canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

SALÂVAT-I ŞERİFENİN FAZİLETİ HAKKINDA - (İzharu'l-Fedaili Nebiyyina Muhammedin Sallallahu Teala aleyhi Vesellem)

SALÂVAT-I ŞERİFENİN FAZİLETİ HAKKINDA

 

Hadisi şerif:

اَلصَّلٰاةُ عَلٰى النَّبِىِّ اَفْضَلَ مِنْ عِتْقِ الرِّقَابِ

“Efdal-i kâinat efendimize salât-u selam getirmek, köle azad etmekten efdaldır.”[1]

مَنْ سَرَّ هُ اَنْ يَلْقٰى اللّٰهَ رَاضِيًا فَلْيُكْثِرِ الصَّلٰاةَ عَلَىَّ

Yani “Cenab-ı Allah’a razıyen kavuşmak arzusunda bulunanlar, bana çokça salâvat göndersinler.”[2] Yine bir hadisi şerifte:

اِنَّ اَوْ لٰى النَّاسِ ب۪ى اَكْثُرُهُمْ عَلَىَّ صَلٰوةً

“Muhakkak ahrette sizin bana en yakın olanınız bana çokça salât-u selam getireninizdir.”[3] Yine bir hadisi şerifte

مَنْ عَسُرَتْ عَلَيْهِ حَاجَةٌ فَلْيُكْثِرْ بِالصَّلٰاةِ عَلَىَّ فَاِنَّهَا تَكْشِفُ الْهُمُومَ وَالغُمُومَ وَالْكُرُوبَ وَتُكْثِرُ الْاَرْزٰقَ وَتَقْضِ الْحَوٰٓائِجَ

Yani, “Bir kimse aciz kaldığı bir müşkül, sıkıntılı zamanlarda bana çokça salâvat göndersin. Sıkıntılar def eder ve rızk kapıları da açılır, müşküller hal olur”[4] diye buyurdular. Yine bir hadisi şerifte

مَنْ صَلَّى عَلَىَّ مَرَّةً وَاحِدَةً صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ عَشْرَ مَرَّةً

“Her kim Benim üzerime huzuru kalb ve tazim ile bir kerre salâvat getirse Cenâb-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bu kimseye on defa rahmet eder.”[5]

Yine bir hadisi şerifte:

مَنْ صَلَّى علَيَّ ف۪ي يَوْمٍ مِائَةَ مَرَّةً قَضٰى اللّٰهُ لَهُ مِائَةَ حَاجَةٍ سَبْع۪ينَ مِنْهَا لِآخِرَتِه۪ وَثَلٰاث۪ينَ مِنْهَا لِدُنْيَاهُ

“Her kim Bana yevmiye (günde) yüz salâvat getirse, Cenab-ı Allah, o kimsenin yüz hacetini kabul eder, yetmiş haceti ahret, otuz haceti de dünya hacetlerinden reva eder, sıkıntılarını kaldırır.”[6] Buyuruyor.

Yine bir hadisi şerifte:

عَنِ النَّبِىِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اَنَّهُ قَالَ مَنْ صَلَّى عَلَىَّ كُلَّ يَوْمٍ خَمْسَ مِئَةَ مَرَّةٍ لَمْ يَفْتَقِرْ اَبَداً

“Her kim Benim üzerime huzuru kalp sevgi tazim ile günde beş yüz salâvat getirmeyi adet yaparsa dünya fakirliğinden kurtulur. Ebediyen fakir olmaz.”[7] Yemin ederim ki o kimse Benim üzerime bu şekilde her gün beş yüz salâvatı şerife getirse o kimsenin iki dünyada hor, hakir, rezil olmayıp yüksek aziz adam olacağına yemin ederim. Fakirlikten de kurtulur.” buyuruyor. Yine bir hadis-i şerifte:

مَنْ صَلَّى عَلَيَّ أَلْفَ مَرَّةٍ

“Her kim her gün Bana huzuru kalp ile sevgi tazim ile bin adet salâvat getirmeyi adet yaparsa.”

حَرَّمَ اللّٰهُ جَسَدَهُ عَلَى النَّارِ

“Allah o kimsenin cesedini cehennem ataşına haram eder.”[8] Diye buyurdu.

