canada goose outlet parajumpers moncler jakke canada goose jakke canada goose jakke woolrich jakke canada goose jakke dame parajumpers jakke moncler mujer barbour mujer belstaff roadmaster canada goose madrid barbour outlet timberland madrid botas ugg canada goose outlet moncler hombre moncler rebajas

HAKİKATİ KEVNİYE - (Sırru'l-Esrar 1.Cilt)

HAKİKATİ KEVNİYE

 

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ

“Allah göklerin ve yerin nurudur.”[1]

Yerlerin göklerin nuru binlerce bu dünya gibi âlemleri kaplayandır. Sonra nuru Muhammedi aleyhisselamdır. Buda büyük nurun tecellisinden iki olmuştur. Nuru Muhammedi Mevla’dan kuvvet alır, ikiye ayrılır. Çift yaratılış, 2 cisim olur. Biri ruhu azam yani büyük ruhtur. Cümle geri kalan ruhlar ikiye ayrılır. İkinci cisimde kevniyedir. Yani yaratılış, oluş ki bu görünen mahlûkların cisminin temeli budur.

İşte وَالتّ۪ينِ  dediği bu cisimde görünen mahlûkların, yerlerin, göklerin, hepsinin temeli, aslıdır, köküdür.

وَالزَّيْتُونِ dediği bütün ruhlar aslı olan büyük küçük hepsinin temeli aslı köküdür. ikisininde kökü, tohumu, budağı, dalı, yaprağı, meyvesi var. İşte hakikati kevniye ve ilahiye budur vesselam.

Cenâb-ı Hak, dünyayı kökü zayıf, yaprağını döken bir incir ağacına benzetmiş, çabuk gelir geçer hükümsüzdür. Ahreti, maneviyatı zeytin ağacına benzetmiş kışlı yazlı yaprağını dökmez, yetmiş türlü derde şifası var. Turi Sina, Allah dostu olan mü’mini kâmilin kafasına benzetmiş.

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ

Tur yüksek manasınadır. Sinin diş manasınadır. Tur dağında diş yoktur. Sure-i Nur 35. Ayet:

مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ

Yani, “bu zeytun ağacı öyle bir mübarek bir ağaçtır ki, ne şarkta var, ne de garpta var” buyuruyor. Vettindeki dediği zeytun ise, her yerde vardır. Öyle ise, Cenâb-ı Hakk’ın akıl sahipleri dediklerinin beyanları, bu mübarek zeytun ağacı Cenâb-ı Hakk’ın dostluğuna ve esrar ve sırrına kavuşmuş olan mü’min-i kâmilin vücut şeceresidir.

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ

Dişler sahibi olan mü’min-i kâmilin kafasıdır ki, Tur burasıdır, vücudun en yüksek mahalidir. O kafada ne cevherler zuhur eder.

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ

Yani, emin olan mü’min-i kâmilin kalbidir ki, ilmü irfan doğan, esrar sır menbaı olan, ilham-ı Rabbani gelen, ilmü hikmete açılan mü’min-i kâmilin kalbidir.

Cenâb-ı Hak Teâlâ ve tekaddes hazretleri işte bu gibi mü’min-i kâmilin vücut şecerine, kafa ve kalbine yemin etmiştir.

Tasavvuf ulemaları ulul elbab olan zatlar vettini suresini Sure-i Nura göre böyle tefsir etmişler. Tasavvuf uleması ve ulul elbab olan âlimlere göre onların tefsirine kafa verip düşünelim. Bunun tafsili ilerde gelecek inşallahu Teâlâ.

Evvel, Allahu Teâlâ birdir. Şeriki ve nazırı yoktur. Yerleri ve gökleri yoktan var eden bir Allahu Teâlâ’dır.

اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوٰاتِ وَاْلأَرْضِ     

“Allah göklerin ve yerin nurudur.”[2] Yani Nur ismi, icadı âlemdir. Esmaü’l-Husnasından Nur isminin tecelliyetiyle kendi zatından başka hiçbir şey yok iken bütün mevcudatı yoktan var edip zuhura getiren Allahu Teâlâ hazretleridir. Buna şuunatı ilahiye derler.

