkları bid’at. Fakat büyük imamlarımız bid’ati ikiye ayırmışlar. Bid’ati hasene, bid’atı seyyie.

Yani, dine zarar vermiyenler, dinimize faydası olanlara iyi bid’attır demişler.

Dine yakışmayan, dine zarar verenlere kötü bid’attir onları yapmayın denilmiştir.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemde dine yardımı faydası olanları alın. Mesela; temizlik için yemek kaşığı, minareler, aporlörler, teypler bid’at isede bu kadar dine yardımı var.

Kötü bid’at; insanlara zararı var. Mesala; sigara bid’atlerin başında gelir. İnsanlara çok büyük zararı olduğu doktorlar tarafından da tesbit edilmiştir.

Hadisi şerif

كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلٰا لَةٌ إِلّٰا ف۪ي عِبَادَةٍ

“Bütün bid’atler haramdır. Yalnız ibadette olan bid’atler değildir.”[2]

Hulasa-i kelam Cenab-ı Hakk’ın dostluğunu kazanmak isteyenlere işaretle;

Şeriatı düzgün, sünnete uyması düzgün, bid’atlerden kurtulması, abdestli durmaya ve temizliğe devam, az yemeye devam, gece teheccüt namazına gündüz nafilelere devam, zikrullah etmeğe mümkün mertebe zikrullahın çokluğuna devam.

Birde zahirde sefere çıkan arabanın noksanları eksikleri tamam oldu ama depoya mazot benzin konmaz ise araba hareket edip menzile kavuşabilir mi? Yerinde durur.

Arabayı harekete geçirmeye sebep mazot veyahut benzin değil mi? Mazot benzin arabayı çalışmaya getirip yürüttüğü gibi misalda hata olmasın; batın seferine terakki eden adamada aşkı ilahi, feyzi ilahi ile depoyu bunlarınla doldurması lazım. Allah sevgisi, Allah aşkı, Allah muhabbeti gelirse o kimsede batın seferine çıkar.

Allah aşkı onu o kimseyi batın seferinde terakki ettirip menziline o aşk kavuşturur. Allah aşkı olmaz ise yerinde duran, hareket etmeyen, çalışmayan bir araba gibi durur.

Bu yazılan konular ile beraber hakkıyla bir mürşidi kâmile tam hakkıyla teslimi tam olarak mürşidi kâmile rabıta ve teveccühü tamam olur, zahirde mürşidi yok ise ahirete göçmüş olan büyük pirlerden bir mürşidi kâmilin ruhaniyetine bağlı ve teveccüh yaparsa ruhaniyetinden fayda bulur.

O mürşidi kâmilin yazmış olduğu eserlerinden ve kitaplarından ve içlerinde manevi ruhani yazdığı kelamlardan ruhumuz gıda alır faydalanırız. Çünkü onların bedenleri her ne kadar ölüye benzer isede ruhları ölü değil diridir.

 

 

Ayeti kerime:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَآءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

Yani, “Allah yolunda çalışıp Allah ile dostluk kazanmış olarak ölenlere öldü demeyiniz. Onlar diridir sizler bilmezsiniz”[3] buyuruyor.

Allah aşkı olmaz ise ruhen terakki olmaz denildi:

 

Meşakkat çekmeyen terakki bulmaz

Belasız vuslatı cenan olmaz

 

Aşk bahsine gelmiş olduk. Nizamoğlu hazretlerinin sözleri;

 

Aşktır Nizamoğlu’nun muradı Hakk’tan

Aşk olmayan ameller hep masiva imiş

 

Yine Nizamoğlu’nun sözleri;

 

Kovan arısının olmazsa içinde balı

Kuru vızırtı ile ne olur onun halı

 

Mısrı Niyazi hazretlerinin sözleri; Allah korkusu ile hasta oldum, şevk ile yandım, aşk ile öldüm, Allah ile dirildimbuyuruyor. 

Bu aşkı ilahi nasıl ele geçebilir.

Birinci; Allah’ın hidayeti ile.

İkinci; Az yemek, temizliğe devam, abdestli durmaya devam, aşkın geleceği kalbi Allah’tan gayrileri silip, sürüp, temize çıkarıp ve istiğfarlarla hataların silinmesi. Daimi surette kalbi temiz ve selamette tutmak.

Mümkün olan yerde la ilahe illah cehri olaraktan devamı çokluğuna, şeyhı mürşidi kâmil ise teveccühünü şeyhının suretine tutup ayırmamak.

Çünkü enbiya evliyaullahlar devlet tarafından dikilen ceryanlı direğe benzer. Onlar ceryanı Rasulullah’tan almaktadırlar. Rasulullah’a Cenab-ı Hakk’tan gelmektedir. Kalben şeyhına sevgi, teslimiyetle bağlı olmak. Bu rabıta hakkında ayeti kerime

يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler! Allah’a iman ettinizse sabırlı olmanız lazım.” Muhakkak ki kulluk vazifeleriniz var, bu yolda soğuk ve sıcak günlerde her türlü meşakkatlere, zahmetlere katlanıp sabır göstermeniz lazım. وَرَابِطُوا “Din düşmanlarıyla namus, vatan, din için harp yaparken başınızdaki harp kumandanlarına asi olmayın, onlarla irtibatlı olun bağlanın. Rabıtalı olun ki karşıyı yenesiniz.”[4]