İşte bu salâvatlar ve bütün namazlar ve zikirler vesair ibadetler, huzur-ı kalp ile olması lazımdır. Yani her ibadetlerimizde, bizzat Allah’ım beni görüyor ve kalbimden geçenleri bile duyuyor diye korku ve edeple kalbe sahip olmak lazımdır ki ibadetlerden fayda görülsün. Buna dair hadisi şerif:

 اِذَا صَلَّيْتُمْ عَلَيَّ فَاحْسِنُوا عَلٰى صَلٰاةِ فَاِنَّكُمْ تُعْرِضُونَ عَلَىَّ بِاَسْمٰٓائِكُمْ وَ اَسْمٰٓاءِ آبٰٓائِكُمْ وَ عَشٰٓائِرِكُمْ وَ اَعْمَامَكُمْ

Yani, “Benim üzerime salâtu selam ettiğiniz zamanda salâtınızı güzel ediniz. Yani, huzuru kalb ile kâmil bir salâvat getiriniz. Zira sizler benim üzerime kendi isimleriniz, babalarınızın isimleri ve kavmi kabile aşiretlerinizin isimleriyle arz olunursunuz.”[9] Diye buyurmuştur.  

Huzuru kalb dediğimiz, kalb ile bedeni birleştirip o vücudta ki olan organ ve azaların hareket ve çalışma düzenlerini, hepsinin işitmesini, görmesini, göze görünmeden içerde ki nefeslerin alıp verilmesini ve temiz hava alıp kirli havaları dışarıya teneffüs etmesini, dilin dönerek konuşmasını, sair bedenin çalışıp yürümelerini kendinden bilmeyip çok derinden düşünürek Cenab-ı Hakk’ın iradesi ile hepsinin hareketini Allah’ın iradesi ile olduğunu tasdik etmekle tefekkürde olmak lazımdır.

         O’nun iradesi olmasa bu varlıkların hiç birisi hareket edemez. Vazifelerini yapamaz. Böylece Cenab-ı Allah’ı her an tefekkür ederek kendisine yakın bilip Cenab-ı Hakk’ı hakka’l-yakın bilerek korku huşu edeple yaşamak lazım gelir.

Nasıl ki yemek yerken yediğimiz yemekleri ağızda çiğneyip mideye indirmek gerekir ki vücuda gıda versin.

Yaptığımız ibadetlerdede zikir, tesbih, Kur’an okumalarda dilde kalmayıp mümkün olduğu kadar kalbe indirelim ki fayda tesiri olsun.

Nasıl ki bir fabrika ve içinde çalışan alet edavatlar çalışma kurgu düzenini görüp baktığımızda onu kuran sanatkârın ne kadar bir büyük zekâya sahip olduğunu düşünüp anladığımız gibi bütün bu varlıklara ve onların kıvıltısı hareket düzenlerine insan kendi varlığına bakıp bütün bunları yaratan yüce Rabb’ımızın gücünü kudretini düşünüp tefekkür etmemiz lazım gelir.

Bunların hepsinin hareketleri kendi kendine olur mu? Kendi kendine bir fabrika hiç kurulma imkânı var mı? Her vücud fabrikasına bakın kendi kendine bunlar olur mu?

Bedenin dış kısmına, suretine bakıp kalmayın. Bedenin birde iç tarafına, mana âlemlerine düşünün bakın. İçeri boş değil. Hiç birini göremiyorsak ta Cenab-ı Hakk’ın nurundan yaratılmış olan ruhu sultani dediğimiz içerde bir ruh var. Onunla beraber akıl, iman, hayâ var. Allah’ın nazargahı ettiği kalb var. İçeri boş değil.

وَ ف۪ي مِنْكُمْ

       İçeri boş değil içeride bir kimse var. Tefekkür edeceğiz içerden zuhur edenler, vücudtaki devr eden kanlar, hareket eden organlar Allah’ın iradesi ile harekete gelen organlar hiç birisi bizim malımız değil. Allah’ın iradesi ile hareket etmektedir.

 

Bu hususta Nizamoğlu hazretlerinin beyitlerinde;

Ben bilmedim ki ben kimem

Hayrattayım hayratta

Hiç ben bana ben diyemem

        Hayrattayım hayratta

 

                   Kimdir bu gözümdeki gören

                  Kimdir bu kalbimdeki duran

                  Kimdir bu nefes alıp veren

                  Hayrattayım hayratta

 

Kimdir bu elimdeki tutan

Tuttuğunu geriye atan

Kimdir bu alıp satan

Hayrattayım hayratta

                  

                   Seyyid nizamoğlu heman

                  Her iş Hakk’ındır tutma güman

                  Ya bes nedir bu yahşi yaman

                  Hayrattayım hayratta

 

  Yahşi yaman konusu; yahşi iyi güzel manasına, yaman kötü manasına gelir. Bu insan toplumuna bakınca iyi insanlara ahlakı güzel huyları güzel ve Allah’ı tanıyanlar, Allah korkusundan bir an ayrılamayanlar, bunlar böyle yaşıyorlar. Birde yaman dediği kötü yolda, günah yolunda, nefsinin hava kötü yolda yürüyenler var. Bunlar neden böyledir? Diyor.

