canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

MÜRŞİD KİMDİR? MÜRİD KİMDİR? - (Sırru'l-Esrar 1.Cilt)

MÜRŞİD KİMDİR? MÜRİD KİMDİR?

 

Malumdur ki zamanımızda nice ehli tarik zuhur etmiştir ki daha sülûkünü tamam etmeden ve daha saliklik nedir bilmez iken mukallitlikle mürşidlik davası edip halk içine girerek kitaplardan öğrenmiş olduğu bir takım belagat ve fesahatlerle halkı aşka getirip zikir, mücahede kuvvetiyle cezbe ve biraz haller zuhur ettiriyor. Sonradan o biçareler mayesiz olduklarından o halleri bitirip nadim olurlar veyahut şeriattan dışarı bid’at yollarına sarparak iki cihanda hüsran içinde kalırlar.

Eğer bu mesele devam ederse tarikatı âliye taklit olacaktır. Yalancı mürşidler mürekkep izinde somurarak deniz gördüm sanıp gururundan, kibrini kurup ben mürşid değilim, varın bir mürşidi kâmil arayın demeyip o fukaraları aldatıp dünyalığa vasıta olarak tarikatı sanat hükmünde kullanıyorlar.

Hâlbuki bir mürşidden feyz alamayan diğer bir mürşide varması caizdir. Zahirde dört imamın mezhebinden hangisine dilerse dönmesi caiz olduğu gibi çünkü dergâh birdir ki hazreti Peygamberin mülküdür. Hangisi iyice hizmet ederse ona uymalıdır.

Bu tarikat yolunda mürşidlik davası eden evvela hazreti peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem tarafından mezun olmak şarttır ve hakîkatten batınına kuvvet lazımdır ki müridi sarp yerlerden geçire.

Şeyhimiz Bilal Baba hazretleri buyurdu ki:

Evin batı tarafından dereden çay akıyor. Oradan bir abdest aldım, temiz bir çimen üzerinde namaz kıldım, kıbleye karşı gözler kapalı oturdum.

Bir müddet sonra Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem zuhur etti, benim tarafa geliyor. Yakına gelince bu kelamları üç sefer bana tekrar söyledi. Bende kelamların ne demek olduğunu o zaman anladım.

اَلشَّيْخُ مَرْكُوبُ الْمُر۪يد،ِ اَلشَّيْخُ سَف۪ينَةُ الْمُر۪يدِ، اَلشَّيْخُ مِعْرَاجُ الْمُر۪يدِ

Yani; “Şeyh müridin karada binegi, denizde gemisi, göklere çıkmağa merdivenidir.”

Bir adam uzak bir yola gitmek için evvela bir binek arar, müridin karada binegi şeyhinin gönlüdür, manaviyyatıdır. Şeyhın manaviyyatından yol gider. Denizde gemisi gibidir, yine onun kalbinin içine girmeden gidilmez, göklere çıkmağa merdivenidir.

Düz yollardan yürütmek için otomobili ve denizden geçirmek için gemisi ve sülûkünü göğe çıkarmak için merdiveni lazımdır. Eğer bunlara malik olamaz ise mürşidlikte hakkı yoktur.

Fakat şeriat yolunu ve zikir, taatlerin usulünü ehlisünnet ve’l-cemaat mezhebi üzere tarif etmek cümle zahir hocalarına ve mürid, vekil ve halifelere şeriat izin vermiştir. Buna dair nice ayeti kerime ve hadisi şerifler vardır.

Yukarıda zikrettiğim vech üzere tarikat ve hakikat yolunda mürşidsiz hiçbir kimse bir ayak bile ilerleyemeyeceği şüphesizdir. İlerlemek isteyenler bir mürşidi kâmile teslim olup ve o mürşidi kâmilde; zikir, taat ve nafile ibadetlerle müridin maneviyatını yüklenerek tarikatla hakikat yoluna götürür. O mürşidin emir ve iradetinden çıkmadıkça dünya ve ahret aziz, korktuğundan emin ve umduğuna nail olur bi avnillehi Teâlâ.

Mürşidi kâmilin emriyle daha sülûkünü tamam etmeyen mürid de halka tarikat yolunu vekâleten tarif edebilir amma kendini ve kendisine uyanları helake vermek ihtimali vardır. Çünkü kendi yolunda halk ile uğraşan yolundan kalır.

Yola yürüyen bir şoför kendi bindiği arabasında olan arızayı aramaz, yaptırmaz. Dışarı başkalarının arabalarında noksan arıza aramayı adet yapmış öylelerinin arabasının haberi bile olmadan yoldan çıkar, geri kor. Çünkü daimi surette başkasının arabasında kusur arar, kendi arabasını unutur. Bu yolda da kendi noksanını, kusurunu unutup daimi surette başkasının kusurunu, hatasını arayanlar kendi yolundan geri kalırlar.

Vekiller ders verdiği adamlara kendini huzur ettirmeyip şeyhının şahsını tarif edip O’nu huzur ettirmelidir.

Hakikate vasıl olmak maye-i Muhammediye sallallahu aleyhi vesellem ile olur. O maye şudur ki mürşidi kâmil müridin elini tutup kalbine tevhid ile tıflı maneviyeyi rabt ve ona hizmet ederek günden güne büyüyüp o mayenin pınarı olan iki cihan serverine ulaştırmak için muktedir mürşid lazımdır.

Eğer nakıs olursa müridi sarp dağlarda ve denizlerde helak edip mürid ve kendisi mesuliyette kalıp ahrette büyük cezaya müstahak olurlar.

Dünyada böylesi adamların ikaz olup şeriat merkezine girmeleri çok zordur. Çünkü kendine güvenip kimseyi kendisine rehber edinemez amma daha bunun ucunda olanlara her kim doğru yolu gösterse kanaat ederler.