Şimdi burada zahir din düşmanıyla harp yaparken rabıta (bağlılık) emri ilahi oluyor.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Tebük Harbinden dönerken buyurdu ki:

رَجَعْنَا مِنْ جِهَادِ الْأَصْغَرِ إِلَى الْجِهَادِ الْاَكْبَرْ

“Döndük küçük harpten, büyük harbe gidiyoruz.”[5]

Sahabeler dediler ya Rasullallah! Kâfirlere karşı Allah yolunda canımızı, kanımızı yere serdik. Bundan büyük harp hangisidir? “Evimizde ailemizin, çoluk çocuğumuzun, işimizin, gücümüzün başında Allah’ın nazargâhı olan kalp âlemini nefis, şeytan düşmanına vermemek iman, ibadet yolun da onlarla harbetmek bundan büyüktür” dedi.

Zahir harbinde kumandanlara bağlı olmak lazım olsunda, kalp, vücut ikliminde Cenab-ı Hakk’ın nazargâhı olan kalp âlemini düşmanlara teslim etmemek için Allah’ın manevi kumandanlarına bağlılık niçin haram olsun?

Kalbimize gelen kötü fikirleri nasıl atacağız? Devletin silahlı yetkilileri var, memurları var, jandarma kumandanlarıyla bir telofon irtibatı, kurman lazım. Sıkıştığın zaman telefonla haber vereceksin. İşte manen de şeytan nefis harbinde kalp mücadelesinde Allah’ın veli kumandanlarına müracat edeceksin ki şeytan ve nefsin kalbe attığı kötü fikirler temizlensin.

Deneme yapın. Şeytan lâin kalbe hücum edip esneme verdiği zaman ya peygamber efendimiz sallallahu aleyhi veselleme yahut mürşidi kâmilinize rabıta teveccühünüzü çevirdiğiniz zaman eğer mürşidiniz kâmil ise şeytan lâin hemen çekilir. Bu konuda hücumdan geri böyle çekilince o mürşidi kâmile böyle sürekli rabıtalı olmakta bir hata yoktur. Fayda vardır.

 Kalp kapısında bekçilik yapıp Allah’tan başka kalbe her ne gelirse eyleştirmeyip atmak gayretinde olmak. Kalbi ahlakı zemimelerden arıtıp temiz tutmak ve kalbi ile dili ile la ilahe illallah zikrine kendi duyacağı kadar devam etmek ve şeyhının suretine kalbini çevirip himmet istemek. İnşaallah Cenab-ı Hak lütfu ihsan ederse o kalp temize çıkınca Cenab-ı Hakk’ta aşkını, feyzini ve tecelli-i ilahiyelerini ve ilhamı ilahiyelerini, esrarı sırlarını, ilmi hikmetini o kalbe ihsan eder inşaallahuteala.

Bunları o kalbe ihsan edince bunlar bütün ahlakı zemimeleri yakar, eridip yok eder. İmanı, itikadı, tevekkülü artıp kuvvetleşmeye başlar. Kısadan anlayana yeter. Konuşması, bakması değişilir. Kamil bir insan olur. Yunus Emre hazretlerinin sözünüde ilave edelim.

 

Bu aşk bir güneşe benzer

Aşk olmayan gönüller taşa benzer

 

Taş olan gönülde ne biter

Söylese sözünde ağu tutar

 

 

Ne kadar mülayim (yumuşak) konuşsada

Sözleri yine savaşa benzer.

 

Yani, sert konuşur. Harpçiliğe benzer.

 

Namazda, zikirde, sair zamanlarda huzurlu durmak ve riyadan, sair ahlakı zemimelerden (kötü ahlaklardan) temizlenmesi lazımdır.

Zahiren vücudu tahrib eden veba, kanser ve benzeri hastalıklardır. Batını tahrib eden ise; ahlakı zemime yani kötü huy ve ahlaklardır.

Hem zahir temizliğe, hem de batın temizliğe çok dikkatle devam etmek lazım. Çünkü çok yüksek, çok temiz olan huzuru Allah’tasın.

Zahiren evine, bir yüksek padişah misafirliğe gelmesi haberini aldın. Padişahın hangi gün, hangi gece, hangi saatlerde, hangi dakika, hangi anlarda geleceğini anladın, anlattılar.

Bu hususlarda padişahın geleceği evin dışını, içini devamlı kontrol ederek temiz dikkatli tutulması lazım gelir.

Cenab-ı Hakk’ında lütfu ihasınıyla tecelli edeceği, ilhamı rabbani ihsan edeceği, ilmi hikmetini vereceği, esrarı sırlar zuhur edeceği bir kalbi her anında dikkatle ne kadar temiz tutulacağını düşünürseniz anlarsınız.

İkinci o eve padişahın dostlarının oturtturulduğu gibi. Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri kalpte eyleştirmeyerek kapı dışarı atılıp süzüldüğü gibi işte Allah’ın nazar edeceği bir kalbide hoşlanmadığı ahlakı zemimeleri o kalpten Allah’a münacatla ve şeyhının suretine teveccühle kalbin her zaman temizlenmesi, Allah’ın hoşlandığı güzel ahlakları kalbe yerleştirmek lazım.