Muhammed Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, cümle mevcudat ondan zuhur etmiştir. Zuhuratlar bir tekten zuhur etmiştir; nuru ilahiden nuru Muhammediye, Âdem’den zürriyeti gibi.

Bir tekten zuhur eden yedi tek kapı şunlardır: Birinci tek Allahu Teâlâ; Nur isminden icadı âlem, nur esmasındandır. Cenâb-ı Allahu Teâlâ kendinden gayri yok iken âlemi ğayb, şuunatı ilahiyesinden nuru Muhammediyeyi insan-ı kâmil suretinde Rahmeten li’l-âlemin eyleyip perde hicaplar ondan zuhur edip cümle hakikatlere hakikat olmuştur.

 أَنَا سِرُّ اْلاِنْسَانِ وَسِرّ۪ى سِرَّهُ

Yani; “Ben insanların sırrındayım. İnsanlardan zuhur eden sır Benim sırrımdır.”[3] Kendisine habibini yol, kapı kılmıştır.

İkinci hane: İkinci tek; Muhammed Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, hilkati kevneyn de bir yaratılmıştır. Cümle mevcudatın hakikati O’ndan zuhur etmiştir, bir tektir, Ebe’l-Ervahtır. Cümle hakikatlerin hakikatıdır. Bir ismi de Hakikatu’l-Hakayık’tır. Allahu Teâlâ’ya vuslat için O’ndan gayrı yol yoktur. Vuslat kapısı O’dur. O’na vasıl olmadan kimse Hakk’a vasıl olmaz.

Üçüncü hane: Üçüncü tek; besmelenin be’si, be’nin noktası bidayettir. Cümle Kur’an’ın ve esmanın başıdır. Kur’an’da ne var ise hulasası sure-i bakaradır. Bakarada ne var ise elhamdülillah suresindedir. Onda ne var ise bismillahirrahmanirrahıym’dedir. Ve onda ne var ise besmelenin be  (ب)sindedir. Be sinde ne var ise noktasındadır.

اَلْعِلْمُ نُقْطَةٌ وَكَثْرُهَا الْجَاهِلُونَ

“ilim bir noktadır çokluğu cahillere mahsus”[4]

Bunu imamı Ali radıyallahu anhu dedi.

اَنَا نُقْطَةٌ تَحْتَ الْبٰٓاءِ

“ben be’nin altında noktayım”[5] demektir.

Dördüncü hane: dördüncü tek; Âdem aleyhisselam, Cümle insanların babası Âdem aleyhisselamdır. Cennette vücudunu Cebrail aleyhisselam topraktan yoğurup âdem suretini düzdü. Çamuru toprağını yeryüzünün her birinden aldı. Cenâb-ı Hak o surete can verdi. Cennette halifelik yaptı. Meleklere vaaz ve nutuk söyledi. Yeryüzüne indi insanların cümlesi ondan geldi.

Beşinci hane: beşinci tek; imam-ı Ali radıyallahu anhudur. İmam-ı Ali radıyallahu anhu ilimde Hakk’a giden yolda cümlenin başıdır.

Hadisi şerif:  

   أَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِيٌّ بَابُهَا

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, “ben ilmin şehriyem Ali kapısıdır”[6] dedi. Cümle kapılar kapandığı zamanda yalınız Ali’nin kapısı açıktır, kapanmaz dediği budur.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz diğer bir hadisi şeriflerinde:

قِسْمَتُ الْحِكْمَةُ عَشَرَةٌ اَجْزٰٓاءُ فَاُعْطِىَ عَلِىٌّ تِسْعَةَ اَجْزٰٓاءُ وَالنَّاسُ جُزْأً وَاحِدًا َوَعَلِىُّ اَعْلَمُ بِالْوَاحِدِ مِنْهُمْ

Mealinde: “Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretleri hikmeti, ilmi on bölüme bölmüş dokuzu İmamı Ali’de birisi sair nasta, O, bu biri de diğer insanlardan daha iyi biliyor”[7] deyi buyuruyor.