Mürşidi kâmile şartlar olduğu gibi müride de teslim ve iradet getirmek şarttır. Teslimiyet tam olmazsa mürşid ne kadar kuvvetli olursa da mürid ondan nasip alamaz, bir feyz alamaz zira hazreti peygamberden yüksek mürşid olamaz.

Cemaatinin içinde kendini görmeyen nice gönül gözü kör münafıklar var idi ve hazreti Musa aleyhisselam ledün ilmini öğrenmek için hazreti Hızır’a mürid olarak işinin hikmetinden sual ettiğinden bir birlerinden ayrılıp o ilimden mahrum kaldığı sure-i kehf de mezkûrdur. Öyle olursa mürşide teslim olan her bir fiiline, halına katlanması şarttır.

Mürid, mürşidi kâmilin elini tutup manevi tıflın çekirdeğini zikir, taat sularıyla o çekirdeği yetiştirip, kemale erdirip, meyve verdirmeğe beş türlü hizmet lazımdır. Çünkü dikilen tohuma; birinci kökünü deşip gevşetmek, ikinci sulamak, üçüncü kuruyan budaklarını temizlemek, dördüncü muhafaza etmek, beşinci her zaman gelip halına bakmak lazımdır.

Böylece mürşid dahi birinci; müride zikir ve taatleri ders ederek kalbini yumuşatmak.

İkinci; nasihat edip tarikat ve hakikat yolunu göstermek, gerek kendi lisanıyla ve gerekse tasavvuf kitaplarını tarif etmekle.

Üçüncü; nefsi emmaresinin yedi ahlakı zemimesini kalbinden ve kalıbından çıkarmakla çünkü cümle günahların başı bu yedi huydur ki birinci hubbu dünya yani, dünyayı kendisine veli bilmek ve dünyanın ahretine ziyanı olmak. İkinci kibir ki her hangi bir hal olursa olsun kendisini başkalarından büyük görmektir, büyüklük Allahu Teâlâ’ya mahsustur bilmiş iken. Üçüncü hased, sairlere verilen nimetin zevalini istemek. Amma onlara mübarek olsun Cenâb-ı Hak bana da ihsan etsin demek hased değil imrenmektir. Onun günahı yok sevabı çoktur. Dördüncü riyadır ki amelini halk beğensin diye kılmak yani el görsün diye yapmak. Beşinci bahıllıktır (cimriliktir) ki Cenâb-ı Hakk’ın verdiğini nefsinden ve ehlinden ve müstahaklarından esirgemektir. Altıncı gadap, hiddetlenip, öfkelenip şeriattan dışarı muamele yapmaktır. Yedinci ucub, günahını unutup amelini beğenmek. İşte mürşide lazım olan şartlardan biride müridi bu yedi kötü ahlaktan temizlemektir yani kurtarmaktır.

Evvel saymakta olduğumuz beş şartın dördüncüsü; müridin geçmiş namaz ve oruç ve sair hukukullah ve hukuku ubbadın (kul hakkının) kazasını emretmektir.

Beşinci; o müridi karşısına edeple oturtturup feyz vermek. Eğer mümkün değil ise rabıta ve murakaba tarif edip şeyhın feyzini cezb etmek için kalbini şeyhın şahsına rabt edip başka mürşid ve âlimlerin yanında otururken bile kalbini şeyhından ayırmamalıdır. Her rüzgâra yelken açan gemisini batırır yere dediği gibi.

Eğer kendisi şarkta ve şeyhı ğarbte olsa bile gözünü yumarak şeyhının feyzini almaktır. Çünkü mürşid baştanbaşa şem’alı cam gibidir. Müridinde kalbi ayna mesabesinde olup eğer aynasını şem’aya tutturabilirse mürşidin her hal ve kemalini kendine çeker. Eğer müridte kemâlât olmazsa cezb edemeyip mahrum kalır.

Bir şeyhın bazı müridinde hal zuhur edip bazılarında etmese kabahat müridtedir. Eğer hiçbir müridte zuhur etmezse bil ki şeyhta noksaniyet vardır. O şeyh sülûkünü tamam etmelidir. Sülûkü halında halk ile uğraşan kendi eliyle zehir yutmuş gibidir.

Amma derece-i kemal kazandıktan sonra irşad tahtına oturup nice asileri doğru yola çekmek için çalışırsa ziyanı yok, büyük mertebedir. Bu minval üzere mürşidin müride hizmeti bu beş şart üzere olur.

Eğer mürid tamamen teslim, her emrini tutarak iradet getirirse o kalbinde ki manevi tohumu kemal bulup meyve verir. Ve kendide mürşid olup çekirdeği sairlerin kalp tarlasına rabt etmeğe kabiliyet kesb eder.

Mürşid ve müridin altı şart ve nişanları vardır ki eğer bu altıdan biri noksan olursa o müride irşad oldun denilmez. Eğer denilirse maneviyatının kurumasına sebep olur. Burnunu sileyim derken gözünü çıkarmış olur.

O ham meyveyi pazara çıkarıp tarikat ve hakikat bahçesinin ismini lekelemeğe sebep ve hatta hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimizin dinine hıyanet etmiş olurlar.  Onun için mürşidlerin bu altı şarta dikkat etmeleri ehemmiyetle elzemdir.

Şartın biri ilim, biri vakar, biri hal, biri kemal, biri seyr, biri sülûktür.