Zahir bedende ki emraz hastalıklara bir doktor ile tedavisine çalışıp emrazlardan kurtulduğu gibi göze görükmeyen manevi emraz hastalıklarını, hakkıyla bir mürşidi kâmile teslimle tedavisine çalışıp manevi ahlakı zemime hastalıklarından kurtulmaya çalışmak.

Mürşid dediğimiz, hakkıyla Rasulullah’ın halifelerinden olması lazım gelir. Şeriatı düzgün, sünneti düzgün, bid’atlerden arınmış bir kâmil olması lazım.

    Pir seyyidina Ahmed Rufa-i efendimiz umum halkı ikiye ayırmış.

Hakbeyn. Hutbeyn.

Hakbeyn olanlar, hakkı hakkıyla anlar ve halka anlatır.

Hutbeyn olanlar, hakkı batıl görürler. Batılı hak görürler. Allah şerlerinden korusun. Çok iddiacı olurlar. Batıllarını hak gösterirler. Çok cidal münakaşa yaparlar. Kendilerden başka herkesleri hiçbir şey bilmiyor zannında olurlar.

Hakbeyn olanlar, bunların elinden neler çekmişler. Bu hutbeyn olanlar hakbeyn olanlara birleşmezler. Hemde birleşemezler.

Nerede kendileri gibi bir sakat kafa var onlarınla birleşirler. Hakbeynlerde hakbeynlerle birleşirler.

 

Seyyid Ahmed Rufa-i hazretleri bu halkı dört kısıma ayırmış.

Bir mağbunlar, iki nakısler, üç mahcublar, dördüncü kâmiller:

Mağbun dedikleri, ormanlarda işlenmeyen çaltaklı bir keresteye benzer. Kamil usta elinden işlenip hacet olmamış. Kabiliyet var amma işlenmemiş keresteye benzer. Mağbunlarda, kabiliyet var amma hakkıyla bir mürşid elinde işlenmeyen, bir kâmil usta elinde işlenmeyen çaltaklı bir keresteye benzer. Bir mağazası olan kimseye benzer ama mağazada ki satış malları tamam düzgün değil ve kendisi müşterileri memnun edemez, alış veriş olmayan mahrum kalan bir mağazaya benzer.

Nakısler, bizde sanatkâr-ustayız derler amma o sanatın tam ustası olan o sanatı kavrayan bir kâmile boyun kesip sanatı kavrayamamış noksandadırlar. Sanatın ehli değiller.

Terzi ise, terzi ustasından staj görmeyen bir çırak gibi eline aldığı kumaşa santim metre tutmaz, ölçüyüde bilmez kumaşı heder eder.

Bunlarda ölçüsüz, santimsiz, bir terzi ölçüsüz, santimsiz düşünmeden kumaşa makas atan, keresteye santim tutmadan, ölçmeden bıçkı atan yarım sanatkâra benzer.

Bunların yarım bir usta olduklarını sıtaj eğitim görmeyip ele aldıkları kereste kumaşları heder ettikleri gibi nakıs guruplarıda, Kur’an’a bakmaz, ayet ve hadislerin temel ölçülerine bakmaz. Dinimizin temeli olan ahkâmlarına bakmaz, şeriate bakmaz, kendi kafalarına göre fetva verip halkın zihnini bozarlar.

Mahcublarda, mağazası var amma alış veriş yapamaz. Devamlı mağaza açılmaz, kilitli durur. Kimse ile alış veriş yapılmayan bir satış olmayan mağaza gibidir.

Kendilerinden insanlara fayda verici bir alışveriş olmaz. Mağaza kilitli, içine bunalmış, hiçbir kimseye faydası olmayan, alış veriş yapmayan kimse gibi olurlar. Bildikleriyle mezara giderler, kapalı olarak hiç açmadan.

Ne anladın sana verilen mağazadan ne anladın? Ne anlattın biçare? Ne aldın ne sattın? Cimrilikle yola yolcu oldun.

Allah’ım ümmeti Muhammedi bu sınıflardan eyleme ya Rabbi.

Bu üç sınıf mağbunlar, nakısler, mahcublar nefsi emmarelerini vücud âleminden iktidara düşüremeyen, nefsi emmarelerinin hükmünde yaşayan kimselerdir. Vücudta ki olan bu kıymetli organ, azaları nefislerini iktidardan düşüremeyip vücudta ki organ, azaları nefsin emrinden, havasından, arzusundan kurtaramayıp nefsin arzu hükmünde, emrinde yaşayan kimselerdir.

Dördüncü sınıf kâmil insanlardır,    her şeyin hakıkatını anlamışlar ve halka anlatmışlar. Bir mürşidi kâmil eli altında, terbiyesi altında eğitim görmüşler sıtaj görmüşler.

Manevi irfan mektebinde çalışmışlar ve nice imtihan süzgeçlerinden süzülerek o mağazanın satış, alışverişini anlayıp Allah’ın izniyle mağazaya oturmuşlar.

Mağazaya gelen müşterileri, mülayimlikle ihtiyaçlarını mağazadan temin etmişler. Gelen müşterileri ayırım yapmayarak hepsinin rıza memnuniyetini kazanmışlar.

Mağazayı kendisine veren zatta, bu kimsenin satışından, alışından, alışverişinden ve doğruluğundan çok memnun kalmış.