İnsanoğulları ezel ki ruhlarımız yaratıldığında Cenab-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri Kur’an-ı Kerim’inde A’raf suresi 172. Ayeti kerimesinde şöyle buyuruyor ki

اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ

         Yani, peygamberimiz sallalahu aleyhi vesellemin ruhundan ruhlarımızı, bütün ruhları halk ettiği zaman ruhlara hitaben 

 اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ

Yani,  “ey ruhlar sizi halk eden yaratan Rabb’ınız değilmiyim” deyince Cenab-ı Hakk’ın böyle bir cevabına ruhlar aşka şekva galeyana gelip hep birden cevap

قَالُوا بَلٰى

         DedilerYani, “sen bizi halk eden yaratan Halık’ımızsın. Beli (evet) ya Rabbi” dediler.

         Cenabı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri bütün ruhlara, ben sizleri dünya âlemine çıkaracağım. Bu sevgi muhabbetinizden ayrılmayacağınıza vaad ediyormusunuz? Ruhlarda ayrılmayacaklarına, ayrılmayacağız ya Rabbi diye vaadde bulunuyorlar.

 

Ruhlar, ruhlar âleminden Allah’ın iradesi ile dünya âlemine posta posta getiriliyor.

Ahd-i misak hakkında ayet, Raad suresi 20. Ayet:

اَلَّذ۪ينَ يُوفُونَ بِعَهْدِ اللّٰهِ وَلَا يَنْقُضُونَ الْم۪يثَاقَۙ

Yani, “bunlar o kullarımdır ki, ettikleri ahde vefa ederler ve üstünde durup dönmezler. Misakı da bozmazlar.”

Dünya âlemine gelen ruhlardan bir kısımları Allah’a verdiği ahdi misak üzerinde duranlar, Allah’ın kanunlarına uyup ruhu sulataninin gösterdiği yollarda Allah’ın rızasında yürüyenler, bunlar ahdi misakta yaptığı vaadin üstünde duran kimseler. Nizamoğlunun yahşi dediği iyi insanlar.

Yaman dedikleri, dünya âlemine gelince dünyanın sevgisine, endişe Hayallarına aldanıp nefsinin teşvik ettiği kötü yollara Allah’ın gösterdiği kanundan kanun tanımayıp ezel ki Allah’a verdiği ahdini vaadini bozan nefsin havasına uyup azan kimseler. Yaman dediği bunlardır.

Mülk suresi 1. ve 2. ayeti kerimeler:

تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ اَلَّذ۪ي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًاۜ

Yani, “O Allahu Teâlâ öyle tebarek öyle mübarek bir Allah ki bütün mahlûkat O’nun tasarrufundadır. Dünya ve ahret bütün hepsi O’nun tasarruf ve kudretindedir.  O Allahu Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri her şeyi yapmaya, icat etmeye kadirdir. Yok iken var eder, var iken yok eder. Cenab-ı Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri insanları halk edipdoğumla beraber hayatı halk ettiğini birde ölümü halk ettiğini haber veriyor. Bu dünyada büyük bir imtihan sahasına sürdüğünü haber veriyor. Bakalım bu imtihan sahasında kimler yaratan Rabb’ısını bilip tanıyıp kulluk yapacak. Kimler nefsin hava arzu yollarına gidecek”

 

Yine ayeti kerime:

Müddesir suresi 38. Ayet-i kerime’de buyuruluyor ki;

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَه۪ينَةٌۙ

Yani, “her nefis kendi yaptığı ve kazandığı ameliyle indallah’da mahbusedir.” Yani, herkes kendi kazancına göre muamele görür.

Dehr (insan) suresi 1. Ayet-i kerime’de buyuruluyor ki;

هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا

“Muhakkak insan üzerine dehriden bir zaman geldi ve geçti ki o zamanda insanın ismi cismi yok idi. O zamanda insan ismi okunur bir şey değildi. İnsanın dünyada ismi cismi yok idi.”