Evvela ilim; amentü billahın manasını tamamen bilip iman ve itikat etmektir ve şeriattan kendisinin ameline lazım olanları ilmihal kitaplarından ahkâmı şer’ıyye üzere doğru ve helal ve haramı fark etmektir. Bu kadar ilim olursa öteki halleri yükseldikçe ilmide yükselir çünkü zahir ilim sahrinc gibidir. Yani, toplama su ile biriken havuz gibidir. Ağızdan yani göz, kulak ve sairlerle kesb olunup kalbe gelir ve kalbten yine bunlar ile çıkar. Vehbi ilimde, kaynayan pınar gibidir ki tevhid ile kalp kapısı açılırsa levhi mahfuz ve Kur’an-ı Kerim’de her ne var ise vasıtasız kalbinden lisanına cereyana başlar. Buna dair ayeti kerime ve hadisi şerifler mezkûrdur. Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri ayeti kerimede:

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَآءُۚ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًاۜ

“Allahu Teâlâ dilediği kimseye ilm-i hikmeti verir. Her kime ilm-i hikmet verirse, ona çok hayır vermiştir.”[1]

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz İmam Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anhudan rivayet olunan hadisi şerifte:

عِلْمُ الْـبَاطِنِ سِرٌّ مِنْ اَسْرَارِ اللّٰهِ تَعَالٰى وَحِكَمٌ مِنْ حِكَمِ اللّٰهِ تَعَالٰى يَقْزِفُهُ ف۪ى قُلُوبِ مَنْ يَشٰٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪

Yani “ilm-i batın Allah’ın sırlarından bir sırdır. Ve Allah’ın hikmetlerinden bir hikmettir. Bunu dilediği kulunun kalbine koyar”[2] deyi buyuruyor.

Öylesi adamların kavil, fiilini ilmi zahir âlimleri tasdik eder. Hâlbuki kendisi o ilimleri kitaptan görmemiştir. Her ne kadar söyleseler ilimleri tükenmez ve usanmazlar. İşte ilmi Vehbi de bu gibi ilimlerdir.

Şartın ikincisi; vakardır ki yani kendisine verilen ilmin kadir ve şerefini ve yüksek olduğunu bilip o şerefi ve mukaddes ve yüksek ilmi Allahu Teâlâ’nın ve Allah’ı sevenlerin yanında hiç ehemmiyeti olmayan dünyalığa alet etmeyip sırf Allah rızası için etmelidir çünkü hazreti peygamberin vekilidir.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem nasıl sarf etmiş ise vekili de öyle davranması icap eder. Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi nebevide âlimler cümle âlemin fevkinde gösteriliyor gerek zahirisi ve gerekse batınisi her ikisi de.

Üçüncü şart; müridde, kabız ve basat halleri olmalıdır ve mürşidde o halleri değiştirip bazen müridin gönlünü cümle hevalardan kesip ve cümle sivayı unutup kalp ve kalıbında Hakk’tan başkasını koymamak için fazlaca ibadet ve riyazet ve çile ve uzlet ve halvet ve saireyi emretmelidir.

Külliyen meyli döndükçe maneviyatı yanıp kurumamak için halini değiştirmek lazımdır ki seyahat emretmek ve taatleri noksanlaştırmak ve yolunda muhataradar olduğunu helake götürecek tehlikeler olduğunu tefrik etmek lazımdır.

İşte böylece aşkullah çok aşırı oldukça soğutmak ve az oldukça kızdırmak lazımdır. Nitekim demircileri görüyorsunuz ki demiri çok kızdırsalar erir ve az kızdırsalar dövüldükçe yarılır. Onu orta bir halde istedikleri gibi kullanırlar.

Arazide çift sürerler, demirciler çift demirinin suyunu verirken suyu çok verirse demir tıkadan atar, kırılır. Az verirse ucu eğilir, yamulur, iş görmez. Mürşidi kâmilde bir müridin haline göre yüzüne çok gülse yamulur, eğilir, şımargan olur. Eğer çok sert olsa kırılır.

Mürşidi kâmillerin misali sıcak bir hamama benzer. Hamamcı, gelenlerin üzerinde elinden geldiği kadar en ufak kir koymamaya çalışır. Mürşidi kâmillerde yanına gelenlerin manevi yönden en ufak kötülüklerini gidermeye çalışır, manevi kirlerinin arınıp sıhhat bulmalarını ister, parada gözü olmaz. Nasıl o kirden arınır, sıhhat bulur onu düşünür, gelenleri de ret etmez.

Mürşidi kâmil çok merhametli çok şefkatli sütlü bir anaya benzer. Çocuk gider tozda, toprakta üstünü başını batırır, gelir anası bunun üstünü başını temizler, çocuk tekrar tekrar üstünü batırır ana çok şefkatli merhametli olduğundan üşenmeden çocuğun üstünü temizleyip tembihlediği gibi mürşidi kâmilde müridin hatalarını düzeltmeye çalışan çok şefkatli, merhametli feyiz memesi ile müridlerini yetiştirir bir merhametli ana gibi. Bunlar bana Allah’ın emaneti, Allah gönderdi, Allah’ın emanetine nasıl davranmam lazım gelir der, Allah’tan çok korkar.

İşte öylece mürşidi kâmil olan müridlerine hal verip kesmeğe muktedir olmalıdır. Eğer veremezse mürşidlik yapmamalıdır ve kendiside kibrini kırıp mürşid aramalıdır. Nitekim nice âlimler deniz gibi ilimleri var iken daha mürşid aradıkları malumdur.

O’nun biri, yazıcı oğlu Muhammed hazretleridir ki; evvela ilmi zahiri öğrenmek için Şam’ı, Buhara’yı ve her tarafı gezip zahir ilminde münteha olarak tasavvuf ilminin de kadrini bildiğinden sülûk ederek yedi sene çile, riyazet, perhiz, zikir, mücahede ile çalışarak biraz kendisine emniyet gelip ilhamda hazreti peygamber tarafından nida olundu ki “sen Bağdat’ta falan mürşidin yanına varmadıkça kemale ermezsin.”