İşte bu eğitimlerden, bu stajlardan çıkan bir alışveriş yapmaya kadir olan ve o mağazaya sahibi tarafından doğruluğu, namuskâr olduğu, çok dürüst, insanları incitmeyen bir kimse gibi ruhaniyette de, bir mürşidi kâmil elinden eğitimli bir doğru insan gibi kâmil insanların vazifeside, bütün insanlara kapı açan Allah’ın vermiş olduğu kalb mağazasından ikaz ve irşad için oturtturulan ilimler, ilhamlar, hikmetler alış verişi için oturtturulan bir kâmil insan dürüst bir mağazacıya benzer. Her gelen müşterinin alışına göre mağazadan malları alıp veren bir kimse ne ye benzer?

İlim hikmetlerini, irfanlarını, esrar ve sırlarını Allah’ın kullarına karşılık beklemeyerek, her insana lazım olan mağazada ki eşyaları bulup veren, bunlarıda manevi yönden halka konuşurken konuştuğu kelamları Hakk’tan halka veren ve Allah’ı kullara sevdiren kullarıda Allah’a sevdiren bu vazife hizmetinde olanlar Hakk’tan alıp kullara verirler. Allah’ın kullarınıda Allah’a sevdirirler. Allahı’da kullarına sevdirirler.

Alış verişte manevi kelamlar, kalb mağazasına sahibinden gelir.  Buda onu alır her kesin lüzümuna göre kalp mağazasından satış yapan mağazacıya benzer.

 Şu hadisi şerifide ilave yapalım

كَلِّمُ النَّاسِ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ

Anlamı, “Nas’a bir kelam konuşacağınız zaman düşünün onların akıllarının kavraya bileceği kadar konuşun.”[6]

Halkın anlayamayacaklarını konuşursanız inkârına sebeb olursunuz.

Manevi mağazada çalışanlarında her kesin kabiliyetine göre mağazada olanları bulup vermesi gerekir.

Nasıl ki bir mağazacı gelen müşterenin isteğine göre ve mağazadan o kimseye faydalı olanını vermesi lazım gelir.

Allah tarafından, Rasulullah tarafından onların izni ile halkı Hakk’a ikaza, irşada oturan bir zatta, gelen insanlara faydalı olanları, onlara yararlı olanları vermesi ve zararlı olanları vermemesi lazımdır.

İkaza, irşada oturanların gelenlere faydalı olanları verdiği gibi dersinide her kesin götürebileceği kadar vermesi gerekir. Bir şoförün arabasına tonajına göre yük vurması gibi. Tonajından fazla çok yük vurursa ne olur? Araba arızalanır sakat kalır.

Bir mürşid te müridlerine dersi, götürebileceği kadar verip ikaz irşada aşılaması lazım huzur ve rabıtaya bağlaması lazım. Kabiliyetine göre ders vermesi lazım.

Mühim olan ihlâsı, rızayı, Allah’a tevekkülünü, iman ve itikadını kuvvetleştirmesi lazım ve yakînini kuvvetleştirip zandan, zayıf imandan kurtarması lazım. Halk’ı hakkal yakînen yakîne kavuşturması lazım ve huzura kavuşturmak lazım. Zanlardan, zayıf imandan yakîne ulaşıp ulaştırması lazım.       

Hakiki ehli tarık olan âlim ulema olan zatlar, iki yoldan Cenab-ı Hakk’a kese olarak kavuşmuşlar.

Birisi; sıdk, doğrulukla, yalan şakada olsa söylememek.

İkinci; aşk, bu ikisini kılavuz yapmışlar. Bu ikisi ile en kese yoldan Rabb’ılarına kavuşmuşlar.

Kalbin temize çıkması için misal olarak, bir ziraatçı tohum ekeceği araziyi tekrar tekrar çok sürüm yapar, yabani otlar koymaz. Çok sürer, imarı çok güzel olur, yabani otlar kalmaz işte o araziye ekilen, katılan tohumlar çok kuvvetli hem temiz hemde semiz olarak çıkar verimi çok olur.

Bir kimsede, kalpte yabani otlara benzeyen kibir, gurur, benlik-kendini çok beğenmek, başkalarını hor görüp kendini meth etmek, ucub, riya, hased, buğuz, pintilik-demah, dünya sevgisi, şehvani arzular, öfke, azap bunlar kalbte olur kökleşirse oraya atılan tohum çok zayıf çıkar hâsılat alınamaz.

İşte ihlâslı amel ve ibadetler ve zikrullahın çokluğuna huzuru kalb ve halis niyet ile çokluğuna devam olunur ise inşaallah Cenab-ı Hakk’ta o kalbe nurunu indirir ise o kalbteki ahlakı zemimeleri ve kötü-çirkin huylarını Allah’ın nuru onları eridir. Kalbi selamete çıkarır. Kalbini Allah’tan tarafa çevirir.

Kalbin sahibi bu kötü-çirkin ahlak-huylardan kurtulmak niyetiyle Cenab-ı Hakk’a bunlarınla münacatta recada bulunmaya devamlı olursa, kendinin kurtulmak niyetine karşı, çabasına karşı, sayı gayretine karşı inşaallah Cenab-ı Hakk’ta o kalbin temizlenmesi ve bu kötü ahlak-huylardan kurtulmasına yardımcı olur hidayetini ulaştırır. İnşaallahu Teâlâ.