Şu halde insan, uzun bir zaman mevcut olmayıp, sonradan halk olununca, muhakkak onu yaratıcı ve icat edecek bir kadir-i muhtarın vücudu lazımdır. İnsan kendini halk edeni ve yaradanı iyi bilmesi lazım değil mi? Cenab-ı Hak insanın sonradan halk olunmuş ve bir cism-i aciz olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor: (Dehr (İnsan) suresi 1. Ayet)

اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ

Yani, “muhakkak biz insanı bir karışık sudan halk ettik ki insanları imtihan edelim.”

Yani, insanı biz anasıyla babasının bir birine karışmış nutfelerinden halk ettik ki Biz o insanı imtihan edelim, bakalım o insan hilkat-ı asliyyesini düşünerek kendini yaratan Halık’ını bilip, O’nun emirlerine uyup, ibadetle mi meşgul olacak, yoksa kendini yaratan Halık’ını unutarak emirlere itaatsizlik ile günaha, isyana mı dalacak. İnsanoğullarınıda imtihan vermeye kabiliyetli yarattık.

Gerçi Allahu Teâlâ, kulunun her fiilini bildiğinden imtihana ihtiyacı yok ise de emri ve nehyi ile mükellef kılarak imtihan edeceğini beyanla, kullarını ibadete davet olduğu gibi imtihan sebebi ile herkes kendi amelini bilir ve itiraza mecali kalmaz. Cenab-ı Hak insanı, yaratılışında akıl, zekâ ve fikir ve düşünceli ve his ve anlayış sahibi olduğundan, imtihana tabi tutuyor; Dehr suresi 2–3. Ayet-i kerime’lerde buyuruluyor ki;

فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعًا بَص۪يرًا ﴿﴾ اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا

İnsanı imtihan muamelesine tabi kılınca, “Biz o insanı işitici ve görücü kıldık.” Yani, insan amelini sual ile müptela olunca, Biz o insana işitecek kulak ve görecek göz de verdik ki o insan vahdaniyetin delillerini kulakları ile işitsin ve gözleri ile görsün ve doğru yola gitsin. Peygamberi tasdikle necat bulsun. Zira “Biz o insana Allah’ın verdiği nimetlere şükür edici olsun veyahut nimetlere şükür etmesin de kâmil şiddetle inkâr edici olsun. Her iki surette doğru yolu gösterdik” Hayır ve şer yollarını göstermek üzere Rasul de gönderdik ve Kur’an’ı da inzal ettik ve yapılacak ameli ve inanacak itikadı ve yapılması vacip olan her şeyleri bildirdik. Ve ahirete delalet eden delilleri de bildirdik. Bu yapılan ikazları anlayacak akıl, zekâ, düşünüp iyi ve kötüyü seçecek fikir de his de verildi.

Yani, şöyle ki bir yapılan vesaitler, taksiler ve muhtelif taşıtlar, bunların hepsinin yapılışı ve icadı bir akıl, zekâ sahibinin iradesiyle noksansız yürümeye ve götürmeye, istediğinde yürümeye, istediğinde de durmaya kabiliyetli olarak yapılmıştır. Sonra bunu kullanma yetkisini ve iradesini ve direksiyonunu şoföre teslim ediliyor.

 Bu şoföre trafik kuralları da, bu yollardaki tehlikeli durumları da bildiriliyor. Şimdi bu şoför bu kadar ikazlara karşı, bu ikazları hiçe sayar, kullandığı aracını ve aracın icap eden bakımına dikkat etmez, trafik kurallarına uymaz, tersine olarak büyük tehlikeleri düşünüp tedbir de almaz, yasaklanmış olan alkol, içki içer, ayrıca hiçbir kural, emirlere de uymaz; işte dikkatsizlik, itaatsizlik sonucunda düştüğü büyük felaketlere karşı bu şoför, başına gelen bu bela, bu felaketleri iyice düşünüp, bu başıma gelen musibetler, benim hiçbir kurala uymayıp dikkatsiz, tedbirsizliğimden demesi mi lazım gelir, yoksa bu karşılaştığım bu kötü bela ve musibetleri, bu kullandığım, bindiğim makineyi yapıp, icat eden kuvvet, kudret, zekâ sahibi olan zatın bu makineyi yapıp, icat ettiğinde bu şu gibi felaketler ile karşılaşacaklar; şu kötü belalar felaketler, bunun zimmetine yazıp kayıt etmiştir ki, ben tedbir etmesem de bu işler başıma gelecektir. Çünkü yapılışta böyle takdir etmişti, diyorsun. Bu suçu makinayı yapan kabul eder mi?