O vakit yayan olarak perişan bir halde Gelibolu’dan Bağdat’a varıp keşf ile o şeyhın evini bulmuştu ve o şeyh kendisini imtihana çektikten sonra dedi ki “sen kemale ermemişsin ve buraya imtihan üzere seni göndermişler. Yoksa cümlemizin büyüğü ve zamanın kutbu Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin yanına gitmelisin” buyurmuştu. Muhammed hazretleri Ankara’ya gelerek nice sene o zatın terbiyesinde kalarak irşad olmuş idi.

Biride imamı Rabbani hazretleridir ki; dört yüz icazetli hocaya ders verirken ve deniz gibi ilme ve servete malik iken bir adam gökte uçsa bile delilsiz Hakk’ın rızasına nail olamayacağını anlayınca çoban baba isminde bir zatın terbiyesine girdi. O zatta kendisine tekkenin kademhanesini temizlemek vazifesini verdi.

Üç gün temizledikten sonra şeytan aleyhillane nice vesveselere başlayıp hey ahmak herif, ne ettin? Aklı o kadar büyük zat iken ve din yolunda o kadar hizmet görür iken gelip bir dağın çobanına hizmetçi oldun. O da cahil olduğundan ilmin kadrini bilmeyip sana bu gibi layık olmayan hizmeti gösterdi. Hal bu ki bunu bir cahil şahsa verip senide mesleğin üzere bir vazifeye tayin etmesi lazım idi diye ığva verince “böylesi hazreti peygamberin cemaline vasıl olan bir zatın kademhanesini sakalımla temizlesem yine çok değildir” diyerek red etti. Ve şeyh huzuruna gelince şeyhı ona aferin diyerek Hakk’a vasıl edip arifi billâh ve sahibi tarikat olmuş idi.

İbrahim edhem ve İbrahim hakkı hazretleri ve nice âlim ve zahidlerin kıssaları bu minval üzere ravidir.

Hazreti Ali kerremallahu vechehu efendimiz cümle ilimlerin kapısı iken “bana bir harf öğretene kölelik yaparım”demiştir.

İşte buna dair velev ki bu yolda hiçbir şey göremez ise de ahrette yoldaşlarıyla berber haşrolup bila hesap ve lâ azap zümresine dâhil olmak için cümle âlim ve abid, zahid, sofi ve cahillerin tarikatsız kalmayıp bir mürşidi kâmile intisap etmeleri ehemmiyetle elzemdir.

Zira şeytanı aleyhillanenin ilim ve amelim çok diye Âdem aleyhisselamda ki hazreti peygamberimizin nuruna secde etmediği için merdud olduğu muhakkaktır.

O nur, mürşidi kâmillerinde vücudunda vardır. Kendisindeki şeytanı o nura secde ettirmelidir.

Tarikat yolunda ve gerek din yolunda düşmanlarla harb için yola girip o gün olsun vefat edenler hem şehid hem hacı hem gazi derecesini bulacaklarına dair Kur’an-ı Kerim ve hadisi nebevinin yerlerinde mezkûrdur.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri ayeti kerimede:

وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِه۪ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا۟ 

“eğer bir kimse Allah ve Rasulüne hicret kastiyle Allahu Teâlâ’nın rızasını taleb ve Rasulüne itaat için evinden çıksa matlubuna vasıl olmadan ecel gelip vefat etse muhakkak ki o imsenin ecrini vermek Cenâb-ı Hakk’a aittir. O Allahu Teâlâ hazretleri günahları affedici mağfiret ve nice lütuf ve ihsanlarla sevabını kemale erdirici merhamet sahibidir”[3] 

Harplerin iki türlü olup biri din düşmanı olan küffarla biride iman düşmanı olan nefis, şeytan, dünya, heva ile olduğu da bellidir.

Bu ayeti kerimede şu manaya dahi işaret vardır: “her kim nefsi emmaresinin kötü hal ve sıfatlarından ayrılmak, ahlakını Cenâb-ı Hakk’ın razı olduğu istikamette değiştirmek kastıyla Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını talep etmek ve Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem hazretlerine tabi olmak niyetiyle tarikı Hakk’a sülûk eder, Allah ve Rasulüne hicret eder ise sonrada kendisine arzu ettiği maksadına vasıl olamadan ölüm hali gelse o kimsenin kalbinde taşıdığı niyetinin sıdkı samimiyetine ve halisliğine karşı Cenâb-ı Allahu Teâlâ hazretleri rahmeti ve fazlı keremiyle arzu ettiği maksadının kemaline erdirmek için o kimseye mağfireti, rahmeti ve cömertliği ile tecelli eder.”[4]

Tarikattan maksat ancak doğrulukla Hakk’ı bulmak, şeritta kâmil olmak, riyazet, mücahede, ihlâslı ibadet, itaat zikrullah ile nefis ve şeytana karşı cihad ederek ağyar masivalardan arınıp Cenâb-ı Hakk’ın rıza-i ilahiyesine, cemal kabesine ulaşmaktır.

Her kim bu halis niyet ile tarıkı Hakk’a sülûk edip o gün olsun vefat etse lütfu, keremi, ihsanı bol olan Cenâb-ı Hak Teâlâ hazretleri onun halis niyetine karşı muradı maksuduna erdirir, sülûkünü ikmal ettirir.

Şeyhımız Bilal baba hazretlerinin ağzından dinlediklerim; tekkede hizmet eden Mustafa adında bir ıhvan vardı. Ben Giresun’da sürgünde iken vefat ettiğini duydum, çok üzüldüm. Ölmesine değil, tarikat yönünde sülukünü ikmal etmeden öldü diye buna üzüldüm. O gece rü’yamda hazreti pirimiz şeyh Abdulkadir Geylâni hazretleri maneviyatta kendisinin tarikatına bağlı olanların süluklerini ikmal ettirmek için bir büyük tekke açmış ve kendisine bağlı olan müridlerinin sülukleri ölüpte yarıda kalanları o tekkede çalıştırıp süluklerini ikmal ettiriyor gördüm. Bunu görünce çok sevindim. Ben bilmiyordum ki bu dünya âleminde sülukleri yarıda kalan müridlerinin mana âleminde onların süluklerini kmal edeceğini bilmiyordum. Bu hali görünce çok sevindim”     deyi buyurdu.