İlerlemek isteyenlere dört şey lazımdır:

Zikrullaha devam, kaza-belaya sabır etmek, namazları mukim olmak, birde cömert olmak. 

Cenab-ı Hak Teâlâ hazretleri ayet-i Kerimede buyuruyor ki;

وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ

“Şunlardır ki Bizim yolumuzda cehdü gayretle çalışırlar ise Biz de o kulumuzu hakka giden yolumuzda olup muradı, maksadı ne ise hak yolunda ona hidayet eyleyip o yolların güçlüklerini kolaylaştırıp yardım ederiz”diye buyuruyor.

Cenab-ı Hak vaad ediyor, bir kulum bu kötü huy-ahlaklardan kurtulmak ve tedavi olmak için bize yönelmek rızamıza kavuşmak, başka arzulardan savuşmak niyetiyle bizim yolumuza çıkarsa bizde o kimseye bize gelen bize yakîn olan yolların üzerinde ki olan zorlukları ve güçlükleri kolaylaştırırız diye buyurmaktadır. Vaad ediyor. O’nun kadar vaadinde duran kimse bulunmaz.

Ayeti kerime:

 وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ

“Allah’ın vaadi haktır.”[7]

Kul kurtulmak için nefsiyle şeytanıyla cihada, uğraşmaya, sürtüşmeye başlarsa Cenab-ı Hakk’ta o kulun niyetine göre yardım hidayetini ihsan eder inşaallahu Teâlâ.

Görükmeyen, manevi imanı yok edici büyük emrazlara benzeyen manevi hastalıklardan Allah’ın hidayeti ile tedavi olur inşaallahu Teâlâ.

Bir ziraatçı ziraatinin imarını yapar, noksan bırakmaz, tohumuda atar ise iradesini kullanmış oldu. Gerisini arazideki atılan tohumu kökleştiren tohumları zahire çıkaran dal ve yaprakları ve ekilen mahsulunu çıkıp kemala getiren Cenab-ı Hakk’tır. Kulda iradesini iyiye veyahut kötüye kullanır Allah’ta o anda iyiliği kötülüğü halk eder.

Kalb manevi emrazlardan kurtulur temizlenir ise yabanda güneşte kurumuş ürünler var. Bir kibritle alev alır yanar. İşte Allah yolunda kalb temizliğine devam eden kalbi kurumuş bir ürüne dönerse bu vaziyette o kalbi mürşidi kâmile teveccühünü çevirip tutarsa temas edince yanar ürüne benzer alev alır. Çünkü onlara ateş rasulullah’tan gelmektedir. Onların misali, hadisi şerif:

هُمْ كِبْر۪يتٌ اَحْمَرُ

Onlar kırmızı kibrit başına benzer”[8] temiz olan kalbe ataş verirler göze görükmeden o kurumuş yabanda ürün nasıl bir kibritle alev aldığı gibi o evliyaullahlarda temiz olan kalbe göze görükmeden ateş verirler. Onlar kırmızı kibrit başına benzer.

    Nur suresi 35. Ayet-i kerime’de buyuruluyor ki;

مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪يٓءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ

Müfessirler bu ayete birkaç mana vermişler; Tefsir-i Hazin’de beyan olunduğu vechile, Ubey bin Ka’b’de bu ayete şöyle mana vermiştir ki, bu zeytin ağacı öyle bir mübarek ağaçtır ki ne şarkta, ne garpta ateş görmeden ziya verir. Nur üzerine nurdur diyor. İşte bu mü’minin vücut şeceresidir. Ehl-i tasavvuf da bu mübarek zeytin ağacı, mürşid-i kâmilin vücut şeceridir ki onlar cereyanlı direk gibidir ki kalbi temiz olanlara cereyan ateş verirler. Onlara cereyan fabrikadan gelir. Onlara da kablo teli bağlı olanlara cereyan gelir.  

Hadis-i Şerif:

هُمْ كِبْر۪يتٌ اَحْمَرُ

Yani, “onlar kırmızı kibrit başı gibidirler”[9] kalbi temiz olanları ateşlerler.

Onlara Cenab-ı Hakk’ın tecelli etmesi vardır. Bir de onlar mıknatıslı demire benzer. Onlara sevgi, itikat olursa, onların yüzlerine bakmakta, konuştukları sözlerinde çok tesir vardır. Kendilerinin bakma, nazarlarında da çok tesir vardır. Yalnız itikat, sevgi olursa olur. Onlarda cereyan-ı ilahi vardır. Manen yakın olanlara cereyan gibi kalbe çarpar. Kalp kazanının altına ateş vurulunca, kalp kazanı kaynar. Göz ağlamaya başlar. İçini, batınını temizlerler. Kemale erdirirler. Bizde şahit olduk şüphemiz yoktur. Hatta onlar dünyalarını değiştikten sonra da onlardan fayda, yardım görülür.

Biz de hem hayatlarından, hem de vefatlarından sonra yardım, fayda gördük. Şüphemiz yoktur. Çünkü ruhlar ölü değil. Yalnız itikat, sevgi lazımdır. İtikat, sevgi olmadığından, Mekke’deki müşriklere Peygamber Efendimiz âlemlere rahmet olarak gönderildi. Sevip inananlara rahmet oldu; inanmayanlar, sevmeyenler O’nun nurundan, rahmetinden mahrum kaldı. İki dünyaları da harap oldular.