Bu itikat cebriye mezhebinin itikadıdır ki onlar, yetmiş iki fırka, hepsi hadis-i şerife göre cehennemi boylayacaklar. Ne kadar cehennemde kalacakları Cenab-ı Hakk’ın muradına bağlıdır.

Ayeti kerime, Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ

“Karada ve denizde zuhura gelen fitne fesatlar hepisi naasın eliyle yapdığındandır.” [10]

Yoksa Cenab-ı Hak durup dururken fesat halk etmemiştir. Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki;

وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ

“İnsanlar için hiçbir şey yoktur” اِلَّا مَا سَعٰى “ille neye çalıştıysa onun karşılığı vardır.”[11]

Yani kötülük yoluna gittiyse kötülük var. İyilik yoluna gittiyse iyilik var. Sonunda iyilik ise iyiliğinin kötülüğe çalıştıysa kötülüğünün karşılığını görecekdir.

İşte bu yazmış olduğumuz ayet bunları cevaplandırıyor. Bu cebriye mezhebinin çok büyük hatalı itikatları ehl-i sünnet itikadının dışında. Bunlar yapılan işlerin hepsi, ezelde yazılmıştır. Kulun elinde hiçbir şey yoktu, diye yaptığı suçunu Allah’a isnat ederler. Ezelde böyle yazmıştır, derler. İrade-i cüz’iyye ayetlerini inkâr ederler.

Hatta cehennemlik, cennetlik de ezelden yazılmıştır derler. Suçlarını Allah’a yüklerler. Böyle yazmıştır, derler.

Cenab-ı Hak, işte yukarıda yazmış olduğumuz dehr suresinde ki ayette kesin olarak cevaplandırıyor ki, Biz sizi nasıl yarattığımızı, asli yaratılışınızı, ayetlerimiz size bildirmektedir ve size göz, kulak, akıl, zekâ ve her şeyi anlamayı kabiliyetli olarak halk ettik. Bu dünya âlemine getirdik. Buluğ çağına gelinceye kadar günah yazdırmadık. Biz insanlara resuller gönderdik, kitaplar indirdik. Ayetlerimizle ve Resullerimizle ikaz ve irşat ettirdik. Kar ve zararlarını ve rızamızı şükür ve rıza yolunu ve günah, küfür yollarını, hepsini bildirdik. İrade-i cüz’iyye direksiyonunu kullanma yetkisini de verdik.

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا

Şimdi bakalım bu yaratılan vücut makinasını amel-i saliha, hayrat, şükür yoluna mı kullanır, cennete ve sonu bitmez nimetler servetlere ve cemalullah’a mı kavuşacaktır? Veyahut bu vücut makinasını nefsin hevasına, şeytanın iğvasına olan günah, şer, küfür, fasit yollara kullanıp, kendini yaratanın gazabını kazanıp, ceza yeri olan cehennem azaplarına mı layık olacaktır.

 Artık iyice düşünsün. İsterse doğru yola gitsin şakir olsun ve isterse eğri yola gitsin kâfir olsun. Her iki surette menfaati ve mazarratı kendine ait olduğunu, kendinin düşünmesi lazımdır. Çünkü yapılan ikazlara karşı hiçbir itiraz edecek bir şey kalmamıştır. Çünkü gözüm yok idi ki görmedim, kulağım yok idi ki duymadım, aklım yok idi ki iyiyi kötüyü seçe idim demeye, itiraz yeri kalmamıştır.

Şimdi bu ayetlere ve hadislere karşı anlayacağımız şunlardır ki, yapılan günahlara cidden pişman olup, bir daha bu günahları yapmamak niyeti ile tevbe eder ve iman eder, birde amel-i salihaya devam eder ve yaptığı tevbesinde sabit durursa, yaptığı günahlar afv olacağı bildirildi.

Ve bir de insanların hayır ve şerrin ezelde yaratılışında yazılmayıp, sonradan insan kendi iradelerini hayır ve şerre sarf etmesi üzerine Allah’ın halk etmesi, insan iradesini ne zaman bir işe kullanır sarf eder, Allah’da o zaman halk ve icat ettiği anlaşıldı.