Seyyid Nizamoğlu hazretleri bu konuda söylediği beyitlerinde şöyle söylüyor:

 

 

Tarıkı Hakk’a eğer talib basarsa

Ecel yeli ana ansız eserse

            Mukarrer hacı hem gazi olurmuş

            Şehadet menzilin dahi bulurmuş

Ederler idi nefs ile cihadı

Aceb mi gaziler denilse adı

            Vefat etse kişi aşk içre nagah

            Şehadet menzilin verirmiş Allah

Kaçan kim talip, Hak yola gelse

Erişmeden murada onlar ölse

            Hakikat kabesi hacılarıdır

            Rasulün ümmeti Nacileridir

Seyyid NİZAMOĞLU

 

Her kim tarikata girdikten sonra tahkikan (inkâr ederek) çıkarsa Uhud, Tebuk kazalarında hazreti peygamberimizin arkasından dönen münafıklar defterine kayd olmaları muhakkaktır.

Tevbe-i telkın alıp geri dönenler mahşere yüzleri arkasına döner gelirler.

Bir adam tarikata girdikten sonra gözü keşif keramette olmamalıdır.

 

Nefis senden keşif keramet ister

Rabbın dürüst istikamet ister.

 

En büyük keramet doğru istikamettir. Nefsini tanıyıp nefsini kontrol altında tutmaktır. Hiçbir şey göremezse bile o Hak yolunun yolcusu olan kervana katıldığına iftihar edip, ala kadru’l-emkan şeyhının muhabbetinden ayrılmamalıdır.

Müridin hiçbir türlü düşmesi olmaz ancak düşmesi şehyının ve tarikatının muhabbetinden düşmektir. Bahusus mürid düşerken yükseliyor zanneder ve yükselirken düşüyorum zanneder. Zahir batının aksidir.

Bu Allah yolunda çalışıp, mürşidide kendine kılavuz edinip Hakk’a kavuşmak azmi ile çalışmaya başlar ise mana âleminde, kalb âleminde bir büyük mücadeleye, harbe başlamış olur. Kim ile harb eder bu adam! Vücud-bedende ki olan aza ve organları kendi hüküm emrinde tutan nefis amiri ile muhalif haller, nefsiyle çatışmaya başlar.

Nefis alışmış idi genç yaşından beri Allah’ın halk ettiği vücud-bedeninde olan azaları kendi emri altında tutmaya alışmış idi. Çok yemeye, çok içmeye, küfüre, masiyete, yalana, Allah’tan korkmamaya, Allah’a itaat etmemeye alışmış idi.

Şimdi bu adam bir mürşidi kâmile Allah için Allah’a kavuşmak niyetiyle yapışıp onun izahati altında zikrullaha başlayıp az yemeye, az uyamaya, gereksiz kelamları terk edip az konuşmaya azimle kalb âleminde bir mücadele harbi başlar.  

Nefsin istedikleri keyf, zevkler kesilip az uyumaya, az yemeye buna benzeyen nefsin alışkan olduğu haramlar yapılmaz oldukça nefis buna razı olmaz. Bu yönden mücadele bir harb içinde olur o mü’minler.

Sevgili baş tacımız, ulumuz Peygamberimiz sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem tıbık harbinden dönüp gelirken askerin önünde:

رَجَعْنَا مِنْ جِهَادِ الْاَصْغَارِ إِلَى الْجِهَادِ الْأَكْبَرِ  

“küçük harbten döndük büyük harbe gidyoruz” deyince sahabaler dediler ki ya Rasulallah canımızı, malımızı yerlere serdik daha bundan büyük harb hangisi ya Rasulallah deyince evimizde efrad ailemizin arasında bu nefsimiz ile yaptığımız nefsin havasına uymadan nefse karşı çıktığımız mücadele harbi bu harbten büyüktür.

Çünkü bu kâfirle harbimiz birkaç gün içinde biter. Amma zalim nefsimz ile mel’un şeytan ile yaptığımız mücadele harbi son nefesimize kadar devam etmektedir buyurdular. 

İkinci bir hadisi şerifte:

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

Yani “Her kim nefsini bilir tanır o kimse onun kadarda Rabb’ısını bilir tanır.”[5]

Nefsinin nesini bilecek? Nefsinin karekterni bilmek; heva ve heveslerini, sevk ettiği yönlere meyyalı çok şehvani heva arzuları, bol yemek, bol içmek, bol uyumak, ölümü unutmak, ahretini unutmak daimi surette kendinin keyfini, neden zevk alıyor onları ortaya kor sürer. İşte böyle bir zalim nefis ile ve mel’un şeytan ile mücahede halinda vefat eden kimse şehid olur. Çünkü büyük bir mücahede içindedir, kalırsa gazi olur.

Altı şartın dördüncüsü de kemaldir; Yani, oturup kalkmasında ve söylemesinde, her fiilinde cümle âlem şer’i şerif ve sünnete muhalif hal üzere olmamaktır. Hiçbir kimse onun halını şeraitten dışarı görmemelidir ve cümle ahlakı hamideler mevcut, hal ve hareketini hazreti peygamberin hal ve gidişine uydurmalıdır.

Gönlünü, gözünü, her azasını menhiyattan ve haramdan ve şüphelilerden saklamak gerektir. Her halında Cenâb-ı Hakk’ı kendisine nazır bilerek bir padişahın karşısında durur olmak lazımdır. Fetva ehlinin namaz üzerinde nice edep erkânları lazım ise ehli tarikatın her zamanda etmesi lazımdır.