Muterizler, inkârcılar kalbleri çamurda, çirkefde yatan bir ürüne benzer. Onu ateş tutuştururmu? Mü’minlerin kalbi temizlenmiş arınmış kuru bir ürüne benzer bir kibritle tutuşur.

O temizlenmiş, nurlanmış olan kalbe güzel ahlaklar gelmeye başlar. Aşılanmış güzel meyvalı bir ağaca döner. O temiz olan kalbe Cenab-ı Hak dilerse ilham eder, hikmetini verir, muhabbetini verir.

O kalbte güzel huylar, bilmediği ilimler, irfanlar, esrar-sirler, anlayışlar, hissetmekler gelmeye başlar. Çünkü Cenab-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri buyuruyor ki hadisi kudsisinde:

اَنَا سِرُّ الْاِنْسَانِ وَ سِرّ۪ى سِرُّهُ

“Ben insanların sirrindeyim insanlardan zuhur eden sir benim sirrimdir.”[10]

Çünkü misalde hata olmasın inşaallah bindiğimiz vasıtalar-taşıtlar, uçaklar bunların hepsinin hareket iradesi şoföre verilmiştir. Uçak geliyor, taksi geliyor diyorlar. İçinde ki şoförü söylemiyorlar.

 Bütün kâinatın hareket, varlığı, düzen, tertibatı Allah’ın iradesine bağlıdır. Güneş doğdu, güneş battı, ay doğdu, havalar soğudu, havalar sıcak oldu, rüzgârlar şiddetli esiyor, depremler oluyor, bunlar kimin iradesi ile olup hareket ediyor. Onu anlayıp düşünüp tefekkür edip anlayanlardan olalım.

O’nun iradesi ile hareket etmektedir. O’nun yardımı iradesi eğer olmasa bildiklerini sıralayıp okuyamazsın. Hepsini sırası ile kalbine koyan O’nun bildirmesi ile olur. O bildirmese, iradesi olmasa dilin deprenmez. Aklın zekân çalışmaz. Bir kelam konuşamazsın.   

İman itikatta, bir kuru zayıf imanla zanda kalmayalım. Zandan yakîne ulaşalım. Zan; tereddütlü, şüpheli olanlara zan derler. Hakikatını anlamayıp zayıf itikadta, zayıf imanda kalanlara, onlar zanda derler. Yakîn hâsıl edip yakîne varamamışlardır. Esrarı sirre ulaşamamışlar.

Tevbe suresi 126. Ayet-i kerime’de buyuruluyor ki;

اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ

Yani, biz senede bir kere veyahut iki kere insanların kendi yaptıkları isyanları ve kötü çirkin, Allah’ı gücendirici fiilleri sebebi ile senede bir veyahut iki kere yeryüzüne belalar, depremler ve arazilerdeki mahsullerine zarar veriyoruz. İnsanlar bu felaketleri görüp de, bu felaketler bizim yaptığımız hata ve günahlarımızdan deyip de tevbe etmezler mi?

İşte biz insanlar daima tevbeye muhtacız. Peygamber Efendimizin hiç günahı olmadığı halde, gece ve gündüzde tevbe ve istiğfara yetmiş ve yüz adet çekmeye devam ederlerdi.

 Cenab-ı Hak bu felaketleri düşünüp tefekkür edipte sırf tevbe edilmesi için verdiğini haber veriyor. Ademoğullarıda tevbenin üstüne hiç basmayıp dolaylar arıyorlar.

Tevbe edersek tevbemiz kabul olurmu? Diyenlere cevap: tevbeyi, bir dahi hataları yapmamak niyetiyle hem dilden hem pişmanlıkla müteessirlikle üzüntü ile mahcub olarak tevbe edilirse kabul olacağına dair hadisi kudsi:

 Enes radıyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şöyle dediğini işittiğini söylemiştir:

يَااِبْنِ اٰدَمَ اِنَّكَ مَادَعَوْ تَن۪ى وَرَجَوْتَن۪ى غَفَرْتُ لَكَ عَلٰى مَا كَانَ مِنْكَ وَلَا اُبَال۪ي يَااِبـْنِ اٰدَمْ لَوْ بَلَغَتْ ذُنـُوبـَكَ عَنَانَ السَّمَاۤءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَن۪ى غَفَرْتُ لَكَ يَااِبـْنِ اٰدَمْ لَوْ اَتَيْتَن۪ى بِقُرٰابِ الْاَرْضِ خَطَايَا ثُمَّ اَتَيْتَن۪ى لَاتُشْرِكُ ب۪ى شَيْئًا لَاَتَيْتُكَ بِقُرٰابِهَا مَغْفِرَةً

Allahu Teâlâ buyurdu ki, “ey Âdemoğlu, sen günahına nadim, pişmanlıkla bir daha yapmamak niyetiyle tevbe eder, bana yalvarıp benden ümidini kesmeyip ümitvar oldukça senden sadır olan günahlar her ne olursa olsun seni afv-u mağfiret ederim. Ey Âdemoğlu, eğer senin günahların gökyüzünü kaplayacak dereceyi bulsa da ve bütün günahların yer dolusu olsa da afv-u mağfiret ederim”[11] buyuruyor.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki

Ümmetimin hakiki ehli takva olan hakiki âlimleri ve kâmilleri mâzi ve müstakbelde bulunmazlar.