Hazreti Ali kerremallahu vechehu efendimiz doğar doğmaz ilk aldığı gıda, sevgili Peygamberimizin mübarek tükrüğü idi. Onun için hazreti Ali kerremallahu vechehu efendimizin o mübarek sözlerinin her birisi hikmetle doludur. Af, şecaat, merhamet, güzel ahlak, insanlık ve bütün üstün meziyetlere bu sayede ulaştı. İsminide kulağına tekbir getirerek sevgili peygamberimiz koymuştu.

Yine Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem:

 يَا عَلِىُّ اَنَا وَأَنْتَ أَبُو هٰذِهِ الْاُمَّةِ

“Ya Ali ben ve sen bu ümmete babayız”[8] buyurdu. Bundan murad evladı maneviyedir. Tarikatı âliye ile Hakk’a gidenler manevi Ali’den Rasulullaha vasıl, O’ndan Allahu Teâlâ’ya vasıl olunur. Buna dair hadisi şerif:

مَنْ فَارَقَ عَلِياًّ فَقَدْ فَارَقَن۪ي مَنْ فَارَقَن۪ي فَقَدْ فَارَقَ اللّٰهَ

Yani “Ali’yi fark eden Beni fark etti. Beni fark eden Allah’ı fark eder.”[9]

 Altıncı hane: altıncı tek; ebu Bekir sıddık radıyallahu anhudur. Ebu Bekir sıddık radıyallahu anhu imanda ve islamda cümlenin başıdır. Ebu Bekir’in imanı gelmiş ve geleceğin imanına bedeldir. O gün iman etmese kimse iman etmezdi. Cümlenin imanına bedeldir dediği budur.

Ömer radıyallahu anhu icra ve adalette ve şeriatta ve dinde cümlenin başıdır.

   لَوْ كَانَ بَعْدِى نَبِىٌّ لَكَانَ عُمَرَ بْنِ الْخَطَّابِ

“Benden sonra peygamber gelseydi Ömer gelirdi”[10] demiştir. Bunlar şeykhayndır radıyallahu anhum.

Yedinci hane: yedinci tek, Osman radıyallahu anhudur. Osman radıyallahu anhuda Kur’an-ı Kerim onda tecelli etmiştir. Kalbi mübareği levhı mahfuza nazır idi.

Bunları bilmek Müslümanlara farzdır. Bunu ve bunları bilmeyene ulema-i batın demek caiz değildir. Yani hakikatiyle hal ile bilmektir. Bilemeyene meşayıh demek caiz değildir olamaz. Sözü ile amel edilemez vesselam.

 


[1] Nur suresi 24/35

[2] Nur suresi 24/35

[3] Ruhu'l-Beyan Tefsiri c.3.s.8.(Beyrut), Cevahirü’l-Kur’an.12

[4] İmam-ı Nablusi, Ziyadetü’l-Bestati fi Beyani’l-İlmi noktatun

[5] Tefsirü Ruhu’l-Beyan c.1.s.7 (Beyrut)

[6] Kenzü’l-İrfan s.24/128

[7] Ramuz-el-Ehadis c.2. s.335/1.

[8] Şerh ve tercüme-i delaili Abdulkadiri Geylâni s.285 (Osmanlıca baskı), Rumuzu’t-Tevhid s.25 (Osmanlıca baskı), Rağib el-İsfehani el-Müfredat s.7 (Beyrut)

[9] Hâkim, Müstedrek, 3/92; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/154; Tirmizî, Menâkıb (3686); Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, 9/68; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 17/298

[10] Hâkim, Müstedrek, 3/92; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/154; Tirmizî, Menâkıb (3686); Heysemî, Mecmâu’z-Zevâid, 9/68; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 17/298

<<< Önceki Kayıt - Sonraki Kayıt >>>