Beşinci şart seyirdir; yani, mürid murakabasında ve rabıtasında yeşillikleri ve suları ve güzel binaları ve nurani yerleri görür ve âlemi ervaha varıp şehid ve enbiyaların ruhlarıyla uğraşır ve ilhamlar zahir olur ki ayet ve hadislerin sırrı ğarazsız arz olunur.

Amma ilhamlar dört türlüdür ki cümlesi kalbe gelir. Biri Hakk’tan, biri melek ve ervahı Tayyibelerinden ve biri şeytan ve cinlerden biride nefisten gelir.

Bunları biri birinden tefrik edemeyen mürid cümlesini iyi zanneder. Çünkü müptedi müridin maneviyatı bir karanlık odada oturmuş gözü bağlı bir adama benzer. Odanın hangi kapısından bir elma gelirse hemen alıp yemek ister. Hangi düşman kapısından giren elmalar ilhamlar zehirli olup müridin helakine sebeptir, işte onu bir birinden seçmek için her kapıyı görmüş ve tecrübekar bir mürşidin nezareti altında olmadıkça tarikat yolu alınmaz.

İlhamların terazisi de şeriattır. Eğer şeriatı doğru olursa Cenâb-ı Hakk’tandır. Olmaz ise şeytandan veya cindendir veyahut nefsi heva dünyadandır.

Çünkü bazı cindar adamlar vardır ki onlardan da zuhurat hâsıl olur ki doğru olmadığı bellidir. Bazı cambazlar da vardır, tabi onlarında doğru olmadığı daha bellidir.

Onlar gibi bazı ehli tarikten de keşif keramet zuhur eder. Halbu ki onların cümlesi kendilerine ziyandır ve yolundan kalmağa sebep olur. Onun için arifler burhanı yasak etmişlerdir.

Keşif, keramet hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden kalmıştır. Evliyanın kerameti de O’nun emrini tutup nehyinden kaçmaktır. Evliyalara burhan şart değildir. Amma kendinin ihtiyarı yani isteği olmayarak olursa ziyanı yoktur.

Eğer şeritasız adam gökte uçsa, ateşe girse, şiş soksa bile yine Rahmani değildir şeytan tarafındandır. Yani gelen ilhamların ölçüsü şeriattır. Şeriat ile belli olur. 

Mürşidi kâmile lazım olan müridleri keramet ve burhanlardan tenfir etmektir yani nefret ettirip sakındırmaktır.

Bu bapta mürid kaynayan kazana benzer. Kazanın içinde ki süt taşarsa hiç görmeyen çoğalıyor zanneder. Dökülüp ateşi söndürdükten sonra ziyanını anlar amma ne fayda?

Mürşidler onu her vakit kaynatan adama benzer. Taşacağı zaman ateşi çeker ve usulu olarak kaynatıp mayasıyla
terbiye edip yoğurt yaparak yağını çıkarır. Yani, müridi irşad eder.

Altıncı şart sülûktür; yani mürşidi kâmil, müridin elini tutarak tevhidi bağlar ki telefon makinesine santralden gelen telin ucunu bağlamış olur.

Evveli mürid, her vakit şeyh tarafına muntazır olursa; kuvvet, feyz, metanet gelir ve âlemi kalpteki iman askerini şeytan askeri olan vesvâsi hannaslarla ilanı harp ettirir ve iman yardımcısı olan nefsi kudsiyye mürşidi kâmil ile muhabere ve istimdad edip ve metanet-kuvvet alıp mücahede eder.

Nefsi emmarede yol vericidir ki şeytandan gelen metaneti almak ister. Nefsi emmarenin yedi huyunu bahs etmiş idik ki hubbu dünya, kibir, hased, riya, buhul, gadap ve ucubtur.

Bunlar cümle âlim, abid ve sairlerde vardır. Her adama meşrebine göredir. Ekserisi bende yok zanneder, anlamayacağı bir tarzda muhakkak vardır. Olmamak mümkünsüzdür. Anlamak isteyenler, kendilerini bir defa bir mürşide göstersinler o vakit anlarlar.

Bu yedi huylar cehennemin yedi tabakasından gelir ve ehlini cehenneme götürür. Onun için düşmanı nice yeneceklerini bilemezler. Onlar her vakit kendilerini mürşidin terazisiyle ölçmeleri şarttır.

Mürşidler ise metanetlerini bizzat hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden aldıkları muhakkaktır ve isteyenlere verirler ve düşmanlardan muhafaza ederler. Metanet dediğimiz feyz ve zikrullahtır. Zikrullahın en afdalı tevhiddir.

Tevhidin makamları vardır; birincisi dildir. Evvela mürid dilde la ilahe illallah kalbinde Allah’tan başka ilah yoktur, cümle âlemin sahibi hakikisi O’dur diye mana verir. Böylece gece gündüz devam ederse dil kalp kal’asının kapısıdır. Harp ede ede mürşid kuvvetli mürid sadık olursa dil karakolunda ki vesvasları (vesveseye sürükleyen şeytanları) kaçırıp kalp kal’asının kapısına gelir. Yani dilini küfür, yemin, gıybet denilen vesair menhiyatlardan temizler demektir.

İkinci makam olan kalp kapısında harbe başlar. O vakit yüreğinin başında zikrullahın tesiri ve sedası tokmak gibi zahir olur. O vakit kalp kapısı açılır. O vakit müride nice keşif kerametler zuhur eder ve aşkullah, muhabbet ve cezbe-i Rahman hâsıl olur. Kendini bila ihtiyar çeker götürür ve âlemi mana hükmünden nice eserler zuhur eder. O makam müntehi değildir. Olur ki düşmanlar kal’a içerisine kuyu ve bombalar bastırmış olurlar. Asıl askerin helaki oradadır. O dereceye nefsi mülhime denilir ki her vakit muhatarası vardır. Mürşide lazım olan dikkat edip müridi o hallerden geçirmesi için çalışmaktır.