Mazi denilen nedir? Müstakbel denilen nedir?

Mazi denilen; bulunmuş olduğu saatten, zamandan evveline geçmiş olayları, geçmiş günleri ve o zamanda olan hal-ahvalları ve geçen olayları düşünüp nefesini, fikrini, düşüncesini bu fuzuli yere harc etmezler.

O geçmiş olayları, halları konuşmaz nefesini boş yere harc etmezler. Halı hayatta bulunduğu vakit-zamana sahip olurlar. Allah’ın rızasına kullanırlar.

Müstakbel denilen; bu bulunduğu saat ve alıp verdiği nefeslerine de sahip olup bir saat sonra, bir gün sonrayı, bir hafta sonrayı, ay ve seneleri daha ileriyi, on seneyi, yirmi sene geleceği düşünüpte kafayı buraya yormazlar. Çünkü alıp verdiği nefeslerini daha sonradan geleceklere kafa yorupta zamanını, nefesini beyhuda yere harç etmezler. Bir kaba misal, doğmadık oğlana donmu biçiyorsun? Derler.

Nefeslerini ganimet bilip yaşadığı saati son saatmiş gibi bilirler. Nefesini alıp geri vereceğine güvenci, emniyeti olmaz. Yaşama durumlarını daimi surette son gün, son saat, son nefesmiş gibi bilirler.

Uzun endişeler, hayaller ile nefeslerini beyhude yere harc etmezler. Her gün çıktığı günü son gün bilerek yaşar. İkinci güne çıkacağına güvenci olmaz. Ve her saat ve nefesini son saat, son nefes bilir. İkinci saat ve nefese, alıp vereceğine güvenci olmaz.

Uzun uzadıya hulleler ile uzun endişe ile hayaller ile vakit geçirmezler. Dilleri ile kalblerini birleştirerek zikrullaha bağlarlar. Malayani ve tuli emellere nefesini harc etmezler.

Malayani denilen; ne dünyaya yarar nede ahirete yarar. Lüzümsuz, faydasız kelamlara maleyani derler.

Tuli emel denilen; bulunduğu ve yaşadığı vakitten evvel geçen zamanlardaki geçmiş ve gelecek olayları düşünüp kalbinde taşıyıp aktarıp dönderip söyleyipte vaktini, zamanını, kıymetli olan nefesini bunlara sarf etmeye kıymazlar ve sarf etmezler.

Alıp verilen nefesin kıymetini bildin anladın ise boş yere lüzumsuz yere konuşup beyhude harc etme. Nefesine sahip ol. Dil ile kalbini birleştir. Gönül kumbarasını la ilahe illallah zikri ile doldurmaya bak. Kimseye ve dedikodulara bakma. Çalış, fırsatlar imkânlar elde iken gönül kumbarasını gayretle zikrullaha bağlayıp gönül kumbarasını doldurmaya bak. Doldurduğun kumbara mahşer gününde huzuru Allah’ta kumbara açılınca seni sevinç ve sürur, saadet, cemalullaha, cennete kavuşturur inşaallahutela.

Söz dinlemezsen, söz dinleyip tutmazsan, gönül kumbarasını dünyadayken dil ile kalbi gıybet, adevet-buğuzlar, kin ve küdret ile küfürler ile dünya muhabbeti ile nefsin zevki, arzu, putları ile doldurdun ise seninde gizli doldurduğun yakışmayacak hareketler ile doldurduğun kumbara Arasat meydanında, Allahu Teâlâ’nın huzurunda, enbiya evliyalar huzurunda doldurdukların kendi elinle açıp aşikâr okununca!

Acaba bu söylediklerimiz sana bir hayal mi geliyor? Sana utanç gelmeyeceğini mi düşünüyorsun?

Bunları düşünüp derinden tefekkür edip kulağınızı açıp dünyadayken bir rüsvaylığı düşünüpte hiçbir gayret etmek istemezmisin? Bu kelamlar sana şaka, yalanmı geliyor?

Kısadan sana bu işlere cesaret; Allah’tan korkup düşünmez, sakınmaz nefsini Allah korkusu, mezar korkusu, ölüm korkusu, cehennem korkusu, azap korkusu kamçisi ile zalim, nankör olan seni Hakk’tan uzağa çeken nefsini, korku kamçisi ile vurarak Allah’a ameli salihle itaat ve ibadette zikir, tövbe istiğfar ederek nefsini kamçileyip Allah’a yönelt kardeşim.

Vallahi’l-Azıym billahi bu dünyaya dönüş yok. Bu imkân bu fırsatlar uçar gider bir daha ele geçmez. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin hadisi şerifi:

        مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Her kim kendi nefsini hakkıyla anlayıp tanıdı ise bildi ise o kimse Rabbısını da anlayıp bilip tanıdı.”[12]

Sırrını dikkatle anla çalış. Bu kitaptan evvel yazılan ZUHURAT-I VAKFI GÜNEŞ ve ZUHURAT-I İZHARI’L-VAKFI GÜNEŞ kitaplarını ara bul daha iyi anlarsın.

Nefsi kamçilemek nasıl olur?