Şura suresi 25. Ayet-i kerime’de buyuruluyor ki;

وَهُوَ الَّذ۪ي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِه۪ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَۙ

Yani, “insanların kalplerinde olan esrarı bilen Allahu Teâlâ şu zat-ı a’ladır ki, sıdk-u hulus üzere yapılan tevbeyi kabul edip, büyük ve küçük bütün günahları afv edeceğini vaad ediyor.”

Allah’ın vaadi haktır. Dikkat! Allah’ımızın vaadi başkalarının vaadine benzemez. Vaadinde duran ondan sadık kimse bulunmaz. Bu ayetin hükmüne göre günahımız isyanımız kusurumuz çok ama O’nun rahmeti şefkati daha artık çoktur. Onun rahmetinden umut kesmiyeceğiz. Ayeti kerime:

نَبِّئْ عِبَاد۪يٓ اَنّ۪يٓ اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُۙ

Cenab-ı Hak ayeti kerimesinde Günahkârlara günahını bilip tövbe edenlere bir kurtuluş müjdesini haber vermektedir.

Yani, “Ey Habibim kullarıma haber verki günahını bilip tövbe edenleri af ederim. Ve Benden rahmet dileyenleri mağfiret ederim.”[12]

Bana karşı asilik yapıp isyan edip burnunu kaldırıp kanunlarımı tanımaz isyanda bulunanlara azabım elimdir. Bu konuda büyük günahkârlara Cenab-ı Hak gene bir kurtuluş beşaret vermekte, onlara bir af kapısı imakan kapısını açıyor.

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰىٓ اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

Yani, ayeti kerimede buyuruluyor ki:

“Ya Habibim, o kullarıma deki Ey kendi nefislerinin üzerine günah, isyanda, azapta israfa geçen kullarım. Siz Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin ki ve günahınızın büyüklüğüne nazar ederek tövbenizin kabul olunmayacağını zannetmeyin o Allah tövbe ve iman edenlerin günahları her ne kadar büyük olursa olsun cümlesini af ve sitr eder.”[13]

Hulus-ı kalp ile edilen tevbe sebebiyle bütün günahları af ve mahv ve izale ediyor. Çünkü kullarının gizli ve zahir işlediklerinin hepsini bilir. Hiçbir zerresi ilminden hariç olmaz. Her günahtan tevbe etmek kulların üzerine vaciptir. Hatta günah işlerde tevbeyi tehir ederse, ikinci bir günah işlemiş olur. Çünkü günahını hiç kaale almamış olur.

Günah yapılınca acele tevbe etmek vacip olur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:

عَجِّـلُوا بِالصَّلٰوةِ قَبْلَ الْفَوْتِ وَعَجِّلُوا بِالتَّوْبـَةِ قَبْلَ الْمَوْتِ

Yani “namazın vakti gelince eda edin, vakti geçmeden tevbeye de acele edin ölüm gelip başınıza çökmeden”[14] buyuruyor.   

 Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme sordular ki sana getirilen salâvatta âl’in de geçiyor, senin âli evladın kimlerdir? Diye sordular. Buyurdular ki;

اَهْلُ الصَّفٰٓاءِ وَالْوَفٰٓاءِ مَنْ آمَنَ ب۪ي وَاَخْلَصَ

“Benim âl’im; kalpleri halis ve safi ve sadırları, küdüret ağyardan arî, temiz olanlardır.” Yine sordular; onların alameti nedir ya Rasulullah?

ا۪يثَارُ مُحَبَّت۪ى عَلٰى كُلِّ مَحْبُوبٍ وَاِشْتِغَالُ الْبٰاطِنِ بِذِكْر۪ي بَعْدَ ذِكْرِ اللّٰهِ

 Ehl-i safa ve ehl-i vefanın alameti:

“Allah sevgisi ile benim sevgimi kendi sevdiklerinin en üstünde tutmayı tercih edenler. Her sevdiğinden beni fazla sevmesidir. Ve batınlarını dil ile kalplerini Allah zikri ile benim zikrime bağlayanlar.” [15] İşte benim âli evladım bunlardır. İsterse beni haşimilerden bir irtibat bulunsun isterse bulunmasın. Bunlar benim manen evladlarımdır diye buyurmuşlardır.      