Ondan sonra üçüncü merkez olan sağ eğesinin dibine zikrullah vasıl olup cereyana başlar. O makamda sırf dünya işlerini terk ettirip sade ibadet, zikir, mücahede, riyazet, perhiz lazımdır. Uzlet, halvet ve çile emretmek mürşidin vazifesidir. Orada müride mubahlar haramdır.

Eğer böylece devam ederse orada çok kalmayıp dördüncü merkez olan göbekten bir iki parmak yukarıya zikrullah gelip cereyana başlar. O makama sanevberi denilir. Orada mürid nefsi mutmainneye vasıl olup irci’ıy hitabına kabiliyet kesb eder ve kal’ayı tamamen düşmandan kurtarıp sağa sola karakol tayin eder.

Bu makama kadar müride düşüp aslı haline inmek vardır. Bazen terakki eder bazen tenezzül eder, çalışmağa bakar. Amma bundan sonra o müride düşmek yoktur. Amma daha muradını bulmuş olmaz ve çalışması lazımdır ki kal’ayı temiz ve eksik yerleri tamam edip padişahı davet etmesi lazımdır.

Hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin Kâbe-i Halil’deki putları çıkarıp Beytü’r-Rahman ettiği gibi müridinde Kâbe-i Celil’deki yani kalpteki kötü huylarını izale edip Cenâb-ı Hakk’a vasıl olmaktır.

Ondan sonra zikrullah beşinci merkez olan sağ tarafa geçer. Oraya lüb denilir. Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de يٰٓا أُولُوالْاَلْبٰاب  ya ulu’l-elbab dediği, o mübarek zatlardır ve onlara da çağırır. Bu ulu’l-elbab ayetini hazreti pirimiz şeyh Abdulkadir Geylâni kaddesallahu sırrahu’l-aziz efendimiz Tefsirü’l-Geylani kitabında zahir kabuğundan sıyrılmış öze yönelmiş kimselerdiye tefsir ediyor. Rabbım cümlemizi o hallere layık eylesin âmin.

Bu makamda mürid, dilde la ilahe illallah, kalbde, muradım ve maksudum Allah’tan başka yoktur diye mana verir ve cümle muratlarından geçip ancak muradı Hak olur. Ondan sonra padişah, o has dostundan razı olur ve selam gönderip işinden razı olduğunu haber verir.

O evliyanın hakikati, hazreti peygamberin tıflı manevisi mürşidden müridin kalbine gelip harbe başlamıştı ya işte o dur. Nasıl ki hazreti peygamber anasının karnından dünyaya gelip risaletle emir olunup yeryüzünü cihad ile cehaletten kurtarmış ise öylece de tıflı manevisi kalp memleketinden nefsi, şeytanı, hevayı mağlup edip Rahmanı davet eder ki bu gibi kimselere مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا mûtû kable en temûtû hadisi şerifinin sırrı zahir olur ki “ölmeden evvel ölünüz”[6] demektir. Onun cümle azalarında zikrullah sedası kendine işitilir. Her uzvu zikreder. Dışarıda yer, gök ve mâ fîhâ da ki yani yer gök ve içindeki bütün mahlûkatın Cenâb-ı Hakk’ı zikrettiğini görür ki oraya ayne’l-yakîn makamı yani fena fi’s-sıfat denilir. Oradan hakikate vasıl olur.

Hakikat şeriatın emelidir. Yani, şeriat hakikatin faturasıdır ve tarifesidir. Cümlenin başı şeriattır. Şeriattan kıl kadar ayrılan tarikattan dağlar kadar ayrılır.

 

Şeriattır cümle işlerin başı

Şeriatsız tarikat şeytanın işi

 

Tarikat ehlinde olmazsa şeriat

Onların şeyhı şeytan olur mutlak

 

Şeriat; sebze, mahsulün, dış sınırı, tel örgüsü siyecidir. Tarikat ise bahçedir. Hakikat onun meyvesidir.  Kur’an-ı Kerim’de her ne zikrolunursa cümlesinin aslı oradadır. Onun ehli, ahrette göreceklerin cümlesini göz ile görecektir. Hesap, mizan, cehennemi bundan geçip cenneti irfana dâhil olur.

O mürid oradan la mekâna varıp mahvu fenadan olur ve padişah gelip tahta oturur. Onun ihtiyarı elinden gidip cümle iradesi Hakk’ın olur. Gözünde gören, dilinde söyleyen ve cümle fiilinde hak olup hakka’l-yakîn Hakk’a vasıl olur ve görür ki cümle mahlûkat Allah’ı zikrediyor.

O mürid şöyle olur ki bir katre denizden ayrılsa ve sonra deniz yine onu basıp kendine gark ederse öyledir. Orada mürid dilinde la ilahe illallah kalbinde la mevcude illallah söyler ve zikrin tesiri dimağa vurur. Bundan öte şerh olunmaz onun ehli bilir.

Cenâb-ı Hak ona bir vazife verip o adama mürşidi kâmil denilir. Yine şeriat merkezine gelip zahiren ve batınan halk ile uğraşıp iman dağıtır, kendine hiçbir ziyan olmaz.

Bazıları da kimseleyin olup halka karışmaz, ancak kendi hak ile hak da kendi ile olur.

Bazıları da ve la meyun olup deli gibi öteberi gezer ve çok burhanlarla uğraşır.

Amma bazı adamlar, maneviyatı görünce şeriata kail olmayıp zemmeder, onlar sapıktır. Bazı adamlarda, batını inkâr ederler onlar dahi doğru değildir. Zahir ve batın her ikisi de haktır. Batın yükselince zahir ibadetlerden kurtulmuş olmaz.