İnsan-âdemoğullarında iki ruh var. Biri ruhi hayvani nefisi, birisi ruhi sultani Cenab-ı Hakkın nurundan peygamber efendimiz sallalahu aleyhi vesellemin ruhundan yaratılmış temiz nurani ruhtur. Ruhi can dediğimiz.

Ruhi hayvani de hayvanatlarda ki olan ruh gibidir. Yardımcısıda aklı maişattır. Aklı maişat, hayvanatlarda ki olan aklı maişattır. Aklı maişat dediğimiz; yemeyi, içmeyi bildirir. Yatmayı, kalkmayı, uyumayı bildirir. Keyfini, zevkini bildirir. Nefsi emmaredeki olan kimsenin yaşantısı aklı maişat hayvanat usuludür. Bol yemek, bol içmek, keyfini, zevkini düşünür başka bir şey düşünmez.

Nefsi emmaresini yıkar, nefsi levvame mülhimeye doğru ulaşırsa aklı maid üzerinde yaşar. Aklı maid; hem dünyasını helal yönden hem ahretini kazanmasını hem kendini yaratan halk eden Rabb’ısının rızasını bildirir.  

Nefis, daimi surette sahibini şerre, şakavete, şehvete çeker. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin ruhundan yaratılan ruhi sultani sahibini Allah’a çeker. İtaat ibadete çeker.

İki sultan, biri hayvani biri sultani göze gözükmeyen batın harbindedirler.

Nefsin, yedi adet ana başlığı kötü huy ahlakı zemimesi var. Bunlar islah olmaz ise sahibini daimi surette şerre, şehvete, şakavete, Allah’tan uzaklaştırıcı, utanç verici yönlere çeker. Allah’ın gazabını düşünmez. Allah’ın gazabına çeker. Allah’ın verdiği vücud iskeletini daimi surette şerre, şekavete çeker. Allah’a sığındık ümmeti Muhammed’i cümlemizi muhafaza eylesin âmin. Ya Muin.

Ruhi sultani ise insanı daimi surette Allah’a, cemaline, cennete çeker.

İşte kalb âleminde göze gözükmeyen bir mücadele var. Büyük harb var. Nefis öyle bir nankör nefistir ki namazda, zikirde, dersinde, tesbihinde ve oturup kalkmalarda daima işi gücü ölümü unutur. Yaradanı unutur ancak kendinin hoşuna gelen zevk havalarında, şehvani arzularına meyyal isteği çok. Kendinin istediği, hoşlandığı zevklerini ister daima vazgeçmez kalbe atar. Kendi keyfini, zevkini, isteklerini devamlı kalbe koyar.

Artık bu nefsin sahibi, bu nefsi biraz riyazete riyazet zindanına hapis edip her istediği arzusuna karşı hemen korku ki Allah korkusu, cehennem, azap korkusu, mezar korkusu, her an ölümü çok yakın bilerek işte nefis arzu ettiklerini isteyip kalbe sürdüğü zaman bu korkular kamçisiyle nefsin kafasını durmadan korku kamçisiyle elden geçirmek lazımdır.

Nefsi mülhimeden mutmainneye doğru yükselirse, bu kötü huylar, nefsin kalbe attığı kötü zevkler, istekleri, hoşlandıkları bu kimseye hoş gelmez olur. Çirkin gelir. Allah’ın yardımı ile kalbi tamamen mutmain olur.

Nefsin hevayi arzuları ona acı gelmeye başlar. Bundan dolayı onları kabul etmez. Ruhu sultaninin kılavuzladığı, Allah’ın razı olduğu rıza yoluna yönelmeye başlar. Nefsin kalbe koydukları arzu putlarını kırarak o kalbten atılmaya başlar. İnşaallahuteâlâ.                 

 


[1] Halidi Bağdadi Tarihi Bağdadi c.7.s.111 (Beyrut)

[2] Deylemi, Firdevs, c.3.s.260/4771 (Beyrut), M. Esad Efendi, Kenzü’l-İrfan 1001 Hadis s. 126/810.

[3] Bakara 2/154

[4] Ali İmran 3/200

[5] C.sagır Muhtasarı, c.3. s.90.

[6] Deylemi El Firdevsü bi Me’sûru-l-Hıtab c.1.s.398/1611(Beyrut), Ebul Fadlu-l-Askalani c.6.s.274/963(Beyrut)

[7] Yunus 10/55

[8] İbni Ebi’d-Dünya fi Kitabu’l-Evliya, c. 1, s. 12/8 (Beyrut).

[9] İbni Ebi’d-Dünya fi Kitabu’l-Evliya, c. 1, s. 12/8 (Beyrut).

[10] Ruhu'l-Beyan tefsiri c.3.s.8. (Beyrut), Cevâhir’ul-Kur’an, s. 12.

[11] Ebu’l-Feth Mukaddesi’nin kitabındadır. Bunu sıhahtan olmak üzere Mesabih sahibi Beğavi, Hafız Ebu Nuaym naklettikleri gibi, Taberani ile Hafız Ebu Bekr-i İsfehani de rivayet etmişlerdir.

 

[12] Hilyetül Evliya c.10.s.208, Keşfüzzünun c.2.s.1362, İmam Münavi kunuzuddakaik-s.11. Deylemi’den

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>