Yine hadisi şerif:

غَشِيَتِكُمُ السَّـكَرْتَانِ حُبِّ الْع۪يشِ وَحُبُّ الْجَهْلِ فَعِنْدَ ذٰلِكَ لَا يَأْمُرُونَ بِاالْمَعْرُوفِ وَلَا يَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَالْقٰٓائِمُونَ بِالْكِتَابِ وَالسُّنَّةِ كَالسَّابِق۪ينَ الْاَوَّل۪ينَ مِنَ الْمُهَاجِر۪ينَ وَالْاَنْصَارِ

Yani, “sizi iki sarhoşluk kaplar; biri yiyip içip, gece gündüz, hırs ve tamahla kazanç kazanmak sarhoşluğu; biri de cahillik sarhoşluğu ve işte bundan dolayı emri bil ma’ruf ve nehyi anil münkeri yapmazsınız.  O zaman sünnet ve kitaba sahib olanlar, muhacir ve ensardan sabiku’l-evvelin yani, benim zamanımda ki ensar muhacirlerim gibidir.”[16] Buyuruyor.

Her kim Cenab-ı Hakk’ın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’i korku edeple okur, okuduğu ayetleri anlamıyla beraber hıfzına alır ve benim hadislerimi tazim edeple okur hıfzına alır.

Bunları okuyup hıfzına almakta ki gaye maksatı nefsinin islah terbiyesine hâkim olmak için ve Allah’ın rızasını bulmak için, nefsinin terbiyesine çalışıp hâkim olup kalbini tasfiye kılıp Hakk’tan gayrileri o kalpte eyleştirmeyerek nefsinin ahlakı zemimlerinden kurtulup ahlakı hamidiye ile muttasıf olup Cenab-ı Hakk’a yakın, kurbiyet hâsıl eder.

Bundan sonra kendisi tedavi olduğu gibi kulların içinde ahlakı zemime hastalıklarına düşenleri aynen karşılık beklemeden onlarında tedavisine Allah rızası için çalışanlar, onlarında ahlakı zemimelerinden kurtulmaları için tedavisine çalışıp onlarıda kurtaranlar benim zamanımda ki ensar muhacirlerim gibidir demektir.

Bu hadisi şerife göre, Müslümanlar parçalanmayıp tefrika yapmayarak birleşip her mü’min Müslüman bulunduğu mıntıkasında bu manevi emraz hastalıklarına düşenleri acıyıp onların Allah rızası için tedavilerine çalışılması lazım.

Tefrika olmayıp fırka fırkaya bölünmeyerek Allah’ın dinine hep beraber yapışılması lazımdır. Her ehli iman bulunduğu mıntıkasından mesuldur.

Zamanımızdaki bir kısım hocalar cenaze oluyor cenaze sahipleri merak içinde hocada kesim kesip şu fiyattan aşağıya yıkamam diyor. Veyahut mevlid-i şerif, hatim-Kur’an-ı Kerim okuma gibi kesim kesip şu fiyattan aşağıya okumam diyerek geçim vasıtası haline getirenler. Her türlü renge girer, boyanırlar. Şimdiki zamanımızda bunlar çoktur. Halkı yeniliğe çekerler. Kendi menfaatlerini kovalarlar. Kandırmak, inandırmak için türlü türlü, çeşit çeşit sözler söylerler. Allah esirgesin, cümle ümmet-i Muhammedi korusun, âmin!  İşte bunların kafası cehennemde öğütülecektir.

Bu gibi olanlar hakkında hadis-i şerif:

اِنَّ ف۪ى جَهَنَّمَ رَحِيًّ تـَطْحَنُ عُلَمٰٓاءَ السُّوٓءِ

Hadisi, İbn Adi ve İbn Asakir rivayet etmişlerdir: Ravisi Enes bin Malik radiyallahu anh’dır. Rasul-i Ekrem Efendimiz buyuruyor ki; “Cehennemde bir değirmen var, kötü ulemaları öğütür”[17] buyuruyor.

Yaptığınızı Allah için yapın Allah’ın kullarını, fakir fukarayı neden böyle zora çekiyorsunuz?

Zahir doktorlarımız zahiri hastalıklarımızı tedaviye çalışıyorlar. Meneviyatta da Allah’ın kendilerine ilim verdiği âlimler, fırka fırka olmayıp tefrika çıkarmayı bırakıp karşılık menfeat beklemeyerek Allah rızası için bu manevi ahlakı zemime hastalığına düşenleri Allah rızası için tedavi edip Allah’ın razı olduğu kötü ahlakı zemimelerden kurtarıp Allah’ın razı olduğu güzel ahlakı hamidelere ulaştırmaya çalışması lazımdır.