Evliyaların merkez ve dereceleri bir birinden farklı olur ve hiç kimse sülûkün arkasını alamaz çünkü hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem

 مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ              

Yani, “ya Rabbi hakkıyla sana arif olamadım anlayamadım”[7] demiştir ve Kur’an-ı Kerim’de “ya Rabbi ilmimi ziyade eyle” diye emir olunmuştur.

Evliyaların büyükleri üçtür; biri ğavs, biri kutub, biri kutbu’l-aktabdır ki üçlerdir.

Ğavsın menfaati cümle âlemedir ki Cenâb-ı Hakk’ın hazinedarıdır. Kutub dahi hazreti peygamberin tahtına oturup diyetini idare eder. Kutbu’l-aktabda evliyaların başında emirdir. Hızır aleyhisselamda defterdardır.

Bunlardan sonra evliyalar ala rivayete yediler kırklar yüz yirmi dört bin asker olarak cihanda mevcud bulunurlar.

İşte yukarıdan beri ala kadru’l-imkân mürşid kimdir? Mürid kimdir? Biraz tafsil eyledik. Tarif ettiğim üzere mürid ve mürşid tamam olmak gerektir. Eğer noksan olursa inanmamalıdır, çünkü mürşid hazreti peygamberin vekili, müridde sahabelerin vekilidir. Ona göre davranmaları lazımdır ve onların gidişine uymaları vacibtir. Uymaz olursa yalancı ve ehli bid’atlerdir. Bid’at ise küfrün kardeşidir ve kendilere şeytan tarafından istidracdır.

Evliyalar erkekten de kadından da ve cinnilerin mü’minlerinden de olur.

Nitekim neml suresinde Süleyman aleyhisselamın Belkıs’ın köşkünü o gelmeden evvel kim getirecek demesi üzerine Asaf bin Berhıya’dan evvel bir cinni mü’min:

قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ

“cinnilerden bir ifrit diyor ki sen oturduğun yerden kalkmadan ben o köşkü getiririm” [8] dediğini Cenâb-ı Hak haber veriyor.

Her zaman kimsenin bilmediği Cenâb-ı Hakk’ın kubbeleri altında hesapsız evliyaları da vardır.

Malumdur ki şeytanda cümle âleme ığva vermeğe mazurdur. Muhlislere dahl edemeyeceğini vaad etmiştir. Muhlisler ise hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem efendimizin nuruna vasıl olanlardır. Vasıl olanlar ise şeriat ve sünnetlerinde noksan davranmayacakları muhakkaktır.

Hazreti peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin kadınlara biat etmesi elini tutmakla olmayıp karşısına geçirerek karşıya bir leğençeye su koyup mübarek elini koyup karıştırdı. Kadınlarda o suya elini batırarak biat etmiş oldular. Mürşidin her işi şeriata uymak gerektir.                                      

Bir gün pirimiz şeyh Abdulkadir Geylani efendimiz hazretleri oruçlu olarak birkaç evliyalar ile beraber giderken sema canibinden nida olundu ki “çok susamışsınız size bu günkü orucu helal eyledim.”

Baktılar ki yer ile gök arasında altında bir kürsü üzerinde bir şahıs nida edip oturup çağırıyor. O vakit cümlesi çok susamış olduklarından su içmeğe hazırlandıklarını görünce hazreti Abdulkadir durun hele dedi ve la havle ve la kuvvete illa billahi’l-aliyyil azıym okuyunca kayboldu. Meğer şeytanı aleyhila’ne imiş.

Ötekiler “ya pir nasıl bildin” dediler. Hazreti pir buyurdu ki “üç ilimle bildim ki biri şeriat, biri tevhid, biri tasavvuf ilimleridir. Çünkü şer’an bir adam ölüm derecesine varmadan orucu bozamaz. Biz daha o kadar susamadık. Tevhid ilminde Cenâb-ı Hakk’ın mekânı, zamanı yoktur. Bu ise kürsü üzerinde ve gökyüzünde idi. Tasavvuf ilminde Cenâb-ı Hakk’ın sedası bu kulak ile olmaz. Yani yalınız bu kulağa gelmez. Ben ise bu sedayı bu kulak ile işittim bildim ki şeytandır” buyurdular.

Mademki o gibi zatlara şeytan tasallut etti bizim gibi fukaralara daha çok hile yapar. Amma bu üç ilmi bilen aldanmaz. Allah tevfîkını refîk eylesin, âmin.

 


[1] Bakara suresi 2/269

[2] Ramuze’l-Ehadis c.2.s.317/3. Deylemi, el-Firdevsü bi Me’sûri’l-Hıtab c.3.s.42/4104 (Beyrut).

[3] Nisa suresi 4/100

[4] Bakınız Tefsirü Geylâni c.1.s.420–421 (Beyrut). Tefsirü Ruhu’l-Beyan c.2.s.272-273 (Beyrut)

[5] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya c.10.s.208 (Beyrut). Piri tarikat Abdulkadir Geylâni, Sırru’l-Esrar ve Mazharu’l-Envar s.14 (Mısır). Tefsirü’l-Beğavi Mealimü’t-Tenzil c.1.s.153. Mustafa bin Abdullah er-Rumi, Keşfu’z-Zunun c.2.s.1362. Münavi, Feyzü’l Kadir c.1.s. 225 (Mısır). Münavi, Kunuzu’d-Dakâik s.11 Deylemi’den.

 

[6] Tefsirü Ruhu’l-Beyan c.3.s.230 (Beyrut), İsmail ibni Muhammed el-Acluni, Keşfu’l-Hafa c.2.s.384/2669 (Beyrut), Ebu’l-ala Tuhfetu’l-Ahvazi, 6/515 (Beyrut)

[7] Münavi Feyzu’l-Kadir c.2.s. 410 (Mısır)

[8] Neml suresi 27/39

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>