İşte Peygamberimiz sallalahu aleyhi vesellem efendimizde âlimlerden bunu istiyor. Hadisi şerif:

عَالِمٌ يَنْتَفِعُ بِعِلْمِه۪ خَيْرٌ مِنْ أَلْفِ عَابِدٍ

“İlminden fayda görülen hakkıyla bir âlim ilminden fayda görülmeyen kendi tek başına çalışan bin abidten hayırlıdır.”[18]

  Öyle ise bizlerde gayret gösterip Allah’ın ve Rasulullahın sevdiği âlimlerden olalım. O insanların parasında, yidirip içirmesinde, hürmet hizmetinde hiç birinde gözü olmayıp karşılık menfeat ummayarak beklemeyerek, Allah’ın kullarına cidden acıyarak, onların tedavisine çalışanlardan olalım. Onların kalbini maneviyatını tedavi edip temizleyip Allah sevgisini onlara aşılıyanlardan olalım. O zaman Allah ve rasulullah öyle sever.

Yine hadisi şerif:

حَبِّبُوا اللّٰهَ إِلٰى عِبَادِه۪ يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

“Allahu Teâlâ’yı kullarına sevdiriniz ki Allah’ta sizi sevsin.”[19] Onların sevdiği âlimlerden olalım inşaallah.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi Cenab-ı Hak, âlemler üzerine rahmet olarak bir fazl-ı ilahi, bir güneş olarak doğdurmuştur. Sair enbiya-i kiram da, O güneşin kameri ve kevakibidirler. (Yıldızlarıdırlar) O güneşten istifade-i feyz ederler. Çünkü O, mecma-ı esma ve menba-ı na’ma olduğundan, her devlet-i zahire ve keramet-i batıne hepsi O’ndan kısmet olunmuştur. Çünkü bütün mevcudat O’nun nurundan yaratılmıştır.

وَجَوْهَرُ كُلِّ وَلِىٍّ وَضِيَاهُ

Ve Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “her velinin cevheri ve hakikatı ve aslı maye ve maddesidir ve ziyasıdır.”Çünkü beyan olunduğu vechile cümlesi nur-ı Rasulullah’tandır ve her veliden zuhur eden alamet ve keramet anlara nur-ı Muhammedi’dendir.

 


[1] Kenzü-l-İrfan 1001 Hadis s.6/11.

[2] Kenzü-l-İrfan 1001 Hadis s.6/12.

[3] Kenzü-l-İrfan 1001 Hadis s.6/13. Sahihi İbni Hıbban c.3.s.192/911 (Beyrut), Süneni Tirmizi c.2.s.354/484 (Beyrut)

 [4] Kenzü-l-İrfan 1001 Hadis s.6/17.

[5] Kenzü-l-İrfan 1001 Hadis s.6/16.

[6] Ramuze-l-Ehadis c.2. s.427/12, Rudani. C.5. S.303.304/9581.

[7] Hazinetü-l-Esrar s. 171. (Arab’ça baskı.)

[8] Delâili-l-Hayrat Şerhi s.27–28 (Osmanlıca baskı).

[9] Şerh ve Tercüme-i Delâili Abdulkadiri Geylani s.6 (Osmanlıca baskı), İmamı Abdurrazzak Musannef c.2.s.214/3111 (Beyrut)

[10] Rûm Suresi, 30/41.

[11] Necm Suresi, 53/39.

[12] Hicir 15/49.

[13] Zümer 39/53.

[14] Müzekkin Nufus, Münavi Feyzü’l-Kadir c.5.s.51.(Mısır)

[15] Şerh ve Tercüme-i Delâili Abdulkadir Geylani s. 33–34. şarih ve mütercimi Hazreti şehriyari Süleyman Hasbi.

[16] Ramuze’l-Ehadis c.2.s.5, Münâvi, Feyzu’l-Kadir, c. 4, s. 402 (Mısır); Ebu Nuaym Hilyetü’l Evliya, c. 8, s. 48 (Beyrut); Deylemi el-Firdevsü bi Me’sûru’l Hıtab, c. 3, s. 105/4293 (Beyrut).

[17] İbni Adi el-kamil, c. 3, s. 427 (Beyrut).

[18] Deylemi, Firdevs, 3/41-Ramuzel hadis c.2.s.314/11

[19] Ramuzel Ehadis c.1.s.273/7

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>